ATASÖZÜ-AÇIKLAMASI

15 02 2010

 “A” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Abanın kadri yağmurda bilinir.

Her şeyin bir değeri vardır. Bir şeyin gerçek değeri (kadri) ise, ona gerçekten ihtiyaç duyulduğu zaman ortaya çıkar.

 Abdala “kar yağıyor” demişler, “titremeye hazırım” demiş.

Yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşayıp eziyet çekmekte olan kimseler, karşılaşacakları zor şartlardan endişe duymazlar. Çünkü onlar bu şekilde yaşamaya alışıktırlar.

 Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır.

Kimi görgüsüz ve eğitimsiz kimseler bir rastlantı sonucu lâyık olmadıkları önemli bir işin başına geçseler ya da bir mevki elde etseler, aptalca davranmaya, o yerin adamı gibi görünmeye ve böbürlenmeye başlarlar. Dahası, bunun kendi hakları olduğunu da ileri sürerler.

 Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.

Kimi insanlar yaptıkları işten zevk duyarlar ve onu bırakmak istemezler; bu işi sürekli olarak, tekrar tekrar yapmaktan da hiç bıkkınlık duymazlar.

 Abdalın dostluğu köy görünceye kadar.

Çıkarı için yakınlık gösterip dostluk kuran kimse, beklediği yararı elde ettikten, işini yürütecek başka yollar bulduktan sonra sizinle olan ilişkisini keser.

 Abdal (derviş) tekkede, hacı Mekke`de bulunur.

Hemen herkesin ilgi duyduğu bir alanı, kendine özgü bir işi vardır. İlgi duyduğu alan ya da iş neredeyse kişi de orada bulunur.

 Acele bir ağaçtır, meyvesi pişmanlık.

Telâşla, sabırsızca ve ivedilikle yapılan işler genellikle kötü sonuçlar doğurur; kişiyi pişmanlığın içine iter.

 Acele ile menzil alınmaz.

Telâşlanıp ivmekle, sabırsız davranmakla daha çabuk sonuç alacağımız, başarı kazanacağımız sanılmamalıdır. Bilinmelidir ki her işin bir süresi vardır.

 Acele işe şeytan karışır.

Düşünüp taşınmadan, çabuk davranılarak yapılan işten iyi sonuç beklenmemelidir; o iş ya yanlış ya da bozuk olur.

 Acemi katır kapı önünde yük indirir.

Bir işin yabancısı olan, bir işe alışmamış, beceriksiz ya da anlayışsız kişi, kendisinden beklenen işi eksik yapar ve istenildiği gibi yerine getiremez; daha  başlangıç anında veya en önemli yerinde işi bırakıverir.

 Acıkan doymam (sanır), susayan kanmam sanır.

Uzun süre bir şeyin yokluğunu çekip ona ihtiyaç duyan kimse, o şeyden ne kadar çok elde ederse etsin tatmin olmaz; kendisine yetmeyeceği duygusu içinde bulunur.

 Acıkmış kudurmuştan beterdir.

Bir şeyden uzun süre yoksun kalan kimse, onu gördüğü anda ele geçirmek ister; kendinden geçercesine ona saldırır, sanki kudurmuş gibidir, gözü hiçbir şeyi görmez, tek düşündüğü uzun süre yokluğunu çektiği o nesnedir.

 Acındırırsan arsız olur, acıktırırsan hırsız olur.

Bir kimsenin acınmasına yol açar, başkalarını ona merhamete getirirseniz, o kimse yerli yersiz yardım dilemeye başlar ve gittikçe arsızlaşır; bunun yanında kimilerinin hakkını kısar, emeklerinin karşılığını vermez ve onları aç-yoksul bırakırsanız, onlar da hırsızlık yapmaya başlarlar.

 Acı patlıcanı kırağı çalmaz.

Kötü durumda olan bir kimseyi, ortaya çıkacak yeni kötü durumlar etkilemez; pek çok zorluğa katlanabilir; çünkü o, böylesi kötü durumlara alışmıştır. Ayrıca, işe yaramayacak hâle gelmiş kimseler de, tutar bir yanları olmadığı için felâketlerden çekinmezler.

 Acı (kötü) söz insanı (adamı) dininden (çıkarır), tatlı söz (dil) yılanı deliğinden (ininden) çıkarır.

Onur kırıcı, sert, kötü sözler insanı öfkelendirir; sabrını taşırır, çileden çıkarır, hoş olmayan davranışlara sürükler. Bunun aksine yumuşak, tatlı, hoş sözler de öfkeli, geçimsiz, saldırgan insanları yatıştırabilir; zarar vermelerinin önüne geçip onları doğru yola sokabilir.

 Aç aman bilmez, çocuk zaman bilmez.

Aç, yemek yeme ihtiyacı olan, yemesi gereken kimsedir. Bu insanın düşüncesi de karnını doyurmaktır. Onun bu isteği kimi özürlerle giderilip geçiştirilemez, böyle yapılmak istenirse kimi anlamsız ve aşırı davranışlara kaymasına neden olunur. Çocuklar da bir şey istediler mi hemen onun yerine getirilmesini isterler, beklemek nedir bilmezler.

 Aç (arık) at yol almaz, aç (arık) it av almaz.

İş gördürülen kimselerden verim umuluyorsa onlar aç, yoksul ve zaruret içinde bırakılmamalı, her yönden tatmin edilmelidirler

Aç ayı oynamaz.

Kendisinden iş beklenilen kimseden emeğinin karşılığı esirgenmemelidir; insan ya da hayvan olsun, çalışan mutlaka doyurulmalıdır.

 Aç bırakma hırsız edersin, çok söyleme arsız (yüzsüz) edersin.

Yönetiminde bulunan, gözetiminde olan kimseleri maddî ve manevî yönden tatmin etmelisin. İnsanları bu yönlerden sıkıntıya düşürür, emeklerinin karşılığını vermez, kötü muameleye maruz bırakırsan yanlış yola saparlar; söz dinlemez olurlar, arsızlaşırlar.

 Aç doymam, tok acıkmam sanır.

Uzun süre yokluk içinde olan aç insan elde ettiğinden çoğunu ister, tatmin olmaz, yetmeyeceği duygusunu taşır. Tok, yani varlıklı insan ise var olanla yetinir gibidir, elindekilerin bir gün gelip tükeneceğini düşünmez, yeni kazanç yollarına başvurmaz, dahası elindekileri bilinçsizce harcamaya devam eder.

 Aç elini kora sokar.

Aç ve yoksul insan, zorunlu ihtiyaçlarını gidermek için canı pahasına bile olsa her türlü tehlikeye atılmaktan çekinmez.

 Aç gözünü, açarlar gözünü.

Uğraşılarında, giriştiğin işlerinde uyanık bulunup dikkatli olman gerekir; yoksa umulmadık, beklenmedik bir anda büyük zararlarla karşı karşıya kalabilirsin. Bu belâdan sonra aklın başına gelir ama iş işten geçmiş olur.

 Açık ağız aç kalmaz.

Çalışan, didinen, ne istediğini bilen, bıkmadan usanmadan bunu dile getiren kişi geçim yolunu bulur; muhtaç duruma düşmez, aç kalmaz.

 Açık yaraya tuz ekilmez.

Acısı ve derdi taze olan bir kimsenin üzüntüsünü artıracak söz ve davranışlardan kaçınmak gereklidir.

 Açık yerde tepecik kendini dağ sanır.

Kıymetli, yetenekli kimselerin bulunmadığı veya az bulunduğu bir yerde, kendinde az da olsa bir şey bulunan kimse böbürlenmeye, büyüklük taslamaya başlar.

 Açılan solar, ağlayan güler.

Hayatta hemen her şey bir değişimin içindedir, olduğu gibi kalmayıp tersine dönebilir, güzel çirkinleşebilir; mutsuz mutlu, yoksul da zengin (bilgi yelpazesi) olabilir.Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir

 Açın gözü ekmek teknesindedir (olur).

İnsanın tek amacı, öncelikle kendisi için gerekli, yaşaması için zorunlu olan, yokluğunu çektiği şeyi elde etmektir.

 Açın karnı doyar, gözü doymaz.

1. Bir şeyin uzun süren yokluğu açlık ve doyumsuzluk duygusuna iter insanı; bu insan hiç doymamış, aç kalacakmış gibi davranır; gözü nesnelerde kalır, o nesneleri kaybedecek sanısına kapılır. 2. İhtiraslı kişi elindekiyle yetinmez, daha fazlasını ister.

 Aç kurt bile komşusunu dalamaz.

Komşu hakkı çok yücedir. Komşuya hangi şartlarda olursa olsun, aç ya da zengin iyi davranılmalıdır. Çünkü toplumun dirlik ve düzenliği bir yönüyle buna bağlıdır.

 Açma sırrını dostuna, o da söyler dostuna.

Sır özeldir ve gizli tutulmalıdır. Onun gerçekten duyulup yayılması istenmiyorsa, dosta bile açılmamalıdır. Açılırsa o da ağzından kaçırabilir ya da yakınına anlatabilir, bunu başkaları duyabilir, saklamaya çalıştığın şey sır olmaktan çıkar, yayılır.

 Aç ne yemez, tok ne demez.

Yoksul kişi ihtiyaç duyduğu şeyin en kötüsüne bile razı olur; iyisini, kötüsünü arayacak durumda değildir. Oysa varlıklı kişi için durum farklıdır, o her zaman daha iyisini ister, en güzel şeylerde bile bir kusur bulur, mırın kırın eder.

Aç tavuk (düşünde) kendini buğday (arpa, darı) ambarında sanır (görür).

Yoksulluk çeken, varlık yüzü görmeyen kişi sürekli ihtiyaç duyduğu şeylerin hasretini çeker; kendisini onları elde etme hayaline kaptırır, olmayacak düşler kurar.

Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü.

Hoşuna gitmeyecek sözler söylenmesine, hakkında kötü şeylerin ortaya çıkmasına yol açmak istemiyorsan karşındakini kızdırma.

Aç tokun yüzüne bakmakla doymaz.

İnsan ihtiyaç duyduğu, sürekli yokluğunu çektiği şeyleri varlıklı kimselerde görmekle onlara sahip olmuş sayılmaz. Tatmin olabilmek için onları gerçekten elde etmelidir.

Adalet ile zulüm bir yerde barınmaz.

Bu iki şey tamamen bir birinin karşıtıdır. Hak, hukuk ve doğruluğun bulunduğu yerde zulüm olamaz, zalimler bulunamaz. Zulmün bulunduğu yerde ise hak yeme, sömürü, eğrilik, azgınlık vardır ve orada da ne adalet ne de âdil vardır.

Adam adama her daim muhtaç (gerek olur).

Tek başına yaşamak oldukça zor olduğundan insanlar bir arada yaşarlar, dayanışmaya gerek duyarlar. İhtiyaçlar bu sayede karşılıklı olarak giderilir. Bu bakımdan hiçbir insanı küçümseyip yararsız saymamalı; olur ki bir gün, hiçlenen o insanın yardımına gerek duyulabilir.

Adam adama yük değil, can gövdeye mülk değil (Adam adama yük olmaz).

Birileri gelip konuğumuz olabilir, evimizde kalabilir. Bu konuk tıpkı can gibidir; can nasıl gövdeye geldiği gibi gidiyorsa, konuk da günün birinde geldiği gibi gidecektir. Bu sebeple yanımıza gelen arkadaş, dost, yakın ve konuklarımızdan yaka silkmemeliyiz.

Adam adamdan korkmaz, utanır (hatır sayar).

Bir kimse kendisine yapılan kabalık, kötülük karşısında sert tepki göstermiyor, benzer bir şekilde karşılık vermiyorsa, bu korktuğundan değildir; hatır saydığındandır, utandığındandır, duygularına egemen olduğundandır.

Adam adam denmekle adam olmaz.

Değerleri olmadığı hâlde değer verip saygı duyarak, bazı unvanlar vererek, överek, pohpohlayarak bir kimseyi iyi yetişmiş, değerli bir kimse yapamayız. Gerçek şahsiyet, olgunluk, insana yakışacak durum, tutum ve davranış insanın kendinde bulunmalıdır.

Adam adamdır, olmasa da pulu; eşek eşektir, olmasa da çulu.

Bir kimsenin toplumdaki seçkin yeri ve önemi zengin ya da yoksul hâliyle ölçülemez. Kimi insanlar son derece yoksuldurlar ama kendilerinde bir adamlık vardır. Kimileri de zengindir ama insanlıktan nasiplerini almamışlardır. Dolayısıyla yoksul olmak insanın değerini düşürmez, zengin olmak da değerini artırmaz.

Adam adamı bir kere (defa) aldatır.

Bir kimse, huyunu suyunu bilmediği bir kişiye bir kez aldanır; bir daha aldanmaz. Çünkü bir kez aldanmış ve ders almıştır. Artık kendini ona göre ayarlar, karşı tarafın düzenbaz olduğunu bildiği için tedbir alır, düzenbaz ne derse desin inanmaz ve tuzağına düşmez.

Adama dayanma ölür, duvara (ağaca) dayanma yıkılır (kurur).

İnsanlar hayatları boyunca birbirlerine destek verirler, yardımcı olurlar. Ne ki her destek ve yardım sürekli olmaz. O hâlde insan, yapacağı işlerde başkalarının yardımına ve desteğine değil, öncelikle kendi gücüne, bilgi ve becerisine dayanmalı ve güvenmelidir.

Adam ahbabından bellidir (Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu diyeyim).

İnsan daha çok anlaştığı, huyunu suyunu bildiği, sevdiği, yanında bulunmaktan hoşlandığı kimselerle arkadaşlık kurar; dostluk eder. Dolayısıyla bir kimsenin iyi ya da kötü olduğu, arkadaşlık kurduğu kimsenin kişiliğine bakılarak anlaşılabilir.

Adamak kolay, ödemek güçtür.

Bir işi yerine getireceğim demek, davranışıyla ya da tutumuyla o işi yapacağım duygusu uyandırmak, umut vermek kolaydır. Ne var ki yerine getirmek ve yapmak güçtür. Çünkü bu, bir çabaya, bir maddeye ya da bir paraya dayanır; bunlar da zor sarf edilir şeylerdir.

Adamın (insanın) adı çıkacağına (çıkmaktansa) canı çıksın (çıkması yeğdir).

Toplumun bir insan hakkında verdiği yargı kolay kolay değişmez. Eğer bir adamın adı kötüye çıkmış, bu yanıyla şöhret bulup tanınmışsa, bu durum onun için katlanılmazdır. Nereye gitse kötü yanı yüzüne vurulacak, itilip kakılacak, aşağılanıp toplum dışına itilecektir. Böyle bir hayatı yaşamak, o insan için yaşarken ölmek demektir.

Adamın iyisi alış verişte belli olur.

Alışveriş bir insanın karakterini, iyi ya da kötü oluşunu belirleyen en önemli ölçütlerden biridir. Alışveriş her şeyden önce çıkara dayanır. Birçok insan da çıkarı için ahlâk kurallarını çiğnemekten kaçınmaz. Bunu anlamanın en iyi yolu da kişiyi alışverişte denemektir. Alışveriş sırasında hileye başvurmayan, hakkı gözeten, yalan söylemeyen, ahlâksız yollara sapmayan kimse iyi insandır.

Adamın iyisi iş başında belli olur.

İnsanı gösteren sözü değil, işidir. Bir insanın gerçek değeri; becerikli mi beceriksiz mi, çalışkan mı tembel mi, başarılı mı başarısız mı, iyi mi kötü mü olduğu yaptığı işlerle, çevresindekilere karşı takındığı tutumla ölçülür.

Adamını yere bakanından, suyun ağır (sessiz) akanından kork (sakın).

Genellikle sessiz akan sular derin ve tehlikeli olurlar. Bir olay karşısında duygu ve düşüncelerini açığa vurmayan, niyetini belli etmeyen, sessiz kalan kimseler de ağır akan suya benzerler. Sinsidirler, içlerinde besledikleri kötülükleri hissettirmezler, bu bakımından sakıncalıdırlar.

Adam olana bir söz yeter.

İyi yetişmiş, kişilikli, anlayışlı, duyarlı kişiler kendilerine söylenen sözü, ilk söylenişinde anlarlar ve sözün gereğini yerine getirirler. Bir sözü defalarca söyleten, söyleyeni zorlayan, çıkmaza sokan kimselerde ise, bir kavrayış noksanlığı, bir ahlâk eksikliği var sayılabilir.

Âdemoğlu (insanoğlu) çiğ süt emmiştir.

Başlangıcından bu yana nankörlük insanoğlunun değişmez bir sıfatı olagelmiştir. Yapılan bir iyiliğe karşı, çokluk kötülükle cevap vermek, insanın (bilgi yelpazesi) atamadığı huylarındandır. Sanki bu, insanda değişmez bir hâldir. Bu bakımdan insanoğlu güvensizdir, ona karşı daima dikkatli olunmalıdır.

Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur.

Büyüklerin küçükler üzerinde büyük bir etkisi vardır. Çocuklar, çokluk büyüklerini örnek alırlar. Onlardan ne görürlerse onu yapmaya çalışırlar. Bu sebeple, anne-babanın çocuklar, büyüklerin de küçükler üzerindeki etkisi, eğitim açısından oldukça önemlidir.

Ağacı kurt, insanı dert yer.

Ağaç kurdu, içine yerleştiği bir ağacı veya tahtayı özünden, içten içe yiyerek çürütür ya da kurutur. Dert ve üzüntü de tıpkı ağaç kurdu gibidir. İnsanı içten içe yıpratır, perişan eder, dayanıksız kılar, yiyip bitirir.

Ağaç kökünden yıkılır.

Ağacı ayakta tutan, onu toprağa bağlayan kökleridir. Onun bütün dallarını kesebilirsiniz, ancak yıkamazsınız. Yıkmak için köklerini topraktan çıkarmak zorundasınız. Bir aile, toplum ya da düzen de tıpkı ağaç gibidir. Onu da ayakta tutan bir temel (kök) vardır. Kimi ayrıntılarını (dallarını) yok edebilirsiniz, ancak yıkıp bozamazsınız; yıkmak için temelini sarsmak, ana noktalarını bozmak zorundasınız.

Ağaç yaprağı ile güzeldir (gürler).

Bir ağacı güzel gösteren, verimli kılan, canlı tutan yaprakları, çiçekleri ve meyveleridir. Varlığını ancak bunlarla kanıtlar. İnsanlar da böyledir. İnsan ailesi, çocukları, yakınları ve dostları ile bir bütün oluşturup varlık gösterebilir. Eğer bunlardan mahrum olursa yapraksız, çiçeksiz ve meyvesiz bir ağaç gibi kalır ortada; cansız, kurumuş gibi, güçsüz ve verimsizdir.

Ağaç yaş iken eğilir.

Çocuklar mutlaka küçük yaşta eğitilmelidirler. Bu yaşlarda işlenmeye, her türlü bilgiyle donatılmaya elverişlidirler. Zaman geçip de büyüdükçe eğitilmeleri zorlaşır. Yaşlı insan kolay kolay eğitilmez. Onlar tıpkı kuru bir ağaç gibidirler. Eğilmezler, buna zorlanırlarsa kırılırlar. Bu sebeple onlara yeni bir davranış kazandırmak imkânsız gibidir.

Ağılda oğlak doğsa ovada otu biter.

Yüce Allah, her canlıyı yaratırken onunla birlikte rızkını da yaratır. Ancak insanlar aç gözlülük edip kimilerinin hakkını gasbederler, rızklarına el koymaya çalışırlar. Dolayısıyla kimileri aç ve yoksul kalır. İnsanlar bu tavırlarından vazgeçmiş olsalar, herkesin rızkının kendisine yeter olduğu apaçık ortaya çıkacaktır.

Ağır giden yol alır, hızlı giden yolda kalır.

Gittiğimiz yolda, tuttuğumuz işte ilerlemek istiyorsak acele edip telâşa düşmemeliyiz. Yavaş yavaş ama güvenli, gerekli bir tempoda, emin adımlarla yürümeliyiz. Böyle hareket etmezsek, aceleciliğimiz yüzünden sürçebilir, yolumuzu şaşırabilir, sonuca da ulaşamayız.

Ağır kazan geç kaynar.

1. Herkesin anlayış yeteneği bir değildir, öğrenme kabiliyetleri de farklıdır. Kimi kalın kafalı kimseler bir meseleyi oldukça geç ve zor kavrarlar. 2. Bazı beceriksiz, tembel kişiler işlerini geç yaparlar ve zamanında yetiştiremezler. 3. Ağırbaşlı, olgun kimseler bir olay karşısında hemen öfkelenip telâşlanmazlar.

Ağır ol, batman gelesin.

Temkinli, ağırbaşlı, ölçülü ol ve dengeli hareket et ki, itibar göresin; sevilip sayılasın. Çünkü hafif meşrep, sulu, çabuk kızıp taşkınlık gösteren, aceleci kimseler toplumda pek sevilip yer edinemezler.

Ağır taş batman döver (yerinden oynamaz).

Tutarlı, ölçülü, ağırbaşlı, temkinli kimselerin toplumda etkin bir yerleri, ayrıcalıklı bir kişilikleri vardır. Bu ayrıcalıkları sebebiyle onlara kolay kolay kimse ilişmeye cesaret edemez, onları hırpalamaya öyle herkesin gücü yetmez, dolayısıyla ister istemez saygı görür ve yerlerini korurlar.

Ağır yongayı yel kaldırmaz.

Davranışları ölçülü, sözleri yerinde, temkinli ve ağırbaşlı olan insanlara dış etkenler, niyeti bozuk kimseler kolay kolay zarar veremezler.

Ağız yer, yüz utanır.

İkram kabul eden, armağan alan kişi, bunları kendisine sunan kimsenin istediğini yerine getirme zorunluluğunu duyar; bir borçluluk duygusuyla bu isteği reddetmeye utanır, istemese de işi yapar.

Ağlamayan çocuğa meme vermezler.

Hakkımızın yendiği yerde susup sonuca katlanmak doğru değildir. Susar, sesimizi çıkarmaz, hakkımızı aramazsak kimse bize yardım elini uzatmaz; hakkımızı vermez. Onun için hakkımızı arama yoluna gitmeli ve bu yolda sesimizi duyurmalıyız.

Ağlatan gülmez.

Başkalarına zulmeden, sıkıntı veren, çile çektiren kimselerin kötülükleri karşılıksız kalmaz; günün birinde bu dünyada ya da öteki dünyada kendisine döner, yaptıklarının cezasını mutlaka çeker, o da ağlar.

Ağrısız baş mezarda gerek (olur).

Yaşayan her insan dertten, çileden yakasını kurtarabilmiş değildir. Yaşadıkça da kurtaramayacaktır. Dolayısıyla dertsiz insan ancak mezarda bulunur. Bu demektir ki, insan dertten ancak ölünce kurtulacaktır.

Ağustosta gölge kovan, zemheride karnın ovar.

Vakit ve fırsat varken (yazın) çalışmayan, tembel tembel oturan, keyfini düşünen kimse, fırsat kaçtıktan sonra, çalışmanın zor olduğu günlerde (kışın) geçim sıkıntısı çeker; perişan olur, aç kalıp yoksul düşer.

Ah alan onmaz.

Zulmeden, hak yiyen, kötülük yapan ve bu sebeple birilerinin bedduasını alan kimse iflâh olmaz; onun sonu iyi değildir, yaptıklarının cezasını mutlaka görür.

Ahlatın (armudun) iyisini ayılar yer.

Değerli, güzel ve iyi şeyler çoklukla onlara lâyık olmayan kimselerin eline geçer ve onlarca kullanılırlar. Bu da gösteriyor ki, insanlar gelişen olaylara çok kez engel olamazlar.

Ahmağa yüz, abdala söz vermeye gelmez.

Anlayışı kıt, beceriksiz, yüzsüz ve yılışık, çıkarcı kimselere gereksiz yere yakınlık gösterilmemelidir. Yoksa bu yakınlığı kötüye kullanabilir. Yerli yersiz karşınıza çıkıp sizi rahatsız ve huzursuz edebilir. Bu gibi kimselerle kurulacak ilişkilerde dikkatli olunmalıdır.

Ahmak iti yol kocatır.

Bazı insanların girişimleri, uğraşıları, didinmeleri, yaptıkları işleri ahmaklıkları yüzünden sonuçsuz kalır; yıpranmalarına yol açar. Bunun böyle olmasının sebebi, işe iyi düşünmeden, plân yapmadan girmiş bulunmaları, karşılarına çıkacak aksilikleri hesaplamamış olmalarıdır. İşte böylesi bir giriş, onları tekrar tekrar yapmak zorunda bırakmış, zaman kaybettirmiş, yormuş ve yıpratmıştır.

Akacak kan damarda durmaz.

Takdir, tedbiri bozar derler. Bir zarara uğramak, önemli bir şeyimizi kaybetmek kaderimizde varsa, ne yaparsak yapalım, ne önlem alırsak alalım bunun önüne geçemeyiz. Bugün ya da yarın, er veya geç olan olacaktır.

Ak akçe kara gün içindir.

Emek vererek, alın teri dökerek kazandığımız para, sıkıntılı anlarımız ve zor günlerimiz içindir; bizi darlıktan bu para çekip kurtarır, rahata erdirir. Dara düşülen günlerimizde bu parayı harcamaktan da geri durmamalı, çekinmemeliyiz.

Akan su yosun (pislik) tutmaz.

Bilinen bir şey ki, devamlı akan su kendini ve yatağını temiz tutar; hareketsiz ve birikinti hâlinde olan su da aksine mikrop ve pisliği bünyesinde taşır. Denebilir ki hareketlilik, canlılık ve çalışkanlık insanı canlı ve üretken yapar; iyimser kılar, kötülükten uzak tutar, düşkünlüğünü önler; böylece de o insan hem kendine, hem de başkalarına yararlı olur.

Akar su çukurunu kendi kazar.

Azimli olan, bir şey yapma isteği ve gücünü taşıyan, gayretli ve atak kimseler zorluklara boyun eğmezler; amaçlarını gerçekleştirmek için imkân ararlar, yollarını ne yapıp edip bulurlar.

Akan suya inanma, el oğluna güvenme.

Kimi akar sular yavaş aktığı için tehlikesiz görünebilir, ancak yine de güvenmemelidir. Bir an o suya kapılıp sürüklenebilir, derinlere ve (bilgi yelpazesi) burgaçlara çekilip boğulabiliriz. El oğlu da tıpkı bu akar sular gibidir, kimi yanlarına bakarak onlara güven duyamayız. Çıkarı için bizi tuzağa düşürebilir, başımıza olmadık işler açabilir, zor durumda bırakıp zarara uğratabilir. Bunun için temkinli olmalıyız.

Akıl akıldan üstündür.

Her insan aynı anlayış, bilgi ve düşünme gücüne sahip değildir. Bizim akletmediğimizi, bir başkası akledebilir. Biri bizden daha iyi düşünüp karanlık bir noktada bize ışık tutabilir. Bu bakımdan önemli işlerimizde güvenli, geniş düşünce sahibi kimselere danışmaktan, onların bilgi ve tecrübesine başvurmaktan kaçınmamalıyız.

Akıl için tarik (yol) birdir.

Bir mesele ancak akıl yoluyla çözülebilir. Bu yol ise tektir. Doğru düşünenlerin, mantıklı olanların bu yolu izlediklerinde vardıkları sonuç hep aynı olacaktır.

Akıl kişiye (adama) sermayedir.

Giriştiğimiz hemen bütün işlerde başarılı ya da başarısız olmamızdaki en büyük etken akıldır. O, yapmaya çalıştığımız işte baş aracımızdır. Onu gerektiği gibi, yerinde kullanırsak iyi sonuç almamız kolaylaşır. Hemen her işte bir sermayeye gerek duyulduğu açıktır. Bu sermaye de paradır. Ama unutmayalım ki, paranın da işe yarar şekilde kullanılması akılla olur.

Akıllı düşman, akılsız dosttan hayırlıdır (Deli dostun olacağına akıllı düşmanın olsun).

Düşüncesiz ve yersiz davranan, gerçeği görmeyen, anlayışı kıt kimseler yaptıkları işlerin, söyledikleri sözlerin ne gibi sonuçlar doğuracağını hesap edemezler. Bu yanlarıyla, iyi niyetli de olsalar dostlarına bilmeyerek zarar verebilirler. Bunun aksine, akıllı düşmanın neler yapabileceği, hangi yollara başvuracağı önceden tahmin edilip sezilebilir; dolayısıyla kişi tedbirini alır, kendisine gelebilecek zararları önlemeye çalışır.

Akıllı hırsız, şaşkın ev sahibini bastırır.

Aklını kullanmasını bilen, açık göz, uyanık ve düzenbaz kimseler düşüncesiz, kavrayışı kıt, ahmak ve şaşkın kimseleri aldatmakta bir zorlukla karşılaşmazlar. Hatta bu kimseler, karşılarındaki bu aptal insanları, haklı da olsalar haksız çıkarabilirler; kendilerini suç işlememiş gibi gösterebilirler.

Akıllı köprü arayıncaya dek deli suyu geçer.

Önlem almaya, hazırlıklı olmaya alışmış kimi tedbirli kimse, hemen her şeyde bir sonuca ulaşmak için sağlam bir yol arar. Bunun için de düşünüp taşınır, kolay kolay karar veremez. Dolayısıyla da epey zaman harcamış ve sonuca ulaşmakta gecikmiş olur. Oysa gözü pek atak ve yeterince düşünmeden karar veren kimse, tehlikeyi göze alıp işe girişir ve sonuca daha çabuk ulaşır.

Akıllıyı arkada tutma, akılsızı kılavuz etme.

Hangi işte, hangi yönetimde olursa olsun sağlıklı bir sonuca gidilmek isteniyorsa, mutlaka iyi ve doğru düşünenlere, işinin ehli ve akıllı kimselere öncelik verilmelidir; onlar takipçi değil, takip edilenler olmalıdır. Eğer bunun tersi yapılıp akılsız, ahmak, beceriksiz, anlayışı kıt kimselere öncelik verilir, onlar iş başına getirilirse yapılan işten olumlu bir sonuç elde edilemez; elde kalan yalnızca zarar olur.

Akıl para ile satılmaz.

İnsanlar akılca eşit değillerdir. Kimileri akıllı, kimileri aptaldır. Bunu değiştirmek mümkün değildir, böyle de sürüp gidecektir. Üstelik akıl, somut bir şey de değildir. Sonradan da elde edilemez, parayla da alınıp satılamaz. Etrafımıza şöyle bir baktığımızda delice işler yapan varlıklı insanlar, akıllıca işler yapan yoksul insanlar görürüz. Eğer akıl parayla satın alınmış olsaydı zenginlerin dilece işler yapmadıklarına tanık olabilirdik.

Akılsız başın zahmetini (cezasını) ayaklar çeker.

1. İyi düşünüp taşınmadan, eni konu hesaplamadan verdiğimiz kararlar, yaptığımız girişimler bizi kötü sonuçlarla karşı karşıya bırakır, çıkmaza sokup oraya buraya koşturur, yorgun düşürür. Hemen her şeyi yeni baştan yapmak durumuyla yüz yüze getirir. 2. İşin başında olanların akletmeden verdikleri yanlış karar ve ortaya koydukları tutumların doğurduğu kötü sonuçların sıkıntılarını, zahmetini buyruk altında çalışanlar çeker.

Akıl yaşta değil baştadır.

İnsanın yaşlanması, aklının artması anlamına gelmez. İnsan büyüyebilir fakat aklı (kıt) kalabilir. Biliriz ki, pek çok genç yaşça büyük olanlardan daha akıllıdırlar. İnsanlar yaşlandıkça tecrübe sahibi olabilirler ama tecrübe akıllı olanların işine yarar, akılsızların değil.

Ak koyunun kara kuzusu da olur.

1. İyi ana-babadan kimi zaman kötü huylu çocuklar da olabilir. 2. Çok iyi sandığımız bir işin, girişimin veya tavrın kötü yanları da bulunabilir. 3. Arkadaş, dost ve yakınlarımızın kimi kusurlu yanları da bulunabilir.

Akla gelmeyen başa gelir.

İnsan her şeyi eksiksiz düşünüp, başına gelebilecekleri önceden kestirip tedbir alacak güçte değildir. Hiç ummadığı, beklemediği bir anda başına öyle şey gelir ki, bu şeyi daha önce hiç düşünmemiştir bile. Bu durumda yapılacak şey endişe ve korkuya kapılmamak, sakin olmaya çalışmaktır.

Aklına geleni işleme, her ağacı taşlama.

Aklına geleni hemen gerçekleştirmeye çalışma; önce iyi düşün, taşın, doğabilecek sonuçları hesapla. Bunun aksine hareket edip iş yapmaya kalkar, her önüne gelene çatarsan büyük sıkıntılarla karşılaşır, zarar görürsün.

Akraba (dost) ile ye, iç, alışveriş etme.

Hemen her alışverişin temelinde çıkar yatar. Bu çıkarlar insanları çatışmaya sürükleyip tatsızlıklara yol açabilir; sonuçta ortaya kırıcı, incitici davranışlar çıkar. Dolayısıyla alışveriş dostluğu bozucu bir işlev yüklenmiş olur. Bu ise devamlı görüşen insanlar için hoş bir durum değildir. Bu bakımdan özellikle kendine güvenemeyenler, dostluklarının devamını dileyenler alışveriş konusunda dikkatli olmalı, gerekirse birbirleriyle alışverişten kaçınmalıdırlar.

Akşama karşı gitme, tana karşı yatma.

Yüce Allah, gündüzü çalışıp rızk kazanma, geceyi de uyku ve dinlenme zamanı olarak yaratmıştır. Bu sebeple erken kalkıp çalışmalı ve erken yatmalıdır. Yola çıkmak için de en uygun zaman seher vaktidir, her şey görünür olduğundan daha güvenlidir. Gece yolculuk yapmaktan mümkünse kaçınmalıdır; gece yolculuğu hem zor, hem de tehlikelidir.

Akşamın hayrından sabahın şerri yeğdir (iyidir).

Elden geldiğince işler akşam ya da gece yapılmamalıdır. Sabah görülmesi daha uygundur. Çünkü gece iş yapmak tehlikelidir. İnsanların en yoğun, yorgun ve dalgın oldukları zaman bu zamandır. Çalışanların hata yapmaları, işi eksik görmeleri, verimsiz olmaları gündüze oranla daha fazla olur. Ayrıca gündüz elde edilebilen imkânlar gece elde edilemez. Bu bakımdan sabahleyin yapılacak iş kusurlu da olsa, akşam yapılacak işten daha iyidir.

Alacağın olsunda da alakargada olsun.

İnsanlar kolay kolay borçlu olmak istemezler. Çünkü borç ödemek, özellikle sıkıntıda olanlar için hayli zordur. Bu bakımdan borçlu olmaktansa alacaklı olmak daima iyi görülür. Alınması zor da olsa, borçlu olan ödememek için karşı da koysa, insanın alacaklı olması yine de iyi bir şeydir.

Alacakla verecek (borç) ödenmez.

Kimilerine borçlu, kimilerinden de alacaklı olabiliriz. Ne var ki, borcumuza karşılık, alacağımıza güvenip onunla borcumuzu ödeyebileceğimizi düşünmemeliyiz. Böyle yaparsak tedbirsiz hareket etmiş oluruz. Borcumuzun ödenme günü geldiğinde, eğer alacağımız bize ödenmemişse zor durumda kalabiliriz. Bu yüzden borcumuzu, alacağımızla öderiz hesabına gitmek doğru değildir; bu bir tedbirsizliktir.

Alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar.

İnsanların toplum içindeki yerlerini tutum ve davranışları belli eder. Kimi insan vardır ki alçak gönüllüdür, büyüklük taslamaz, insanların mevkilerine göre tavır takınmaz; işte bu kimseler saygı ve sevgi görür, toplum içinde yükselir. Kimi insan da vardır ki kibirlidir, herkesi küçük görür, üstünlük taslar; bu insan da hiç sevilip sayılmaz, toplum içinde de iyi bir yer edinemez.

Alçak yerde yatma sel alır, yüksek yerde yatma yel alır.

İnsan hiçbir işinde aşırılığa kaçmamalı, orta bir yol izlemelidir. Gerek maddî, gerekse manevî yönden kendisine en uygun olanı seçmelidir. Orta bir yol izlemeye yanaşmayan insana hem çok düşük, hem de çok yüksek hayat biçimi zarar verir.

Alçak yer yiğidi hor gösterir.

Elindeki imkânları sınırlı olan, basit bir görevde bulunan kimse ne kadar değerli olursa olsun kendini gösteremez; kişiliğini, yeteneğini kanıtlayıp lâyık olduğu yere gelemez. Bu durumda onun önemsiz görülmesine, etkisiz kalmasına, yitip gitmesine sebep olur.

Al elmaya taş atan çok olur.

1. Önemli, parlak mevkileri elde etmeye çalışan çok olur. 2. Değerli, güzel ve çekici olan şey herkesin dikkatini çeker. Kimileri onu elde etmeye çalışırken, kimileri de kıskançlığa düşüp onun aleyhinde çalışırlar.

Alet işler, el övünür.

İnsan ne iş yaparsa yapsın, ne kadar usta olursa olsun, o iş için gerekli araç-gereç olmadan başarı elde edemez. Durum bu kadar açık olduğu hâlde, araç-gereci bir tarafa atıp kendi ustalığı ile övünmekten geri durmaz insanoğlu.

Alışmış kudurmuştan beterdir.

Bir şeye alışkanlık tutkuyu, tutku da tutsaklığı peşinden sürükler. Bir şeye alışkın olan, bir anlamda onun tutsağı olmuştur. Artık onu yöneten alışkanlıklarıdır, kolay kolay bu alışkanlıklardan vazgeçmez. Alışkın olduğu şeyden kopmamak için her yola başvurur, delice davranışlar gösterir.

Al kaşağıyı gir ahıra, yarası (yağırı) olan gocunsun (gocunur).

Bir meseleyi halletmek, bir yolsuzluğu soruşturmak, bir haksızlığın önüne geçmek için ne gerekirse yapılıp söylenmelidir. Bu sırada kabahati olan varsın tedirgin olsun, alınıp telâşa kapılsın.

Allah bir kapıyı kapatırsa ötekini açar.

İşi büsbütün bozulan, bir çıkmaza düşen insan karamsarlığa kapılıp Yüce Allah`tan umut kesmemelidir. Çünkü Allah rahmetini esirgemez, O`nun rahmeti boldur. Allah hiç umulmadık bir anda bir sebep yaratır ve çare gösterir, bize iyi imkânlar sunar. Yeter ki O`na inanıp güvenelim, O`ndan umut kesmeyelim.

Allah dağına göre kar verir (verir kışı).

Yüce Allah, her kuluna kaldırabileceği ölçüde yük, sıkıntı verir. Bu kimine az, kimine çoktur. Herkesin dayanabileceği kadardır.

Allah doğrunun yardımcısıdır.

Yüce Allah, insanlara neyin eğri, neyin doğru olduğunu kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla göstermiştir. Onun yap dediğini yapan, yapma dediğini yapmayan doğru yoldadır. Onun istediklerini yerine getiren, haram kıldığı şeylerden kaçınan, (bilgi yelpazesi) onu bunu aldatmayan, yalan söylemeyen, doğruluktan sapmayan kişiye Allah yardım eder; o kişi her işte başarı sağlar, kötülük görmez, zarara da uğramaz. O hâlde doğruluktan şaşmamalıdır.

Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.

İşleri kötü giden kişi Allah`tan umut kesmemelidir. Rahmeti bol olan Yüce Allah, kimseyi rızksız koymaz. Allah`ın bir sebeple bizi içine düştüğümüz kötü durumdan çıkarıp, daha iyi ve güzel bir duruma kavuşturacağına inancımız tam olmalıdır.

Allah`ın bildiği kuldan saklanmaz.

Bütün insanlar, yaptıkları her şeyden yaratıcıları olan Allah`a karşı sorumludurlar. Allah, kullarının ne yaptıklarını, ne düşündüklerini ve kalplerinden geçenleri bilir. İnsan, eğer bir suç işlemişse, bu suçundan dolayı önce Allah`tan korkmalı ve utanmalıdır. Çünkü, hiçbir şeyin kendisine gizli olmadığı Allah, onun suç işlediğini biliyordur. Bunu gizlemek, o suçu ortadan kaldırmaz. Öyle ise onu kuldan niçin saklamalıdır?

Allah kulunu kısmeti ile yaratır.

Her insan dünyaya rızkı ile gelir. Allah, onu mutlaka bir geçim yoluna ulaştırır; bu yol zor ya da kolay olabilir. Yeter ki insanlar birbirinin rızkına el uzatmasınlar.

Allah sabırlı kulunu sever.

Acı, yoksulluk, haksızlık ve hastalık gibi üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan, olacak veya gelecek bir şeyi telâşa kapılmadan bekleme erdemidir sabır. Bu, insanın sahip olabileceği en değerli huylardandır. Böyle kimseler dayanıklı olur, güçlüklere göğüs gerer, kötülükleri kolay savar, sıkıntıları çabuk atlatır. Cenab-ı Hak da böyle kullarını sever. Öyleyse bu sevgiye lâyık olmak için sabırlı olmaya gayret etmeli insan.

Allah sağ eli sol ele muhtaç etmesin.

Birine muhtaç olup ondan bir şey istemek, istediğinin yerine gelmediğini görmek insana çok ağır gelir. Bu yüzden bir de hakarete uğramak, hele en yakınından böyle bir tavır görmek insanı kahreder. Bu sebeple Allah`a, bizi en yakınımıza dahi muhtaç etmesin diye dua etmeyi bir görev bilir insan.

Allah`tan umut kesilmez.

Allah, kendisine inananları güç durumda bırakmaz. En umutsuz anlarında bile bir sebep yaratıp onları sevindirir, işlerini yoluna kor, durumlarını düzeltir. Bu bakımdan Müslümanlar en kötü ve umutsuz durumlarında bile karamsarlığa düşüp yalnızlık korkusuna kapılmazlar. Yüce Allah`ın onlara lütufta bulunacağına, onları koruyacağına gönülden inanırlar.

Allah uçamayan kuşa alçacık dal verir.

Kiminin gücü az, kiminin yeteneği sınırlıdır. Allah, bu insanlara da durumlarına göre imkânlar verir; kolaylıklar gösterir; onların da bir hayat düzeni kurmalarına, geçim yolu bulup barınmalarına yardım eder.

Almadan vermek, Allah`a mahsus (yaraşır).

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, ama ihtiyaç sahiplerinin muhtaç olduğu tek varlık, şanı yüce olan Allah`tır. Karşılık beklemeden yardım yapmak sadece ve sadece Allah`a mahsustur. Bu sebeple insanlar yardımlaşırken bir karşılığı gözetirler. Bir şey verirken almaya gereklilik duyarlar. Öyleyse siz başkasına yardımcı olunuz ki, başkası da size yardımcı olsun.

Almadığın hayvanı kuyruğundan tutma.

Hiçbir zaman alamayacağın bir mala alacakmış gibi, yapamayacağın bir işe yapacakmış gibi, yanında çalıştıramayacağın bir kişiye çalıştıracakmış gibi yakın ilgi gösterme. Bu, karşı tarafa boş yere umut vermek olur ki, doğru bir hareket değildir.

Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.

Zalim olma, kötülük yapıp da can yakma. Yoksa mazlumların bedduasını alır, yaptığın kötülüklerin cezasını feci şekilde çekersin.

Altın anahtar her kapıyı açar.

Para güçlü bir araçtır. Paranın halledemeyeceği, ortadan kaldıramayacağı engel ya da mesele yok gibidir. Çünkü insanlar çıkarlarına, nefislerine düşkündürler. Bu düşkünlük onları zayıf bırakır. Para da bu zayıf insanları kolayca elde eder. Dolayısıyla karşılığını para ile ödediğinizde, insanlar pek çok engeli önünüzden kaldırır; istediğiniz şeyi kolayca elde edersiniz.

Altın eli bıçak kesmez.

1. Zengin kişi para ile pek çok meselesini halleder, paranın gücü sebebiyle ona zarar vermek zorlaşır. 2. Hünerli, işinin ehli kimseyi hayat zorlukları kolay kolay etkileyemez. Bir an zorluklar onu sarssa bile, o yılmadan çalışır; işlerini yoluna kor ve hayatını sürdürür.

Altın eşik, gümüş eşiğe muhtaç olur.

Ne varlığa, ne makama güvenmemeli; hiç kimseye yukarıdan bakılmamalıdır. Gün gelir insan elindeki varlığı yitirip yoksullaşabilir, bir zamanlar kendisinden daha yoksul olan bir kişiye muhtaç olabilir. Mevkisini de kaybedebilir ve kendisinden daha önce altta olan insanların emrinde çalışmaya mecbur kalabilir.

Altın yere düşmekle pul olmaz.

Yetenekli, dürüst ve değerli bir kişi bulunduğu yüksek yeri (makam-mevki) yitirip önemsiz bir yerde bulunmak zorunda kalsa bile değerinden bir şey kaybetmez.

Altı olur, yedi olur, hep Allah`ın dediği olur.

İnsanoğlu ne tür hesaplar ve plânlar yaparsa yapsın, ne tür ihtimalleri göz önüne alırsa alsın, sonuçta Allah ne dilemişse o olur. Bunun için takdir, tedbiri bozar demişlerdir.

Aman diyene kılıç kalkmaz (Eğilen baş kesilmez).

Yiğitliğinize, mertliğinize güvenerek teslim olan kişi size sığınıyor; canının da sizin tarafınızdan korunmasını istiyor demektir. Böyle bir durumda ona kötülük yapmak ya da onu öldürmek doğru değildir. Aksi bir tavır insanlık dışı bir hareket olur, meğer ki sığınan kişi düşman bile olsa.

Ana evlâdını atmış, yar başında tutmuş.

Biliriz ki, çocuğu en fazla seven, ona en fazla emeği geçen, onu en fazla koruyan, onunla en fazla bütünleşen genellikle annedir. Bu sebeple ona ne kadar kızarsa kızsın, ondan ne kadar nefret ederse etsin, bu durumunu devamlı sürdürmesi düşünülemez. Çocuğun tehlikeye düştüğü bir anda, annelik içgüdüleri harekete geçer ve onu korumaya çalışır.

Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz.

Şehirler içinde Bağdat öteden beri güzel, önemli ve gözde şehirlerden biridir. İnsanı kendine çeken, pek çok şehirde bulunmayan özelliklere sahiptir. Annenin de diğer insanlar içinde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Onun kadar çocuğunu seven, çocuğuna gönülden bağlı bir yakın, bir dost yoktur insanlar içinde. Ne zaman başımız dara düşse hemen o koşar, elimizden tutmaya o çalışır.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Kimi meseleleri üstü kapalı, bazı ipuçları vererek şöyle bir anlatmak zorunluluğu hasıl olur. Anlayışlı kimseler bu tür konuşmadan ne denmek istendiğini kolayca anlarlar. Ama kavrayışı kıt kimseler ne kadar açık anlatılırsa anlatılsın, ne kadar tekrar edilirse edilsin ne denmek istendiğini bir türlü anlayamazlar.

Araba devrilince (teker kırılınca) yol gösteren çok olur.

İnsanlar her nedense her şey olup bittikten, işler bozulduktan, ortaya kötü bir sonuç çıktıktan sonra niçin böyle yaptın, şöyle yapsaydın, bu yolu tutmalıydın gibi sözler söylemeyi alışkanlık edinmişlerdir. Önemli olan yapma biçimindeki yanlışlığı, tutulan yoldaki tehlikeyi önceden görmek ve uyarıda bulunmaktır.

Araba ile tavşan avlanmaz.

Hemen her iş ayrı bir araç, yol ve yöntemi gerekli kılar. Başarıya ulaşılmak isteniyorsa o iş için uygun olanlar seçilmelidir. Eğer bunun dışına çıkılırsa başarıdan söz edilemez.

Arabanın ön tekeri nereden geçerse arka tekeri de oradan geçer.

1. Büyükler nasıl bir davranış veya yaşayış yolu tutmuşlarsa çocuklar da onları taklit eder, onların izinden gider. 2. Yönetenlerin tavır biçimi, zamanla yönetilenlere geçer.

Ar dünyası değil kâr dünyası.

1. Yaptığı iş eğer namusuna dokunmuyor, onurunu zedelemiyorsa geçim için şu ya da bu işi yapmalı insan; utanıp sıkılmadan para kazanmalıdır. 2. Kimi insanlar vardır ki, namus ve onur denen değerleri bir tarafa fırlatmış, çıkar için her türlü işi yapmaktadırlar.

Arı bal alacak çiçeği bilir.

Bazı kimseler, açıkgöz insanlar ve işinin uzmanı olanlar, çıkar sağlayabilecekleri, kazanç elde edecekleri yerleri gayet iyi bilirler.

Arı, kızdıranı sokar.

Hiçbir insan durup dururken çoklukla birinin canını yakmaz. Kişi ancak kendisini kızdırıp bunaltana, sataşıp ilişene, kötülük yapana karşı ister istemez eyleme geçer; saldırır ve zarar verir.

Arık öküze bıçak çalınmaz.

Güçsüz, zayıf, kendisini zor ayakta tutan kimselerden yararlanmaya çalışmak, onlara eziyet edip çile çektirmek doğru değildir; bu yiğitliğin ve insanlığın şaşına yakışmaz.

Arpa eken buğday biçmez.

1. Kötü bir davranışta bulunan insan iyilik göremez. 2. Yapmaya çalıştığı işin üzerinde lâyıkıyla durmayan ondan iyi sonuç alamaz.

Arsızın yüzüne tükürmüşler, yağmur yağıyor demiş.

Arsız insan kişiliğini, saygınlığını, utanma duygusunu yitirmiş insandır. Dolayısıyla o ne kadar ağır hareket görse, söz işitse yine de aldırış etmez; pişkinliğe vurup iyi bile karşılar.

Arslan yatağından (yattığı yerden) bellidir (belli olur).

İnsanların kişilikleri ile sürekli bulundukları yerler arasında bir özdeşlik kurmak mümkündür. Bir kimsenin kişiliği çalıştığı iş yerinin niteliğinden; yatıp kalktığı evin temizliğinden, düzeninden anlaşılır.

Asil azmaz, bal kokmaz (kokarsa yağ kokar, çünkü aslı ayrandır).

Kendine has özellikleri bulunan bir nesne ne denli biçim değiştirirse değiştirsin, aslî özelliğini yitirmez. Bu durum insan için de (bilgi yelpazesi) söz konusudur. Soylu bir aileden gelen insanlar ne denli büyük bir sarsıntı geçirirlerse geçirsinler, bayağı bir duruma düşüp yozlaşmazlar; soyluluklarını yitirmezler. Ama mayalarında kötülük, noksanlık bulunan kimseler için böyle bir şeyden söz edilemez; onlar eninde sonunda bir açık verirler, olumsuz yanlarını dışa vururlar.

Âşığa Bağdat sorulmaz (ırak değildir).

Kim ki bir şeyi elde etmek ister, ona taşkın bir kavuşma isteğiyle yanıp tutuşur, o kimseye zor şartlar ağır gelmez; o, her türlü çabayı gösterir; her türlü fedakârlığa katlanır.

Âşık âlemi kör, dört yanını duvar sanır.

Aşk duygusuyla dolup taşan kişi, bu derin sevginin etkisiyle ne yaptığını bilemez; hoşa gitmeyecek davranışlarda bulunur, sanki bilincini kaybetmiş gibidir; yapıp ettiklerini kimse bilmez, görmez ve söylediklerini kimse işitmez sanır.

Aşını, eşini, işini bil.

Doğru, düzgün, sağlıklı, mutlu ve verimli bir hayat mı yaşamak istiyorsun? O hâlde yiyeceğine dikkat et, temiz ve helâl ye. Eşini ve arkadaşını iyi seç, kötülerden uzak dur. Bir iş edin, edindiğin işe sahip çık, onu lâyıkıyla yap.

Aş taşınca kepçeye paha olmaz.

Kimi değersiz görülen, bir kenara atılmış bulunan araçlar bir zaman gelir gerekli olurlar; bir zararı önlemeye yararlar. İşte o zaman değerleri birden bire artar, kıymet biçilemez olurlar.

At, adımına göre değil, adamına göre yürür.

Bir atın yürümesi ya da koşması, doğrudan sırtındaki binicisinin yönetimine bağlıdır; binici ne isterse onu yapar; koşar, durur ya da yavaş gider. Bir işin akışı da böyledir. İşin sonucu, verimli yahut verimsiz oluşu, o işi yapanın bilgi, beceri çaba ve tutumuna bağlıdır.

Ata eyer gerek, eyere er gerek.

Çıplak ata binmek oldukça zordur. Ata binmeyi kolaylaştıran eyerdir. Ancak bu yeterli değildir. Atın üzerinde oturacak kimse eyerin hakkını vermeli ve başarılı olmalıdır. Bunu da ancak yiğit olan yapar. Bir iş için de durum bundan farklı değildir. Yapılan işten verim alınmak isteniyorsa, önce işte kullanılacak araçlar sağlanmalı; sonra da iş ve araçlar işini iyi bilen, bunları kullanabilecek birine teslim edilmelidir.

Atanın (babanın) sanatı oğula mirastır.

Çocuklar küçük yaşlarda öncelikle babalarının yaptıkları işlerle ilgilenirler. Babanın oğulla yakın ilişkisi, çocuğun giderek babasının yaptığı işi öğrenmesine yol açar. Baba da bunun için özel bir çaba sarf etmişse, çocukta, bu işi öğrenme yolu kalıcı olur. Büyüyünce kendisi de bu sanatla uğraşır, geçimini bu yolla sağlamaya çalışır.

Atasını tanımayan Allah`ını tanımaz.

Ana-babaya değer vermek, onlara saygı-sevgi göstermek, onlara dar günlerinde yardımcı olmak, onlara öf bile dememek Yüce Allah`ın buyruklarındandır. Bu buyruklara itaat etmeyen, ana-babaya gerekli ilgiyi göstermeyen, onlara karşı gelen bir kimse Allah`a da karşı geliyor demektir.

At binenin (iş bilenin), kılıç kuşananın.

1. Kim ki bir işi beceriyor, bir şeyi kullanıyor, bir şeyden gerektiği gibi faydalanıyor, o şeye sahip olmalıdır; en uygunu, yakışanı da budur. 2. Kim ki başkasının yararlanmadığı, yararlanmasını bilmediği bir şeyi elinde tutuyor ve ondan yararlanıyorsa, o şey, mal sahibinden çok onun sayılır.

Ateş düştüğü yeri yakar.

Bir felâket ya da üzücü olay gerçek anlamda ona uğrayana, yalnızca ilgili kimselere acı verir; onların yüreklerini yakar. Başkalarının, uzak kimselerin duydukları acı, gösterdikleri üzüntü ise yüzeyseldir; kalıcı değil, gelip geçicidir.

Ateşle barut bir yerde durmaz.

Bir arada bulunmaları çok tehlikeli görülen şeyler birbirinden uzak bir yerde tutulmalıdırlar.

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Bir olay ya da durumun varlığı, gerçekten ortada olup olmadığı, belirtisinin görülmesiyle anlaşılacak bir şeydir. Eğer meydanda bir belirti varsa, olay veya durum da var demektir.

Atılan ok geri dönmez.

Kimi zaman iyi düşünüp taşınmadan, olacakları hesaplamadan bazı eylemlere girişir ve sonuçta pişman olur insan. O anda ilk durumuna dönmek ister ama bu mümkün değildir. Çünkü olan olmuş, iş işten geçmiştir çoktan.

Atın bahtsızı arabaya düşer.

Kimi değerli, yetenekli ama talihsiz kimseler, kişiliklerine uymayan kötü ve bayağı işlerde çalıştırılır; görevlere itilir.

Atın ölümü arpadan olsun.

Bir şeye tutkun olan, bir şeyin uzun süre yokluğunu çeken kimi kişiler, kendilerine zarar vereceğini bile bile o şeyi kullanmaktan çekinmezler ve şöyle düşünürler: Sevdiğim şeye özlem duyarak yaşamaktansa, onu çokça (aşırı ölçüde) kullanıp (yiyip) hasta olayım; hatta öleyim.

Atın ürkeği, yiğidin korkağı.

1. Yiğit de, at da doğacak bir tehlikeye karşı hep tetikte bulunmalı; uyanık davranıp duyarlı olmalıdır. 2. Atın da, yiğidin de korkağından kaçınmalı; onlardan hayır gelmez.

Atlar nallanırken kurbağa ayağını uzatmaz.

Meydanda olan şu ki, insana değer, nitelik ve kişiliğine göre davranılır; iş verilir. Bu bakımdan kişi başkalarını ilgilendiren konularda ortaya atılmamalıdır. Ayrıca, değersiz bir kimse de kıymetli ve nitelikli kişilere gösterilen ilgiyi ne beklemeli, ne de ummalıdır.

Atlasa kıl yapışmaz.

Dürüst, temiz, kötülükten uzak, işinde başarılı kimseler hakkında söylenen karalayıcı sözler, yapılan iftiralar havada kalır; boşuna söylenmiş olur, onlara bu sözlerin mazarratı bulaşmaz.

At ölür, itlere bayram olur.

Kimi yararlı, kıymetli, şahsiyet sahibi kimselerin ölmesi; bulunduğu görevden ayrılması ya da alınması kimi çıkarcı, kıskanç ve aşağılık kimselerin işine gelir; onların sevinmesine yol açar.

At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır.

Dünyadaki her canlı gibi at da ölümlüdür. Günü gelince o da bu dünyadan ayrılır. Ama onun koştuğu, gezdiği meydan onunla gitmez; kendisinden sonrakilere kalır ve onu hatırlatır. İnsan için de durum atınkinden farklı değildir. O da ölümlüdür. Doğacak, yaşayacak ve ölecektir. Ne var ki, bu dünyadan ayrılırken bıraktığı izler sürüp gidecektir. İnsanlar (bilgi yelpazesi) bu dünyada bu izleriyle anılacaklardır. Önemli olan dünya hayatında iyi bir iz (nam) bırakmak ve rahmetle anılmaktır. Bu bakımdan kişi daha yaşarken adını yaşatacak iyi işler yapmalıdır. Unutulmamalıdır ki, yaşarken iyi işler yapan, iyi eserler bırakan kişiler öldükten sonra da unutulmazlar; onları tanıtan eserleriyle de gelecek kuşaklara taşınırlar.

At sahibine (biniciye) göre eşer (kişner).

Yönetilen veya buyruk altında çalışan kişi, tutumunu ya da çalışmasını yöneticisinin tavrına göre ayarlar. Bu sebeple yönetilen değil yöneten, çalışan değil çalıştırıcı daha önemlidir.

At yiğidin yoldaşıdır.

Çok açık olarak bilinen bir şey ki, göçebe bir millet olan Türkler için at, savaşta ya da barışta candan bir dosttur. Hemen her saati onunla geçer. At, Türkler için soyluluğun, yiğitliğin, vefakârlığın, yararlılığın ve inceliğin bir sembolüdür. Silâhsız er düşünülemediği gibi, atsız er de düşünülmemiştir. Dolayısıyla at, Türk`ün edebiyatına girmiş ve önemli bir motif oluşturmuştur. At hakkında şiir, menkıbe, masal, atasözü söylenmiş; risaleler kaleme alınmış, âdeta ona insan gibi muamele edilmiştir.

Ava gelmez kuş olmaz, başa gelmez iş olmaz.

Uçsuz bucaksız gökyüzünde uçan, istediği yere ulaşabilen kuşlar bile avlanmak tehlikesinden kurtulamazlar. Hele usta avcılar da varsa tehlike daha da artar. İnsanlar da benzer biçimde tehlikelerden uzak değillerdir. Hiç ummadıkları çeşitli felâketlerle karşılaşabilir, dert ve sıkıntılara düşebilirler. İnsan kendini ne kadar güvenlik alanına çekmeye çalışırsa çalışsın dert, sıkıntı, tehlike, kaza ve türlü işlerden yakasını kurtaramaz.

Ava giden avlanır.

Bir çıkar sağlamak için birilerine tuzak kuran, onları aldatan, onlara zarar vermeye çalışan kimse, yapmaya çalıştığı kötülüğe kendisi düşer; zarara uğrar.

Avrat var ev yapar, avrat var ev yıkar.

Kimi becerikli, iyi huylu kadınlar vardır ki, yoksulluk içinde bile olsa onlar eve bir çeki düzen verir; temiz tutar, evi yaşanacak hâle getirirler; içten, samimî davranışlarıyla yuvalarını mutlulukla doldururlar. Kimi kadınlar da vardır ki, huysuzlukları, beceriksizlikleri, kötü davranışlarıyla ailenin düzenini ve mutluluğunu bozarlar. Bolluk içinde bile olsalar, onların tertipsizlikleri, düzensizlikleri, beceriksizlikleri yüzünden ailede huzur kalmaz; onların bu tabiatları yüzünden aile kötüye gider, perişan olur ve sonunda yıkılır.

Ayağa değmedik taş olmaz, başa gelmedik iş olmaz.

Hayat öyle pürüzsüz, gailesiz değildir. İnsanoğlu yaşadığı hayat süresince çeşitli engeller, güçlükler ve olaylarla karşılaşır. Sıkıntılara, çeşitli felâketlere uğrar. Kimi zaman tersi de olmaz değildir, rahata ve mutluluğa da kavuşur.

Ayağını sıcak tut, başını serin; gönlünü ferah tut, düşünme derin.

Sağlıklı olmak, türlü hastalıklardan korunmak için ayağı sıcak, başı da serin tutmak oldukça faydalıdır. Beden sağlığımızı düşündüğümüz gibi ruh sağlığımızı da düşünmek zorundayız. Bunun için de her sorunu dert etmemeli, olur olmaz şeylere üzülmemeliyiz; sabırlı ve geniş gönüllü olmalı, rahat hareket etmeliyiz.

Ayağını yorganına göre uzat.

Dengeli yaşamak isteyen insan mutlaka gelirini, giderine göre ayarlamalıdır. Harcamalar geliri aşmamalı, imkânlar zorlanmamalıdır. Aksine bir hareket bütçeyi sarsar, dengeyi bozar, insanı sıkıntıya sokup rahatsız eder.

Ayağı yürüten baştır.

Bedensel hareketlerimizin tümü beynin bulunduğu kafaya bağlıdır, kafaya göre bir yön tutar ve gelişir. Bunun gibi bir işçinin verimli iş yapmasını, bir toplumun dirlik düzenlik içinde yol tutmasını da başta bulunan yöneticiler sağlar.

Ayı görmeden bayram etme.

Müslümanlar Ramazan orucuna gökte hilâli (ay`ı) görünce başlarlar; oruç bitince, yani bir ay sonra yine gökte hilâli görünce bayram ederler. Ayı görme işi de son derece dikkat isteyen bir iştir. İnsanlar ayı görmeden nasıl bayram yapamıyorlarsa, sen de bir iş gerçekleşmeden ona oldu gözü ile bakıp de sevinme; dikkatli ol, ola ki bir sebep yüzünden iş gerçekleşmeyebilir, üzülebilirsin.

Ayıpsız yâr (dost) arayan, yârsız (dostsuz) kalır.

Hemen her şeyin, her insanın bir kusuru, bir eksiği vardır. Hatasız kul olmaz. Dolayısıyla insanın mükemmel bir dost, arkadaş ve sevgili aramaya çalışması boşunadır. Böyle bir dost bulamayacağı gibi, dostsuz kalması da mümkündür. Bu bakımdan insan bir şey elde etmek, bir dost bulmak istiyorsa onları kusurları ile kabul etmeye hazır olmalıdır.

Ay ışığında ceviz silkilmez.

Bir işten iyi, verimli bir sonuç alınmak isteniyorsa, o işin şartları da, araçları da yeterli ve uygun olmalıdır. Aksi takdirde kötü bir sonuçla karşı karşıya kalması mukadder olur.

Aza demişler: Nereye? , Çoğun yanına demiş.

Çok, her zaman azdan daha baskın çıkar. Bu bakımdan genellikle her şeyin azı, çoğa boyun eğer; yahut az, çoğa uyar. Büyük sermaye, küçük sermayeye fırsat vermez; onu idare eder. Bir toplumda çoğun oyu, azın oyunu geçersiz kılar; dolayısıyla az oy sahipleri, çok oy sahiplerine uymak zorunda kalırlar.

Aza kanaat etmeyen çoğu hiç bulamaz.

Kim ki elindekinden hoşnut olmuyor, onu yeter bulmuyor, onunla yetinmiyor, daha fazlasını istiyor ve onu hor görüp geri çeviriyorsa büyük (bilgi yelpazesi) bir hata işliyor demektir. Çünkü çoklar, azların (küçük şeylerin) birikmesiyle meydana gelir. Küçük şeylere sahip çıkmayan, onların birikmesiyle olmuş olan çoğu da kaybetmiş sayılır.

Azıcık aşım, kaygısız (ağrısız) başım.

Aralıksız çalışarak, çeşitli sıkıntılara katlanarak, amansız zorluklara göğüs gererek zenginlere özgü bir hayat yaşamaktansa, didişmelerden ve çekişmelerden uzak, gösterişsiz ve sakin bir hayat sürmek daha yeğdir.

Az söyle, çok dinle.

Dinlemek, öğrenmenin güzel bir yoludur. Kulak vererek dinleyen insan pek çok şey öğrenebilir. Oysa çok konuşan insanda yanılma payı (özellikle bilmediği konularda) çok olur, hata yapma ihtimalî de artar. Ayrıca kişi yanlış ve çok konuşmalarıyla çevresindekileri rahatsız da edebilir.

Az tamah çok ziyan getirir.

Elindekiyle yetinmeyen, daha fazlasını isteyen, isteklerine kavuşmak için çeşitli yollara başvuran insan, bu tutumundan ötürü zarara uğrar. Çünkü aç gözlülüğün sebebiyle ihtiyatsız davranmış ve tehlikenin içine düşmüştür. Bu gibi kişiler kimi zaman ellerindekileri de kaybederler.

Az veren candan, çok veren maldan.

Varolalı beri insan, insanın yardımına ihtiyaç duymuştur. Bu bakımdan ihtiyaç sahibine yardımda bulunmak bir insanlık görevi hâline gelmiştir. Kimi yoksul kimseler birilerine yardım ya da armağan olarak bir şey verirlerse (küçük de olsa) bu onlar için bir fedakârlıktır. Çünkü verdikleri şeyden kendilerinde de yok denecek kadar az bulunmaktadır. Dolayısıyla yardımları ya da armağanları yürekten, içten ve candandır. Bunun yanında zengin olanın yapacağı yardım, fakirin yaptığı yardımdan daha fazla olabilir. Ancak bu onun için fedakârlık sayılmaz. Çünkü ihtiyacından fazla olan malından vermiştir. Dolayısıyla verdiği malın yoksulluğunu çekmiyordur o.

“B” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Baba koruk (ekşi elma, erik) yer, oğlunun dişi kamaşır.

Bir babanın yaptığı kötü iş, sürekli tekrarladığı uygunsuz hareketler her nedense aileye yüklenmeye çalışılır. Toplum içinde de bunun sıkıntısını en çok, çocuk çeker; en çok o, güç duruma düşer.

Baba malı tez tükenir, evlât gerek kazana.

Çoklukla insanlar bir emek vererek kazanmadıkları malın değerini pek bilmezler, meğer ki bu baba malı ola. Babadan kalan mal, mülk ya da para hazır olduğu, değeri de pek bilinmediği için kolay ve çabuk harcanır; tez biter. Bu bakımdan babadan kalan mirasa güvenip çalışmamak, bir kazanç yolu tutmamak son derece sakıncalıdır. Kişilik sahibi olan kimse ise baba malına güvenmez, alın teri dökerek kazanmaya çalışır, kazandığının değerini de bilir, ona sahip çıkar, dolayısıyla onu dikkatle harcar.

Baca eğri de olsa duman doğru çıkar.

Dürüst, doğru, iyi ve güzel vasıflarını doğuştan getiren insan, ne denli bozuk, elverişsiz ortamlarda bulunursa bulunsun niteliklerini kaybetmeyip korur. Bu durum nesneler için de geçerlidir.

Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun (Bağda izin olsun, üzüm yemeye yüzün olsun).

Bir bağın bağ olması için gereken bakım gösterilmelidir. Üzümler zamanında budanmalı, gübrelenmeli, çapalanmalı ve sulanmalıdır. Bu yapılmazsa o bağdan istenilen üzüm alınamaz. Bu da bize gösteriyor ki emekle üzüm arasında sıkı bir ilişki var. Bir kişi (bilgi yelpazesi) bir şeyden verim bekliyor, fayda temin etmek istiyorsa gereken çabayı göstermeli; gerekli harcamalardan kaçmamalı, o şeye iyi bakmalıdır. Aksi takdirde o şeyden yararlanmaya yüzü olmaz.

Bağla atını, ısmarla Hakk`a.

Hayvanların bir yerde durmaları isteniyorsa onları mutlaka bağlamak gerekir. Bu durum at için de geçerlidir. Eğer onu başı boş bırakırsak oradan uzaklaşıp kaybolabilir, başına türlü hâl gelebilir. Bunun gibi pek çok şeyde önce tedbir alınmalı, sonra da Allah`a havale etmeliyiz. Kısacası önce tedbir, sonra tevekkül her işte kural olmalıdır.

Bağlı koyun yerinde otlar.

Nasıl ki bağlı koyun, bağlı olduğu ipin izin verdiği sınırların dışına çıkıp otlayamıyorsa, kimi insanlar da ellerinde olan imkânın dışına çıkıp iş göremezler; ellerindeki imkân ne kadarsa o kadar başarılı olurlar. Fazla imkânlara kavuşmak, becerikli insanların daha verimli ve başarılı olmalarına kapı aralar. Bu sebeple onlara gerekli olan imkân ve fırsat verilmelidir.

Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.

İster bağ, ister iş yeri, isterse bir eşya olsun, ona gerekli bakımı gösterirsek beklediğimiz faydaya kavuşuruz. Bir bağa bakmaz, onu çapalamaz, budamasını yapmaz, yabancı otlardan temizlemez ve gübrelemezsek bir zaman sonra onu dağa, verimsiz bir yere dönmüş görebiliriz. Bakımı olmayan bir iş yeri, bir eşya için de durum bundan farklı değildir.

Bakımdan uzak tutulmuş bir iş yerinde düzen gözetilmezse aksaklıklar giderek büyür, önü alınamaz olur, sonunda iş yeri iflasın eşiğine gelebilir. Bir eşyanın bozuk, kırık, eksik bir yanı yerinde ve zamanında giderilmezse, o eşya bir süre sonra kullanılamayacak hâle gelir. Unutulmamalıdır ki, bakılan ve onarılan şeyler ancak yararlanılacak şeyler olarak ortada kalır.

Bakmakla usta olunsa, köpekler (kediler) kasap olurdu.

Öğrenmenin esası denemeye ve yapmaya dayanır. Bir şey, başkasının yaptığı işe bakılarak öğrenilemez. Eğer bilgi ve becerinin de kazanılmasının yapmaya dayandığı düşünülürse, bir işin öğrenilmesinin seyretmeye değil, bizzat denemeye ve o iş üzerinde çalışmaya bağlı olduğu daha açıkça görülür. Ustalık da ancak böyle elde edilir.

Bal bal demekle ağız tatlanmaz.

Bir şeyin yalnızca adını etmekle, onun hakkında tatlı sözler söylemekle o şeye kavuşulmaz. Önemli olan gerekli girişimlerde bulunup onu ele geçirmek için uğraş vermektir.

Balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir.

Çoklukla düşünüp taşınmadan, olacakları hesaplamadan işe kalkışan insan, bu ihtiyatsızlığı sebebiyle bir felâkete düştükten sonra aklını başına toplar; kendine gelip uyanır. Ama dövünmesi, çırpınması bir fayda vermez; çünkü iş işten geçmiş olur.

Balık baştan avlanır.

Bir yeri yöneten oraya hâkim demektir. Eğer bir yeri ele geçirmek istiyorsan, oranın hâkimi olan yöneticileri ele geçirmen yeter.

Balık baştan kokar.

Gerek bir aile, gerek bir topluluk ve gerekse bir ülkede baştaki yöneticilerin niyetleri ve tutumları bozuksa o yerdeki her şey de bozuk ve düzensiz olur. Ortada değerini koruyan bir şey kalmaz.

Balın olsun tek, sinek Bağdat`tan gelir.

1. Yeter ki malın, mülkün ve paran olsun; ondan faydalanmak isteyen pek çok kimse olduğuna, hatta bunlardan kimilerinin çok uzaklardan geldiğine bile şahit olacaksın. 2. Kıymetli bir malın mı var? Kaygılanma, onun müşterisi eninde sonunda mutlaka çıkıp gelir.

Balta değmedik (girmedik) ağaç (orman) olmaz.

Hayat öyle çetrefilli bir yoldur ki, zorluk, felâket ve acılarla karşılaşmayan, bir zarar görmeyen kimse yoktur.

Bal tutan parmağını yalar.

Başkalarına yararı dokunan yerlerde çalışan, onlara iyi ve güzel şeyleri sunmakla görevli bulunan kimse, ürettiğinden ya da dağıttığından kendisi de faydalanır. Genellikle bu tutum da hoş görülmeye çalışılır. Çünkü o görevi yapan bunu hak ediyor kanaati yaygın hâle gelmiştir.

Bana benden her ne olursa, başım rahat bulur dilim susarsa.

1. Hemen her kişi kendi geleceğini kendisi hazırlar. Kendisine gelecek zararların ya da faydaların tümü onun tutumuna bağlıdır, her şeyin sorumlusu o olur. 2. Ne söylediğini bilmeyen, sözlerinin onu nereye ulaştıracağını hesap etmeyen, lüzumsuz ve çok konuşan kimse, dili yüzünden çeşitli zararlara uğrar. Aksine diline bir çeki düzen veren, susmasını bilen ve ancak gerektiği yerde konuşan kimseler bu belâlardan uzak olur.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

Bazı bencil, çıkarcı kimseler vardır ki, onlar, sırf kendilerine zarar vermiyor diye kötülük yapan kimselere engel olmazlar. Onların başkalarına kötülük yapmalarına, bu kötülüklerinin bütün bir toplumu zarara uğratmalarına ses dahi çıkarmazlar; onlara dokunmamaya çalışırlar. Oysa bu tavır son derece yanlıştır. Yalnız kendimizi değil, toplumun diğer bireylerini de düşünmek zorundayız. Bana ne demek, nemelâzımcı olmak toplumun dirlik ve düzenliğini temelden bozacak bir harekete yol açar.

Baskın basanındır.

Kim ki savaşta düşmanını gafil avlayıp fırsat vermeden hücum ederse, zaferi elde eder; savaşı kazanır.

Baskısız (çivisiz) yongayı (tahtayı) yel (el) alır, sahipsiz tarlayı sel alır.

1. İyi korunmayan araç ve gereçler çabuk yıpranır; sahiplenilmeyen mallar elden gider, onlara başkaları sahip çıkar. 2. Çocukların ya da gençlerin denetimini ve gözetimini iyi yapmalı; aksi takdirde onlar kötü yollara düşebilir, zararlı alışkanlıkların tutsağı olabilirler. Bunların yanında aile ile bağları kopup ilişkileri tamamen kesilebilir.

Başa gelen çekilir.

Ne kadar istersek isteyelim kimi felâketleri, kötü durumları önleyemeyiz; üstümüze çöken acılara katlanmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Bu durumda yapılacak tek şey sabırlı olmak, sıkıntılara katlanmayı bilmektir.

Başa gelmeyince bilinmez.

İnsan başkalarının uğradığı felâketlerin, dertlerin ne denli acı olduğunu gerektiği gibi idrak edemez. Ne zaman ki benzer bir olayla karşılaşır ve acıyı tadar, işte o zaman anlar.

Baş başa bağlı, baş da şeriata.

Bulunduğumuz yerdeki yöneticiler, bir üst yöneticiye; üst yönetici ise en üst yöneticiye; o da şeriata, yani Cenab-ı Hakk`ın koymuş olduğu kanunlara bağlıdır. İnsanların başına buyruk hareket etmeleri böylelikle önlenir, bir sorumluluk zinciri oluşturulur. Alttakiler üsttekilere, üsttekiler de şeriate karşı sorumlu olurlar. Bu durum toplumların genel düzenini sağlamış olur. Ancak günümüzde bu sorumluluk bağı şeriatla değil, lâik kanunlarla sağlanmaya çalışılmaktadır.

Baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz.

Bir insanın gücü sınırlıdır, tek başına her işi yapamaz. Kimi zor işleri yapması için de başka insanların gücüne, işbirliğine ihtiyaç duyar. Güçler birleştirilince zor işlerin yapılması da kolaylaşır. Çünkü birlikten kuvvet doğar.

Baş dille tartılır.

Kişilerin ne kadar akıllı, ne kadar düşünceli oldukları söyledikleri sözlerle ölçülür. Çünkü konuşmaların tutarlı ve yerinde olup olmaması böyle bir ölçüm için en elverişli yolların başında gelir.

Başını acemi berbere teslim eden, pamuğunu cebinde taşısın.

Bir işin yapılmasını tecrübesiz, beceriksiz, ustalığı olmayan kişilere teslim eden, meydana gelebilecek zararlara katlanmaya da hazır olmalıdır.

Baş kes, yaş kesme.

Tabiatı zengin kılan, bir yeri yaşanılacak hâle getiren unsurların başında ağaç gelir. Hayatımız için yararları o kadar çoktur ki, yaş bir ağaç kesmek, bir insan öldürmek gibidir.

Baş nereye giderse ayak da oraya gider.

1. Küçükler çoklukla büyükleri taklit ederler. Onlara özenir, onların yaptıklarını yapmaya çalışırlar. 2. Bir ülkede iş başında bulunanlar, bir iş yerini yönetenler nasıl hareket edip bir yol izlerlerse, yönetilenler de onlar gibi davranıp onları takip ederler.

Baz bazla, kaz kazla, kel tavuk topal horozla.

Bir kimse, kendi niteliğine uyan, kendine denk olan, kendine benzeyen kimselerle beraber olur, arkadaşlık eder, düşüp kalkar.

Bedava sirke baldan tatlıdır.

Emek verilmeden, karşılığı ödenmeden ele geçirilen şeylerin kıymeti ne kadar düşük olursa olsun kişinin pek hoşuna gider.

Belâ geliyorum demez.

Hayat inişli çıkışlı bir yoldur. İnsanın karşısına neyi, ne zaman çıkaracağı hiç bilinmez. İnsan bir anda, hiç umulmadık bir zamanda kötülüklerle, felâketlerle karşı karşıya kalabilir. Bu yüzden tedbiri elden bırakmamak gerekir.

Beleş atın dişine (yaşına, yularına, dizginine) bakılmaz.

Bir çaba, bir emek harcanmadan, bedava elde edilen şeyler insana oldukça hoş gelir. Bu sebeple bir kusuru, bir eksiği var mı diye bakılmaz; güzel olup olmadığı aranmaz, niteliklerine pek dikkat edilmez.

Besle, büyük danayı; tanımasın anayı.

Anne ve babalar çocukların sağlıklı büyümeleri, iyi bir eğitim görmeleri için her türlü zorluğa katlanırlar. Ama buna karşılık çocuklarından umduklarını (bilgi yelpazesi) bulamazlar. Çocuklar kendilerine karşı gerekli saygı ve sevgiyi göstermezler, hayırsız olurlar, onların değerini bilmezler, onları tanımazlar. Dolayısıyla da anne ve babanın emeklerine karşı nankörlük etmiş olurlar.

Besle kargayı, oysun gözünü.

Kimi nankör, kötü niyetli, sütü bozuk kimseler vardır ki, hiç de lâyık olmadıkları hâlde sen onlara iyilik yaparsın, onlar da sana fenalıkla karşılık verirler.

Beş parmağın beşi bir değil (olmaz).

Bir eldeki parmakların kimisi uzun, kimisi de kısadır. Bunun gibi bir anne-babadan olmuş, aynı çatı altında yetişmiş kardeşlerin de fiziksel ve ruhsal yapıları birbirinden farklıdır. Huyları, becerileri, karakterleri birbirine benzemez. Bu durum toplumdaki diğer insanlar için de söz konusudur, onlar da birbirlerinden çeşitli nitelikleriyle ayrılırlar.

Beterin beteri vardır.

Kötü bir duruma düştüğümüzde, bir belâ ile karşılaştığımızda bundan kötüsü de olamaz diye düşünmemeli; daha da kötüsünün olabileceğini aklımızdan çıkarmadan gereken sabrı göstermeli, Allah`a sığınmalıyız.

Bıçağı kestiren kendi yüzü suyu, insanı sevdiren kendi huyu.

İyi su verilmiş çelikten yapılan, ustalıkla bilenen bıçak dayanıklı ve keskin olur; bu da onun değerini artırır. Kişileri değerli, sevimli kılan da huy güzelliğidir. Geçimsiz, huysuz kimseler toplumca sevilmezler.

Bıçak sapını kesmez.

Bıçağı bıçak yapan demir kısmı ile sap kısmıdır. Demir kısmı, saplı kısmına ilişemez. Ama başka bıçakların saplarına ilişip zarar verebilir. Bunun gibi insanlar da çok yakınlarına, anne-baba-evlâtlarına ve diğer akrabalarına kolay kolay zarar veremez. Aralarında onları bütünleyen, birbirlerine bağlayan bir kan, bir sevgi bağı vardır.

Bıçak yarası geçer (onulur), dil yarası geçmez (onulmaz).

Bıçak ya da herhangi bir silâhın açtığı yara bir süre sonra iyileşir, vücutça onulur. Ama dilden çıkan kötü ve acı sözlerin gönülde açtığı yara, bıraktığı izi kolay kolay kapanmaz; her hatırlamada yeniden açılır, insana üzüntü verir.

Bilen bilir, bilmeyen aslı var sanır.

İnsan bir şeyi duymuşsa, o ancak bir söylentidir; doğruluğu belirsiz, gerçekliği de şüphe götürür. Ancak insanlar söylentilerin bu yanına bakmazlar, duyduklarını başkalarına aktarıp dedikodu yaparlar. Konuşulan bir olayın aslının olup olmadığını ancak gören bilir, görmeyen ama söylenenleri duyanlar ise dedikoduları gerçekmiş gibi kabul ederler.

Bilinmedik aş ya karın ağrıtır, ya baş.

Anlamadığımız, daha önce denemediğimiz, iç yüzünü bilmediğimiz bir iş yapmaya kalkışmak akıl kârı değildir. Çünkü tanışık olmadığımız bu işin başımıza iş açması, bize zarar vermesi kuvvetle muhtemeldir. Bunun için bir işe girişirken dikkatli olmak zorundayız.

Bilmemek ayıp değil, sormamak (öğrenmemek) ayıp.

İnsan hayatı için bilgi oldukça önemlidir. Ne ki insan her şeyi bilmez. Bilmesine de imkân yoktur. İnsanın her şeyi bilmemesi doğaldır. Bunun utanılacak bir yanı da yoktur. Ancak imkân varken bilmediklerini sorup öğrenmemesi, biliyorum tavrıyla bir işe girişmesi son derece sakıncalıdır ve kusurludur. Çünkü yanlış bir yola saparak hem kendine, hem de başkalarına zarar verebilir.

Bin bilsen de bir bilene danış.

Herkes eşit bilgiye sahip değildir. Çok iyi bildiğimizi sandığımız konunun bilmediğimiz bir yanı olabilir, o konuyu bizden daha iyi bilenler de çıkabilir. Bu yüzden bir işe kalkışmadan önce bu gibi kimselere danışmalı, onların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmalıyız. Eksiğimizi ancak böyle giderebilir, yanlışımızdan ancak böyle kurtulabilir, iyi bir sonuca da ancak böyle kavuşabiliriz.

Bin dost az, bir düşman çok.

Sıkıntılı bir anımızda, kötü bir günümüzde hemen yardımımıza koşan, daima iyiliğimizi isteyen dostlarımızdır. Derdimizi onlarla unutur, mutluluğu onlarla tadarız. Onlardan zarar değil, yalnızca fayda görürüz. Bu sebeple ne kadar çok olurlarsa, bizim için o kadar iyidir. Ama düşmanımız olan yalnızca bizim kötülüğümüzü ister, bir tane de olsa onun varlığı bizi rahatsız eder.

Bin merak bir borç ödemez.

Ne denli kaygı içinde olursan ol, bunun borcunun ödenmesinde hiçbir yararı yoktur. Tasalanmayı bırakıp borcunu ödemek için çaba harcamalı, yollar aramalısın.

Bin nasihatten bir musibet yeğdir.

Yanlış bir yol tutmuş kimi insanlar vardır ki, onlara ne kadar çok öğüt verirsen ver, tuttukları yanlış yoldan onları çevirmekte bu öğütler bir fayda temin etmez. Ama takip ettiği yanlış yolda başına gelen bir felâket, onu doğru yola getirmekte daha etkili olur. Çünkü kötü tecrübelerin öğretme gücü oldukça büyüktür.

Bin ölçüp bir biçmeli.

En basitinden en zoruna, yapmaya çalıştığımız işin bütün ayrıntılarını önceden düşünmeli; gerekli ölçümleri yapmalı, sonucu iyi hesaplamalı, sonra işe girişmeliyiz. Yoksa istemediğimiz bir zararın ortaya çıkmasından duyacağımız pişmanlık fayda etmez.

Bin tasa (kaygı) bir borç ödemez.

Çok tasalanmak ve üzülmekle borçtan kurtulunamaz. Çünkü borç durduğu yerde ödenmez. Borcu ödemek için bir şeyler yapmalı, harekete geçip çalışmalı, kimi çıkış yolları aranmalıdır.

Bir adama kırk gün deli desen deli olur.

İnsana yapılan sürekli telkinler sonunda bir neticeye ulaşmak mümkündür. Çünkü insan etkilenen bir varlıktır. Birtakım iyi ya da kötü duygular, düşünceler ve inançların sürekli telkin edilmesiyle insanlar biçimlendirilip yönlendirilebilirler.

Bir adamın adı çıkacağına canı çıksın.

Toplumun bir kişi hakkında verdiği yargı öyle kolay kolay değişmez. Toplum kişiyi nasıl nitelemişse, kişi o niteliğiyle tanınır. Adı bir kere kötüye çıkan kişi, iyi de olsa toplumun bu yargısının önüne geçemez. Adına sürülen bu leke onun yakasını bırakmaz. Nereye gitse bu leke yüzüne vurulur, itilip kakılır, sıkıntılar içinde kalır. Böyle yaşamak kişi için ölmekten daha iyidir.

Bir ağızdan çıkar bin ağıza yayılır.

Bir sırrın yayılması istenmiyorsa, kimseye söylenmemelidir. Sır ağızdan çıktı mı hemen yayılır, gizli kalmasını önlemek çok zordur. Çünkü insanın merak ve dedikoduya eğilimi vardır. Bu eğilim sır olan şeyin dilden dile dolaşmasına, toplum içinde yayılmasına yol açar.

Bir ahırda at da bulunur, eşek de.

Bir toplumda iyi, yararlı ve güzel işler yapanlar bulunduğu gibi kötü, yararsız ve çirkin işler yapan insanlar da bulunabilir.

Bir başa bir göz yeter.

Ne kadar çok malı olsa da insan yine de elde etmek ister, geleni geri çevirmek istemez. Oysa insan hayatta ihtiraslı olmamalı, ihtiyacından fazlasını düşünmemelidir. Kanaatkâr olan kimseler ihtiyaçları kadar olanı yeter görürler.Msn   Öğretmen  öss  kpss   Gazeteler   Sohbet  hazır mesajlar  ders izle  Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir şarkı sözleri

Bir bulutla kış olmaz (Bir çiçekle yaz gelmez).

1. Önemli bir durumun netlik kazanması için küçük, önemsiz belirtilerin varlığı yeterli değildir. 2. Güzel ve hoş da olsa, küçük bir değeri elde etmekle mutluluk tam anlamıyla yakalanmış sayılmaz.

Bir çöplükte iki horoz ötmez.

Bir toplumda iki baş, bir iş yerinde iki yönetici olmaz. Olursa aralarında kıskançlık, çekememezlik yüzünden anlaşmazlık çıkar; fikir ayrılığına düşerler; biri diğerini yok etmeye, bulunduğu yere tek baş olmaya çalışır. Bu çatışma sonunda güçlü kalır, güçsüz gider. Bu da az şeye mal olmaz.

Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.

1. Aklî dengesini yitirmiş kimi insanların yaptıkları öyle işler vardır ki, bunu akıllı insanlar bir araya gelse ne yorumlayabilir, ne de çözebilirler. 2. Kimi zaman bir insan öyle delice bir iş yapar ve zarara yol açar ki, pek çok akıllı kimse bir araya gelir ama bu zararı gideremez; işi de düzeltemez.

Bir (sağ) elinin verdiğini öbür (sol) elin görmesin.

Yardım yapmak bir insanlık görevi, dinî bir emirdir. Ancak bunu yapmanın da bir yolu yordamı vardır. Yoksula yardım ederken insanın amacı kendini gösterip övünmek değil, görevini ve sorumluluğunu yerine getirmektir. Bu bakımdan yoksulları (bilgi yelpazesi) inciten gösterişlerden kaçınmak; kimsenin haberi, hatta en yakınların bile haberi olmadan yardım yapmak gereklidir. Yoksa tersine bir hareket yardım edilen kimseyi mahcup duruma düşürür, yapılan iyilik de iyilik olmaktan çıkar.

Bir elin nesi var iki elin sesi var.

İnsanın gücü sınırlıdır. Bunun için büyük işlerin üstesinden tek başına gelemez. Bu tür işleri başarabilmek için başkalarıyla işbirliğine, dayanışmaya girer. Güçleri birleştirerek zor işlerin altından böylelikle kalkar.

Bir evde düzen olunca düzenbaz olmaz.

Eğer bir ailenin hemen bütün fertleri arasında bir uyum, bir anlaşma, karşılıklı sevgi ve hoşgörü varsa, o ailede düzen de var demektir. Dolayısıyla ailenin huzurunu kaçıracak bir kimsenin bu ailede barınması da mümkün değildir.

Bir göz ağlarken öbür göz gülmez.

Aile fertleri birbirine kan ve akrabalık bağlarıyla bağlıdırlar. Onlar bir vücudun azaları gibidirler. Dolayısıyla ailenin bir ferdine gelen zarar, bütün aile fertlerine gelmiş gibidir. Hemen hepsi de aynı ölçüde üzüntü çekerler.

Bir günlük beylik, beyliktir.

İnsanlar her zaman arzu ettikleri nimetlere kavuşup bunun sefasını süremezler. Bu sebeple çok kısa bir süre içinde de olsa, çevresindekilerden daha üstün, dertlerden uzak ve arzu ettiği biçimde bir an yaşamak o kişi için güzel bir şeydir.

Bir insanı tanımak için ya alış veriş etmeli, ya yola gitmeli.

Ortak bir işe girmeden insanların gerçek yüzünü anlamak oldukça zordur. Alış veriş etmek, onları tanımak bakımından önemli ölçüttür. Çünkü alış veriş bir şeye sahiplenmeyi gerekli kıldığı için kişinin çıkarcı yönünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Yolculuk ise fedakârlığı, cesareti, mertliği gerektirir; dolayısıyla yolculukta karşılaşılan zorluklar sebebiyle ortaya konan davranışlar kişilerin niteliklerini belirgin kılar.

Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar.

Bir toplumun sahip olduğu varlıklardan her fert bir adalet çerçevesi içinde yararlanmalıdır. Eğer böyle olmaz, adaletli davranılıp hak gözetilmez, sadece bir kısım insanların yararlanmasına göz yumulup diğer insanların yararlanmasına fırsat verilmezse kargaşa çıkar; kavga baş gösterir, toplumdaki sosyal barış zedelenir, düzen bozulur, insanlar birbirlerine düşer.

Bir koyundan iki post çıkmaz.

Bir iş, nesne ya da insandan temin edilecek faydanın bir ölçüsü, bir sınır vardır. Alınabilecek alındıktan sonra, onlardan bir kez daha verim istemek, onları bu konuda zorlamak doğru değildir. Bu davranışın devamı insanı yanlış bir yola götürüp zarara sokabilir.

Bir kötünün yedi mahalleye zararı dokunur (vardır).

Yalancı, düzenbaz, iffetsiz bir kimse sadece kendi çevresine zarar vermekle kalmaz; kötülüklerini daha geniş çevrelere de taşır. Kendinin, yakınlarının, çevresinin ve daha geniş muhitlerin adını lekeler; bu leke gittikçe yayılır.

Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır.

Küçük ve kıymetsiz gördüğümüz şeyler zaman gelir çok önem kazanır ve büyük iş görebilir. Küçük bir somun parçası yüzünden bir dikiş makinesinin çalışmaması, işlerin yatması mümkündür. Bu sebeple herhangi bir nesne, iş ya da olayı küçük görmeyip önemle ele almak gereklidir.

Bir selâm bin hatır yapar.

Dinimizin bir emri olan selâm, bir bilgi ve sevgi belirtisidir. Dolayısıyla gönül kazanmanın önemli bir anahtarıdır. Yakınlarımıza, arkadaşlarımıza, hatta yabancılara bile vereceğimiz selâm onlarla aramızda bir yakınlığın doğmasına yol açar; gönülleri birbirine yaklaştırır. Bu sebeple selâmlaşmayı ihmal etmemek gereklidir.

Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin çekirge.

Bir suçu işleyebilir, kanunsuz bir işi yapabilir ve yakalanmayabilirsin. Hatta bunu birkaç kez de başarabilirsin. Ama bu böyle devam etmez, eninde sonunda yakayı ele verirsin.

Bir sürçen atın başı kesilmez.

Kusursuz insan olmaz. Hemen her insan bir yanlışlık yapabilir. Bu bakımdan sürekli iyi iş yapan, doğru yoldan çıkmayan, kişiliğini her yönüyle kanıtlamış olan bir kimseyi, bir kez hata yaptı diye gözden çıkarmak, olumsuzlamak ve cezalandırmak doğru değildir. Yapılacak şey, yalnızca uyarıda bulunmak olmalıdır.

Bir şeyin önüne bakma, sonuna bak.

Kimi işler vardır ki iyi başlamamış ama iyi sonuç vermiştir. Üstelik başlamış bir işte geri dönmek de zordur. Bu sebeple bize düşen yolumuza azimle devam etmek, gereken çabayı göstermek, işi lâyıkıyla yapmaya çalışmaktır.

Bir yemem diyenden kork, bir oturmam diyenden.

Kimi insanlar vardır ki dedikleriyle yaptıkları birbirine uymaz. Kimi isteksiz görünüp “yemem” diyen insanların isteklilerden daha çok yedikleri, kimi hevessiz görünüp “kalamam” diyen insanların da diğerlerinden daha çok oturdukları, hatta yatıya kaldıkları bile görülmüştür.

Bitli (kurtlu, çürük) baklanın kör alıcısı olur.

Değersiz, işe yaramaz, kötü şeylerin de müşterisi olur. Onları kimileri anlamadığı, kalitesini bilmediği için alır; kimileri de kendileri bakımından bizim kavrayamadığımız bir değer ifade ettiği için alır.

Boğaz dokuz (kırk) boğumdur (boğa boğa söyler).

Bir sözü düşünüp taşınmadan, içimizden geçirmeden, kendi kendimize ölçüp tartmadan, doğuracağı sonuçları hesaplamadan, düzeltmeden söylememeliyiz. Ola ki istemediğimiz bir sözü ağzımızdan çıkarmış olabiliriz. En doğrusu, uygun biçimi bulduktan sonra söylemektir.

Bol bol yiyen, bel bel bakar.

Bugünün yarını da vardır. Savurganlık yapıp elindekini bol bol harcayan, düşünceli davranıp ilerisi için bir şey bırakmayan kimse, yarın geçimini temin edecek bir şey bulamaz. Başkalarına muhtaç olur, onun bunun eline bakar.

Borç iyi güne kalmaz.

Borçlu olan, borcunu hemen ödemenin yollarını aramalıdır. “Elim genişleyince, ileride öderim” diye düşünmesi son derece sakıncalıdır. Çünkü gelecek günlerin ne göstereceği belli olmaz. Eli daha da darlaşabilir. Dolayısıyla borcunu ödemesi güçleşir, gün geçtikçe de borcu artar.

Borçlunun yalımı alçak olur.

Borçlu kimseler, borçlarını ödeyemedikleri için alacaklıları yanında rahat olamazlar; başları yukarıda yürüyemezler, üzülüp incinirler, sanki suçlu gibi dururlar, kendilerini ezik hissederler.

Borçsuz çoban yoksul beyden yeğdir.

Beyleri bey yapan cömertlikleri, ellerindeki varlıkları yoksullara dağıtmalarıdır. Varlıksız, sıkıntı içinde yüzen bir beyin sadece adı kalmıştır. Varlığı olmayan, yoksulları gözetme ve doyurma görevini yapamayan bir bey için bu durum acı vericidir. Böyle bir konumda bey olmaktansa borçsuz, tasasız, kıt kanaat geçinen bir çoban olmak daha iyidir. Çünkü, o yoksulluğa alışkındır.

Borçtan korkan kapısını geniş (büyük) açmaz.

Alacaklının yanında yüzü yerde olmak istemeyen, borç etmekten korkan kimse tedbirli olur; masraflarını kısar, gelişigüzel harcamalar yapmaktan kaçınır, kendine uygun bir yol seçip ona buna ziyafet vermekten uzak durur.

Borç uzayınca kalır, dert uzayınca alır.

Hemen her şeyin bir yapılma zamanı vardır. Borç da zamanında ödenmezse kişilerde bir gevşeklik görülür, borçluluk duygusu zamanla azalır. Borç uzun süre ödenmez olur, hatta hiç ödenmez bile. Dert de böyledir; zamanında önlem alınmaz ve hastalık uzarsa, kişi sonunda güçsüz kalır; dayanma gücü kalmaz ve ölür.

Borç yiğidin kamçısıdır.

Birisine borçlanan, borcunu da ödemek isteyen kimse kendini daha çok çalışmak ve kazanmak zorunda hisseder; bu yönde girişimde bulunur.

Bostan yeşil (gök) iken pazarlığa oturulmaz.

Ne olacağı, nasıl gelişeceği, nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen bir konu, iş ya da durum üzerinde anlaşmaya varılıp söz verilemez.

Boş çuval ayakta (dik) durmaz.

1. Karnı aç olan kimse, iş yapamaz. 2. Beceriksiz, deneyimsiz, bilgisiz kimse bir iş tutunamaz. 3. Hiçbir tutamağı bulunmayan, gerçeklerden uzak, temelsiz düşünce ya da plânlarla sonuca ulaşılamaz.

Boş fıçı çok (fazla) langırdar.

Gösterişe düşkün, bilgisiz, deneyimsiz kimse kendini ön plâna çıkarmak ve bilgiçlik taslamak amacıyla çok konuşur; her sözün arasına girer, etrafındakileri rahatsız eder.

Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir.

Boş olmak, hiçbir uğraşa girmeden gezmek insanı tembelliğe, miskinliğe alıştırır. Öyle ki bu insanların kimisi can sıkıntısından ne yapacağını bilemez olur, yanlış yola sapar, kötülüklere bile bulaşır. Parasız da olsa çalışmak, boş oturmamak (bilgi yelpazesi) insanı hareketli ve canlı yapar; girişimcilik yeteneğini artırır, onu geliştirir, zararlı alışkanlıklardan kurtarır. İleri de para kazanacağı bir iş bulmasına da kapı aralar.

Boş torba ile at tutulmaz (Boş torbaya eşek gelmez).

1. Hiç kimse emeğinin boşa çıkmasını istemez, karşılığını mutlaka bekler. Bir kimseye iş yaptırmak, onu bir yere bağlamak istiyorsanız, ona emeğinin karşılığını da ödemek zorundasınız. 2. Hemen her iş çoklukla bir emek, masraf ve fedakârlık ister. Bunları gösteriniz ki elde etmek istediğinize kavuşmanız mümkün olsun.

Boynuz kulağı geçer (Boynuz kulaktan sonra çıkar ama kulağı geçer).

Eğitime sonradan da başlasa kimi yetenekli, becerikli, öğrenme ve kavrama gücü gelişkin olan çırak veya öğrenci, ustasından ya da öğreticisinden daha ileri gidebilir; onlardan daha başarılı olabilir.

Böyle gelmiş böyle gider.

Öteden beri süre gelen durum, kurulu düzen, halk arasında yaşayan gelenek ve görenekler kolay kolay değişmez.

Bugün bana ise yarın sana.

Neyin ne zaman olacağı bilinmez; bu ister felâket, ister nimet olsun. Bugün ben bir felâket ve haksızlıkla karşılaşmışsam, yarın da sen aynı durumla karşılaşabilirsin. Bugün sen nimetler içinde bulunup mutluysan, yarın da ben kavuşup mutlu olabilirim. Bunu aklından çıkarma.

Bugünün işini yarına bırakma.

Bir iş günü gününe yapılmalıdır. İşi yarına bırakmak kimi olumsuzlukları da beraberinde getirir. Yarın daha önemli bir işin çıkmayacağını nereden bilebiliriz? Diyelim ki çıktı, o zaman ne yapacağız? Kuşkusuz bugünkü işten önce onu yapacağız, bugünkü iş de kalacak. Dolayısıyla işler birikmeye başlayacak, çıkmaza girecek. Ayrıca bugün yapılması gereken işin sonraki güne bırakılmasıyla önemini yitirmesi, istenen sonucu vermemesi de söz konusu olabilir.

Bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir.

Az da olsa bugün elimizde bulunan bir nimet, imkân ya da nesne, büyük de olsa henüz elimize geçmemiş olandan daha daha iyidir. Çünkü henüz elimize geçmemiş olan, ihtimal dahilindedir. Bir engel çıkıp onun elimize geçmesi gerçekleşmeyebilir. Oysa ötekinin elimizde olması gerçekleşmiştir.

Buğday başak verince orak pahaya çıkar (kıymete biner).

Kimi zaman ortada duran, pek önemli görünmeyen şeyler kendilerine ihtiyaç duyulunca çok değer kazanırlar. İsteklisi çok olan nesnenin fiyatı artar. Sözgelimi yazın ortasında el sürülmek istenmeyen odun ya da kömür, kışa doğru birden kıymet kazanır; ucuzken pahalı olur.

Buğdayım var deme ambara girmeyince, oğlum var deme yoksulluğa düşmeyince.

Tarlada ya da harmanda duran, henüz hasadı yapılıp ambara girmemiş ürün bizim sayılmaz. Çünkü bir yangın, bir sel, yağmur ya da başka bir felâket onun harap olup yok olmasına yol açabilir. Anne ve babanın varlıklı olduğu günlerde oğulun gerçek kişiliği ortaya çıkmaz. Ne zaman anne-baba yoksullaşır, işte o zaman gerçek yüzü ortaya çıkar. Eğer oğul, anne-babasına karşı olan görevlerini yerine getirmiyor, onlardan yardımını esirgiyorsa, ona iyi bir oğul denemez.

Buğdayın yanında acı ot da sulanır.

Mümkün olduğunca dikkatli olunup iyi ve yararlının yanında, kötü ve yararsızın gelişip büyümesine fırsat verilmemelidir.

Bükemediğin eli öp.

Kendisiyle mücadele ettiğin rakibinin kuvveti, bilgisi ve becerisi karşısında başarı gösteremeyip mağlûp olduysan rakibinin üstünlüğünü kabul et; bu onurlu bir davranış olacaktır.

Bülbülü altın kafese koymuşlar, “ah vatanım” demiş.

İnsan, özgürlüğünü ancak vatanında bulur. Bu bakımdan vatan en değerli varlığıdır insanın. Orda doğmuş, orda büyümüş, orda doymuş, orda tatmıştır mutluluğu. Bu sebeple yurdundan uzakta yaşamak, ne denli bolluk içinde olursa olsun insana zor gelir. Nasıl ki (bilgi yelpazesi) bülbül asıl vatanı olan yeşil tabiatı, kanat çırpacağı mavi gökleri özleyip ister ve altın kafesten kurtulmaya çalışırsa, insan da (hele bir de tutsaksa) özgür yaşayacağı vatanını ister ve hasretini çeker.

Bülbülün çektiği dil (i) belâsıdır.

Bir karganın kafese konup beslendiği pek görülmemiştir. Ama bülbül için kafesler sürekli yapılır durur. Bunun tek sebebi, sesinin güzelliğidir. O oldukça güzel öter ve bunun için yakalanıp kafese konur. İnsanlar bundan ders almalıdır. Çünkü düşünüp taşınmadan, sonunun nereye varacağını hesaplamadan sarf edilen sözler, insanın başına dert açabilir. Dili yüzünden belâya saplanıp zarar görebilir.

Büyük balık, küçük balığı yutar.

Güçlü olan kendinden güçsüzü ya ezer, ya yok eder, ya da kendisine bağlı kılar. Bu durum insan için olduğu kadar, ticarî işletmeler ve devletler arasında da çoklukla söz konusudur. Kişiye düşen, yok olmamak için var gücüyle mücadele etmektir.

Büyük başın derdi büyük olur.

Bir iş ne kadar büyükse çözüm bekleyen sorunları da o kadar büyük olur. Dolayısıyla bir işletmeyi idare eden, bir toplumu yöneten, kısacası büyük işlerin başında bulunan kimselerin de hem sorumlulukları, hem de dertleri büyük olur.

Büyük lokma ye (de), büyük söz söyleme.

İnsan çoklukla nefsine yenik düşer. Kendini pek çok konuda ön plâna çıkarmak, ne kadar becerikli ve akıllı olduğunu belirtmek ister. Bu durum onun böbürlenmesine, “ben olsaydım öyle değil, böyle yapardım; şunu yapsaydı kötü duruma düşmezdi; ben asla onun yaptığı gibi kötü bir şey yapmam; o sözler de söylenir miydi?” gibi sözler sarf etmesine sebep olur ki, böyle bir tavır sergilemek son derece zararlıdır. Dünya ve insanlık hâli bu, öyle bir gün gelir ki, yerip kınadığımız kişinin başına gelenler bizim de başımıza gelebilir ve gülünç duruma düşebiliriz. Bu sebeple ağzımızdan çıkacak söze dikkat etmeli, büyük söz söylemekten kaçınmalıyız.

“C” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Cahile söz anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur.

Cahil kişi, okuyup öğrenim görmemiş, bilgisiz ve deneyimsiz kimsedir. Bu bakımdan söylenen bir sözün ne maksatla söylendiğini, hangi anlama geldiğini kavramakta zorluk çeker. O ne biliyorsa, doğru onlardır. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın kendi doğrularından başka bir doğru kabul etmez. Öyle de inatçıdır ki deve nasıl hendek atlamamak için direniyorsa, o da görüşünden vazgeçmemek için direnip durur.

Cambaz ipte, balık dipte gerek.

Niteliği gereği hemen her varlık farklı bir yerde bulunur, barınır ve iş yapar. Niteliğine uygun olmayan yerin şartları onu zor durumda bırakabilir. Dolayısıyla her kişi elde ettiği niteliklerin gerektirdiği bilgi, beceri ve uzmanlık sahası içinde çalışmalı; o alanın dışındaki işlerden uzak durmalıdır.

Cana gelecek (kaza-zarar) mala gelsin.

Eğer bir kaza gelecek ve zarar görecekse insan, canına değil malına gelsin. Çünkü kazaya uğrayan, zarar gören malın tekrar kazanılması veya elde edilmesi mümkündür. Ama can için durum böyle değildir. Cana gelen felâketler silinmeyecek izler bırakır. Bir kazadan ötürü insan ölebilir, sakat kalabilir, dolayısıyla böylesi zararları gidermek mümkün değildir.

Can boğazdan gelir.

Her canlı gibi insan da beslenmek zorundadır. Bedeni için gerekli olan gıdaları ancak bu şekilde alır. İyi beslenmeyen, yeterli gıdaları almayan bir vücut sağlıklı, dinç ve dayanıklı olamaz; bu kimselerin güçsüz kalıp hasta olmaları da kaçınılmazdır. O hâlde insan sağlığını korumak istiyorsa, iyi beslenmeye önem vermelidir.

Can canın yoldaşıdır.

İnsan yaratılışı gereği tek başına yaşayamaz. Bir arkadaşa, bir dosta mutlaka ihtiyaç duyar. Bu, gerek iş yapması, gerek sorunlarını çözmesi, gerekse konuşup dertleşmesi için zorunludur.

Can cümleden aziz (dir).

1. Bir tehlike anında insan önce kendi canını kurtarmaya başlar. O anda kendi canı, diğer canlardan daha önemli olur. Kimi istisnalar hariç, bu durum hemen her insanda göze çarpar. Bu da tabiî bir vak`a olarak görülür. 2. İnsanın kendisi hemen (bilgi yelpazesi) herkesten önce gelir. Her ne kadar kimi zaman özveride bulunur, fedakârlıklar gösterirse de (bunun da bir yeri ve sınırı vardır), vahim konularda çıkarlar çatışmaya başlayınca, kendi çıkarından asla taviz vermez.

Can çıkmayınca huy çıkmaz.

Huy, insanın yaratılış ve ruh özelliklerinin bütünüdür. İnsanla birlikte var olmaya başlar; insan büyüdükçe, huy da onun benliğine iyice yerleşir; kişiliğinin bir parçası hâline gelir. İster eğitim, ister başka bir yolla olsun, kişinin huyunu değiştirmek mümkün değildir; kişinin ölümüne kadar öylece devam eder.

Canı yanan eşek attan yürük olur.

Herhangi bir durumdan ötürü canı yanıp acı çekmiş olan kimse, aynı durumla bir daha karşılaşmamak için kendisinden beklenilenin üstünde bir çaba gösterir. Öyle ki altından kalkamaz sanılan işleri bile başarır, çok iyi sonuçlara ulaşır.

Cefa çekmeyen sefanın kadrini bilmez.

Sürekli bolluk, rahatlık içinde yaşayan insanlar içinde bulundukları vefa ve mutluluğun kıymetini bilmezler. Bunu doğal bir şeymiş gibi görürler. Nasıl sağlıklı bir insan, hasta olmadan sağlığın kıymetini bilmezse, sefa içinde olan da darlığa ve sıkıntıya düşmeden rahatlık, huzur ve mutluluğun kıymetini bilemez.

Cennetin kapısını cömertler açar.

Cömert kimse, para ve malını esirgemeden veren, eli açık olan, yardım seven, muhtaç kimseleri gözeten kimsedir. İslâm dini böyle kimseleri över ve onları cömert olmaya davet eder. Eğer böyle davranırlarsa; yetime, kimsesize, yolda kalmışa, düşküne yardım ederlerse sevap işleyecekler ve öbür dünyada yaptıklarının karşılığını kat kat fazlasıyla göreceklerdir.

Cesurun bakışı, korkağın kılıcından keskindir.

Kimi cesur insanlar kararlıdır, mertlikleri ve azimleri yüzlerinden okunur. Yüz ifadeleriyle hasımlarını yıldırabilirler. Korkak insanlarda ise yürek gücü yoktur. Bu güç olmadığından ötürü kılıcı gerektiği gibi kullanamazlar, dolayısıyla kılıçları keskin de olsa bir işe yaramaz.

Cins horoz yumurtada (iken) öter.

Kimi soylu ve değerli kimse, daha bebekken, eğitim çağına gelmeden kendini kimi hareketleriyle belli eder; başarılı bir insan olup yararlı işler yapacağını ortaya koyar.

Cins kedi ölüsünü göstermez.

Şahsiyetli, soylu bir kimse, sıkıntılı ve kötü durumunu başkasına göstermez ve söylemez.

Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler.

Bazı insanlar vardır ki övülmekten çok hoşlanırlar. Kimi çıkarcılar da böyle insanları iyi tanırlar. Onları “ne kadar cömertsin” diyerek pohpohlayıp överler; bu okşayıcı sözlere kanan kimse de malını, parasını bol bol harcar; ona buna yedirir, sonunda tüketir. Benzer bir şekilde, ne amaç güttüğü bilinmez kimseler de kişiyi “ne kadar güçlüsün, sana karşı gelemez” diye pohpohlayıp överler. Bu tip övgülerden hoşlanan kimse de, böyle biri olduğunu kanıtlamak için harekete geçer; olmayacak bir dövüşe atılır, bu sırada birisi çıkıp canından eder onu.

“Ç” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Çabuk parlayan, çabuk söner.

1. Bazı insanlar vardır ki bir olay karşısında çok çabuk öfkelenip kızarırlar. Ancak öfkelenip kızdıkları gibi de çabuk sakinleşirler. 2. Bazı insanlar hak etmedikleri hâlde, kimi yolları kullanarak, yasa ve kurallara uymaksızın önemli mevkilere, makamlara çok kısa zamanda gelirler; ancak o görevin ehli, o makamın adamı olmadıkları anlaşıldığında da çabucak o yerden uzaklaştırılırlar.

Çağrılan yere erinme, çağrılmayan yere görünme.

İçinde yaşanılan toplumda sosyal ilişkiler oldukça önemlidir. Bu sebeple yapılan davetlere-çok önemli bir sebep yoksa-bir nezaket gereği olarak gitmelidir. Toplum dayanışması bakımından bu bir görevdir. Kişi, çağrılmadığı yere ise gitmemelidir. Geleneğimize göre çağrılmadığı yere gitmek terbiyesizlik ve yüzsüzlüktür. Çünkü gittiği o yerde insanların rahatını kaçırabilir.

Çalıda gül bitmez, cahile söz yetmez.

Her varlığın bir niteliği, bir yapısı vardır. Gülü, ancak gül ağacından alabilirsin. Bir çalının gül açması mümkün değildir. Çünkü tabiatına aykırıdır. Bunun gibi cahil kimselere de bir söz anlatmak hemen hemen mümkün değildir. Çünkü cahil kimsenin kavrayışı kıttır, ayrıca inatçıdır ve bildiğinden de şaşmaz. Dolayısıyla onu yola getirmek, ondan olumlu davranışlar beklemek son derece zordur; ona ne söylerseniz boşa gider.

Çalma elin kapısını, çalarlar kapını.

Kimseye kötülük yapma, kimseyi arkasından çekiştirme, bu tür hareketlerden kaçın. Yoksa günü gelir, benzer bir şeyi onlar da sana yaparlar ve zor durumda kalırsın.

Çam sakızı, çoban armağanı.

İnsanlar birbirlerini sevindirmek, mutlu etmek için karşılıklı hediyeleşirler. Bu hareket insanların gönüllerini okşar, onları birbirlerine yaklaştırır. İnsan (bilgi yelpazesi) ne kadar yoksul olsa da böyle bir eylemde bulunmak ister. Ne var ki o, varlıklı insanlar gibi değeri yüksek armağanlar veremez. Onun armağanı küçük bir şeydir. Ama taşıdığı değer büyüktür. Davranışı da soylucadır.

Çanağa ne doğrarsan kaşığına o çıkar.

İnsan harcadığı çabanın, başkalarına gösterdiği tavrın karşılığını ileride görür. Bir işte ne kadar hazırlık yapmışsa o kadar verim alır. İnsan diğer ilişkilerinde de böyledir. İyilik yapan iyilik, kötülük yapan kötülük bulur.

Çanakta balın olsun, arı Bağdat`tan gelir.

Elindeki malın iyi ve değerli ise müşteri bulmakta güçlük çekmezsin. Öyle ki nerede olursan ol, alıcılar çok uzakta da olsa gelip seni bulurlar.Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir

Çarşı iti ev beklemez.

Boş gezen, şurada burada dolaşan, hiç ciddî bir iş yapmayan ve aylaklığı alışkanlık edinenler düzenli bir iş yapmaya gelemezler. Çalışmaktan hoşlanmadıkları gibi kolay kolay disiplin altına da girmezler.

Çatal kazık yere çakılmaz.

Bir işe, çok başlılık zarar verir. Çünkü her kafadan bir ses çıkar. Bir o yana, biri bu yana çeker. Dedikleri birbirini tutmadığı için iş bir türlü ortaya gelemez. Yapılmamış olarak öylece kalakalır.

Çıkmadık candan umut kesilmez.

1. İnsanların ölüm ve dirimi Yüce Allah`ın takdirine bağlıdır. Bu bakımdan eceli gelmeyen kimsenin, ölümcül hâlde de olsan canı çıkmadığı sürece iyileşeceğinden umut kesilmez. 2. İşlerimiz içinde durum böyledir. Kötü giden, felâkete uğrayan işlerin yok olma kertesine gelmiş de olsa düzelmeyeceğini kim söyleyebilir? Yüce Allah`tan hiçbir durumda umut kesilmez.

Çıngıraklı deve kaybolmaz.

Kimi kişiler vardır ki, nerede olurlarsa olsunlar onlar bazı özelliklerini koruyarak kendilerini belli ederler. Bir yol bulup toplum içinde yitip gitmelerini önlerler.

Çiftçinin ambarı sabanın ucundadır.

Çiftçi, geçimini toprağı ekerek sağlamaya çalışan kimsedir. Bu bakımdan toprağı zamanında ve iyi sürmeli, tohumunu zamanında ekmelidir. Eğer bu işlerini zamanında ve lâyıkıyla yapmazsa, iyi verim alıp ambarlarını dolduramaz; başkasına muhtaç olup kapı çalar hâle gelir. Hemen her işte durum aynıdır. İyi sonuç almak isteyen kişi, işini zamanında ve iyi yapmalıdır.

Çiftçiye yağmur, yolcuya kurak; cümlenin muradını verecek Hakk.

İnsan ne ile uğraşıyorsa, onun yararına bir sonuç vermesini ister. Çiftçinin iyi ürün alabilmesi için yağmura ihtiyacı vardır. Bir kimse de güzel ve sıkıntısız bir yolculuk yapabilmek için kurak havayı ister. Görüldüğü gibi birinin istediği şey diğerinin zararınadır. Ancak sonucu yine Yüce Yaratan belirler. O nasıl takdir etmişse öyle olur, kime neyi nasip etmek isterse o gerçekleşir.

Çingene çingeneye çatmadıkça kasnak boynuna geçmez.

Kişilerin ne kadar cahil, görgüsüz ve bayağı oldukları ilk bakışta anlaşılmaz. Ta ki kendi ayarlarında bir kişiyle karşılaşıp kavga edene dek. O zaman gerçek kişilikleri ortaya çıkar.

Çingeneden çoban olmaz, Yahudi`den pehlivan.

Her kişinin ayrı bir karakteri vardır, soyu sopu farklıdır. Yetişmesi, bilgi ve becerisi doğrultusunda yapacağı işleri de birbirine uymaz. Çobanlık öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değildir; önce sabır ve sorumluluk, sonra sözünde durma ve bir yere bağlanıp kalmak ister. Çingenede ise bu hasletler bulunmaz, bunun için de çobanlık yapamaz. Benzer şekilde, pehlivanlık da cesaret, yürek ve mertlik ister. Oysa Yahudi tam tersine korkaktır, bu yüzden pehlivanlık yapamaz.

Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış.

Sorumsuz, bayağı ve soysuz kimse eline bir yetki ya da imkân geçince mizacının gereğini yerine getirir. Öyle ki değil yabancılara, en yakınlarına bile kötülük yapmaktan çekinmez. Ve işe başladığını böyle belli eder.

Çirkefe taş atma üstüne sıçrar.

Şerli, etrafa kötülük saçıp duran kimselerden uzak dur; zorunlu olmadıkça onlara çatma, söz atma. Çünkü onlar bir kötülük yapmak için fırsat kollarlar. Böyle bir fırsatı onlara verirsen onların kötülükleri sana bulaşır, kirlenir ve zararlı çıkarsın.

Çivi çıkar ama yeri kalır.

Birine yaptığımız kötülüğü ne denli gidermeye çalışırsak çalışalım, yeni de o kötülüğün bir izi ve hatırası kalır. Bunun için kimseyi incitmemeye, kırmamaya gayret edelim.

Çivi çiviyi söker.

Güçlü bir şeyin etkisine, en az kendisi kadar güçlü bir başka şeyin etkisiyle karşı konabilir.

Çobana verme kızı, ya koyun güttürür ya kuzu.

1. Kararını vermeden önce iyi düşün. Kızını vereceğin kimse ne işle ilgileniyorsa, kızın da o işle ilgilenmek zorunda kalacaktır. 2. İncelikli, hassasiyet gerektiren bir işi, o işten anlamayan birine teslim etme. Kabalığı, beceriksizliği, dikkatsizliği yüzünden işi berbat edebilir.

Çobansız koyunu kurt kapar.

1. Elindeki nesneleri kaybetmek, birine kaptırmak istemiyorsanız gereken önlemleri alıp koruyunuz. 2. Yöneticisi ve koruyucusu bulunmayan, başsız kalan toplum onun bunun saldırısına uğrar; sonunda dağılıp çözülür.

Çocuğa iş buyuran, ardına kendi düşer (Çocuğa iş, ardına sen düş/ Çocuğu işe sal, ardınca sen var).

Çocuk gerek yaşı, gerek bilgi ve becerisi sebebiyle kimi işlerin altından kalkamaz. Çocuğa yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği, belli bir sorumluluk gerektiren işi yükleyen kimse, bunun farkına vardığı anda onun arkasından gitmek ve işle ilgilenmek zorunda kalır.

Çocuğun bulunduğu yerde dedikodu (gıybet) olmaz.

1. Çocuk, bir sözün nereye varacağını bilmez. Onun için sözün gizlisi ya da saklısı da olmaz. Duyduğunu hiç umulmadık bir anda ve yerde lâf olsun diye söyleyip başkalarına aktarabilir. Bu korkuyla çocuğun bulunduğu yerde başkasını çekiştirme olmaz, dedikodu yapılmaz. 2. Çocuğun bulunduğu yerde dedikodu olmaz. Çünkü herkes çocukla meşgul olur, oyalanır ve dedikoduya fırsat bulamaz.

Çocuğun yediği helâl, giydiği haram.

Çocuğun sağlıklı, dinç ve güçlü olması için iyi beslenmeye ihtiyacı vardır. İyi beslenmeyen çocuk kimi hastalıkların pençesine kolayca düşebilir ve sağlıklı bir gelişim gösteremez. Bu bakımdan onun gelişip büyümesi, iyi beslenmesi için ne kadar para harcansa yerindedir. Ancak giyim için yapılan hesapsız harcamalar doğru değildir. Çocuk giydiği elbisenin kıymetini bilemez, hor kullanır, kirletir ve paralar. Ayrıca gittikçe büyüdüğü için bugün kullandığını yarın da kullanamaz. Bu sebeple gerekli olan dışında çocuğu pek pahalı giysilerle donatmak yanlıştır.

Çocuk büyütmek taş kemirmek.

Çocuk büyütmek büyük fedakârlık ister. Çünkü anne_baba çocuğu büyütmek için türlü zahmetler çeker, büyük emek verirler. Gerek yeme ve içmeleri, gerek eğitimleri için ellerinden geleni yapıp olmadık zorluklara katlanırlar.

Çocuk doğmadan kaftan biçilmez.

Bir iş henüz ortaya çıkmadan, bir neticeye varmadan kimi hazırlıklara girişmek, onun hakkında yorum yapmak yanlıştır. Önce iş ya da olay netleşmeli, ne olup olmadığı anlaşılmalı, sonra hazırlık yapılmalıdır. Öğretmen öss kpss Gazeteler ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir şarkı sözleri matematik

Çocuk düşe kalka büyür.

Hemen her çocuk emeklemeye, yürümeye başladığı zamanda sık sık düşüp şurasını ya da burasını incitebilir. Bu durum son derece doğaldır. Anne baba bunun için kaygı duymamalıdır.

Çocuktan al haberi.

1. Çocuk gizlilik kavramından haberdar değildir. Dolayısıyla duyduğu şeyi kolayca başkalarına söyleyebilir. Bunun yanlış olduğunu da düşünemez. Bu sebeple başkasının duyması istenmeyen, sır olarak kalması gereken şeyleri çocuğun yanında konuşmaktan kaçınılmalıdır. 2. Çocuklar yaşları gereği yalan dolan nedir pek bilmezler. Kendilerine sorulan bir şeyi, bildikleri ve tanık oldukları bir olayı, duydukları bir sözü olduğu gibi anlattıkları, çarpıtmadıkları için haberin doğrusu çocuklardan alınır.

Çoğu zarar, azı karar.

Her şeyin bir ölçüsü ve bir sınırı vardır. Bunları ihlâl eden, aşan, aşırıya kaçan insan zararla karşılaşır. Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için en uygun ölçü olan karar sınırında kalınmalı, öteye gidilmemelidir.

Çok arpa atı çatlatır.

At arpayı çok sever ama ölçüyü kaçırıp da gereğinden fazla yerse zararını hemen görür. Bunun gibi her işte de bir ölçü vardır, ölçüyü kaçırıp işte aşırı gitmek zararımıza olur.

Çok bilen çok yanılır.

Bir insan çok bilgi sahibi olabilir. Ama bu demek değildir ki her şeyin mahiyetini biliyor. Onun da bilmediği, inceliğini kavramadığı pek çok şey vardır. Bu bakımdan bilgisi sebebiyle bir insan kendisine güvenip öyle olur olmaz şeylere karışmamalıdır. Yoksa yaptığı bir hareket, söylediği bir söz, fark etmediği bir durum onu yanılgıya düşürüp zor durumda bırakabilir.

Çok gezen çok bilir.

Bilgi edinmenin çeşitli yolları vardır. Bunlardan biri de gezip görerek öğrenmedir. İnsanlar gezdikleri yerlerde gördükleriyle ilgili pek çok bilgi edinirler. Ne kadar çok yer gezerlerse, bilgileri de o kadar çok artar; bu yolla, bildikleri üzerine bilgi katarlar, bilgi dağarcıklarını zengin kılarlar.

Çok havlayan köpek ısırmaz.

Bilinen şu ki, bağırıp çağıran, yapacağı kötülüğü açıkça söyleyen, sözleriyle karşısındakini korkutmaya çalışan kimse, saldırıda bulunamaz; istese (bilgi yelpazesi) de bunu yapamaz. Bunun aksine, sesini çıkarmayıp sinsice hareket edenler tehlikelidirler. Onlar yapacaklarını yapıp gösterirler.

Çok koşan (seğirten) çabuk (tez) yorulur.

Hemen her işte sağlıklı sonuca ulaşmak dengeli çalışmakla mümkündür. İnsanın gücü bellidir. Gücünün üstünde çalışır, aşırı çaba gösterirse çabuk yorulur; yorgun düşer, dolayısıyla sonuca da geç ulaşır. Gücünün üstüne çıkmadan, kendisini çok yormadan çaba harcayanlar hem sürekli çalışırlar, hem de sonuca daha kolay ulaşırlar.

Çok söyleme arsız olur, aç koyma hırsız olur (Aç bırakma hırsız olur, çok söyleme arsız olur).

Yönettiğin, eğittiğin, koruduğun kimselere aşırı ölçüde söylemek, ardı arkası kesilmeyen buyruklar vermek, eleştirilerde bulunmak sözlerinin gücünü kırıp tesirsiz bırakabilir; dolayısıyla o kimseler yüzsüz ve söz dinlemez olurlar. Benzer bir şekilde bu kimseleri aç da bırakma, haklarını ver; gerek yiyecek, gerek para bakımından bir sıkıntıya düşürme; yoksa onları kötü yola iter, hırsızlığa sevk edersin.

Çok yaşayan bilmez, çok gezen bilir.

İnsanın bilgisi yaşıyla ölçülemez. Uzun bir ömür süren ama çevresinden hiç ayrılmayan kimselerin bilgileri de sınırlıdır. Oysa çok gezen, çok yer gören kimseler daha bilgilidirler. Çünkü onlar gördükleri yerler hakkında ayrı ayrı bilgiler edinmişler ve bilgi dağarcıklarını zenginleştirmişlerdir.

Çürük tahta çivi tutmaz.

1. Gerçek niteliğini yitirmiş, aslı bozulmuş, eskimiş, işe yaramaz bir hâle gelmiş bulunan bir şeyi, ne kadar uğraşırsak uğraşalım faydalanabilecek bir duruma getiremeyiz. 2. Şahsiyetini yitirmiş, soyluluğu kalmamış, kaypak ve güvenilmez kimselerle bir işe girişilemez. Bu gibi kimselerle kurulacak ilişkilerin sonu hüsranla biter.

“D” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Dağ başı dumansız olmaz.

Tabiatları gereği dağ başları genellikle dumanlı olur. Nasıl dağ başlarından duman eksik olmazsa, toplumda yüksek mevkilere, makamlara çıkan ve sorumluluk alan kimselerin başında da dert eksik olmaz.

Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.

İnsanlar gezen, dolaşan, hareket eden varlıklardır. Bir yerden kalkıp başka bir yere gidebilirler. Arkadaşlar, dostlar, tanıdıklar birbirlerinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, günün birinde, bir yerde karşılaşabilirler; hatta hiç karşılaşmayacaklarını sanan insanlar dahi birbirlerine kavuşabilirler.

Dağ ne kadar yüce olsa yol (onun) üstünden aşar.

1. Güçlünün daha güçlüsü, yetkilinin daha yetkilisi, yönetilmez sanılanın bir yöneteni vardır. 2. Çözümü güç meselelerin, yenilmesi imkânsız gibi görünen zorlukların da üstesinden gelinebilecek bir yol vardır. Yeter ki gerekli azim, sabır ve cesaret gösterilsin, yılgınlığa düşülmesin.

Damlaya damlaya göl olur.

Her çok azdan olur. Küçük ve önemsiz şeyler birikerek büyük şeyleri meydana getirirler. Bunun için küçüktür, azdır, önemsizdir deyip hiçbir şey hor görülmemelidir; bunların önemi bilinmeli, çarçur edilmemelidir.

Danışan dağı aşmış, danışmayan (-ın) yolu şaşmış.

Kimi meseleler vardır ki, insanın onu tek başına halletmesi mümkün değildir. Bu durumda yapacağı tek şey, bilmediği şeyler hakkında uzmanlara başvurmak ve onlardan bilgi almaktır. Bu durumda, işleri kolaylaşacak, güçlükleri zorlanmadan yenecektir. Aksine hareket etmek, bilene sorup danışmaktan kaçmak, işleri zorlaştıracak, insanı çıkmazın içine itecektir.

Darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz.

Her işin kendine has araç ve gereci vardır. O işten sağlıklı bir sonuç alınmak isteniyorsa uygun olan araç ve gereç kullanılmalıdır. Kötü, uygun olmayan araç ve gereçlerle iyi bir şey, kaliteli bir ürün alınamaz.

Davul dengi dengine çalar.

Bir işte çalışacaklar, dostluk ve arkadaşlık kuracaklar, özellikle de evlenecek olanlar her bakımdan (zenginlik, makam, alışkanlık, karakter vb.) kendilerine uygun kimseleri seçmelidirler. Aksi takdirde kısa zamanda anlaşmazlıklar başlar, kurulan ilişkiler bozulur.

Davulun sesi uzaktan hoş gelir.

İçindekilere hiç tat vermeyen, onları rahatsız eden kimi işler vardır ki uzakta olanlara kolay, hoş ve sevimli gelir. Ne zaman ki işin içine girerler, işte o zaman gerçeği görüp yanıldıklarını anlarlar.

Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan.

Birlikte iş görmek, birlikte yolculuk etmek, birlikte yaşamak isteyen karı-koca gibi insanlar arasında öncelikle bir uyumun olması şarttır. Bu uyum da (bilgi yelpazesi) karşılıklı saygı ve sevgi temeline dayanır. Tek taraflı sevgi ve saygı uyumu sağlamaya yetmez, ortada düzen diye bir şey kalmaz, kurulan beraberlikten de hayır gelmez.

Deli deliden hoşlanır, imam ölüden.

Kişiler, her bakımdan (mevki, yaş, fikir, duygu, eğitim v.b.) kendilerine benzeyen, uygun olan ya da yarar yağlayabilecekleri kimse ve şeylerden hoşlanıp onlara yaklaşırlar.

Deli ile çıkma yola, başına getirir (gelir türlü) belâ.

Kavrayışı kıt, akılsız, aşırı davranışları olan kimselerle ne işe girilir, ne de yolculuk edilir. Buna kalkışan başına türlü dertler alır, çok zarar görür.

Deliye her gün bayram.

Aklı kıt, kavrayışı az, sorumluluk nedir bilmeyen, hiçbir şeyi kendisine dert edinmeyen, istediği işi yapıp istediği yerde dolaşan, ne kazanıp ne kaybettiğinin farkında olmayan kişinin hâli tıpkı bir delinin hâli gibidir. Onun için günlerin birbirinden farkı yoktur, hemen her gününü bayram neşesi içinde geçirir.

Demir nemden, insan gamdan çürür (Duvarı nem, insanı gam yıkar).

Bir demirin paslanıp niteliğini kaybetmesine nasıl nem sebep oluyorsa bir insanın yıpranmasına, çöküntüye uğramasına, için için erimesine, harap olmasına da üzüntü, sıkıntı ve çeşitli dertler sebep olur. Bu bakımdan insan her olur olmaz şeyi kendisine dert edinmemelidir.

Demir tavında dövülür.

Demirin istenilen biçime sokulabilmesi, çekiçle dövülüp işlenebilmesi için önce ateşte ısınıp kızarması, yumuşaması gereklidir. Bunun gibi her işin yapılması, o işten iyi netice alınması için de en uygun zamanı kollamak ve bundan yararlanmak gereklidir.

Denize düşen yılana sarılır.

Son derece tehlikeli bir durumla karşı karşıya gelen, çaresiz kalan, kurtuluş için bir çıkar yol bulamayan kişi, bu kötü durumdan kurtulmak için her türlü yola başvurur. Öyle ki, en tehlikeli şeylere bile sarılmaya çalışır, onlardan yardım bekler. Çünkü hiçbir tutar seçeneği kalmamıştır.

Derdini söylemeyen derman bulamaz.

Her derdin, müşkülün, güç ve sıkıntının altından insanın tek başına kalkması mümkün değildir. Böyle kötü bir durumda bulunan kişi, içinde bulunduğu bu durumu kendisine yardımı dokunacak kimselere, yakınlarına açmalıdır. Derdine ancak bu şekilde çare bulabilir, sıkıntılarından kurtulup rahatlayabilir.

Dertsiz baş (kul) olmaz.

Hemen herkesin az veya çok bir derdi vardır. Dertsiz insanın düşünülmesi mümkün değildir. İnsan bunu bilmeli ve karamsarlığa kapılmadan dertlerini azaltmaya çalışmalıdır.

Dervişin fikri ne ise, zikri de odur.

Bir insan ne düşünüyor, gönlünden ne geçiriyorsa, bunu hareket ve sözleriyle belli eder; açığa vurur. Devamlı kafasında ve gönlünde taşıdıklarının gündemde kalmasını ister.

Destursuz bağa girilmez (gireni sopa ile kovarlar).

İzin alınmadan girilmeyecek bir yere girmeye, yapılmayacak bir işi yapmaya kalkan kimse, bunun cezasını fazlasıyla çeker.

Deveden büyük fil var.

Hiçbir insan sahip olduğu makamın büyüklüğü, elindeki yetki ve imkânların genişliği ile övünmemeli, bunlara sırtını dayayarak büyüklenmemeli, kimseyi hor görmemelidir. Çünkü ondan büyüğü ve üstünü her zaman vardır.

Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.

Tamah, açgözlülük insanı küçük çıkarlar peşinde koşturur; onu tehlikelere iter, felâketlerle karşı karşıya bırakır ve zarar görmesine yol açar.

Devletin malı deniz, yemeyen domuz.

Kimi vatan haini, rüşvetçi, menfaatçi kimseler soygunculuğu kural edinmişlerdir. Bunlara göre devletin malı çalıp çırpmakla, yemekle tükenmez; bir yolunu bulup da bu maldan aşırıp yararlanmayandan daha budala kim olabilir.

Dibi görünmeyen suya girme.

İç yüzünü iyi bilmediğin, anlamadığın, öğrenmediğin, bir işe girişme; yoksa tehlikeye düşüp zararlı çıkabilirsin.

Dikensiz gül olmaz.

Hoşumuza giden, bizi sevindiren, fayda temin ettiğimiz hemen her güzel şeyin kusurlu, eksik ve kötü bir yanı da bulunabilir. Eğer bunları elde etmek istiyorsak, hoşa gitmeyen ve bize sıkıntı veren bu yanlarını da hoş görmeliyiz.

Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim.

İnsanların başına kimi felâketler, sıkıntılar da çok kez dilleri yüzünden gelir. dilini tutmayan, ne zaman ve nasıl konuşacağını bilmeyen insanların başlarına belâ geldiği ve bu yüzden pişmanlık duydukları çok görülmüştür.

Dilin cismi küçük, cürmü büyük.

Konuşma organımız olan dil, küçük hacimli bir nesnedir. Küçük olmasına küçüktür ama büyük suçlar onunla işlenir. Kimi zaman sarf ettiği kötü sözler insanın başını belâya sokup felâketini hazırlayabilir.

Dilin kemiği yok.

Dil kolayca her yana dönebilir. Bu özelliğe sahip olan dilde, her türlü kelimeler de kolayca çıkar; insan doğru olmayan, birbiriyle çelişkili sözleri söyleyebilir; önce söylediğini sonra inkâr edip başka şekle çevirebilir.

Dinsizin hakkından imansız gelir.

Acımasız, kötü, insafsız ve ahlâksız bir kişinin hakkından ancak ondan daha kötü bir kişi gelebilir.

Doğmadık çocuğa kaftan (don) biçilmez.

Daha ihtimal dahilinde olan, henüz ne olacağı belli olmayan, ele geçmeyen, ortaya çıkmayan bir şey için önceden hazırlık yapmak ve kesin karar vermek doğru değildir. Çünkü beklediğimizin aksine bir durumla karşılaşıp zarar görebiliriz.

Doğrunun yardımcısı Allah`tır.

Hak ve adaletten kopmayan, işlerinde doğruluktan ayrılmayan kişiye Yüce Allah her zaman yardım eder.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

Özellikle çıkarlarını düşünen insanların çoğaldığı, fedakârlığın azaldığı yerlerde yalan dolan, hile, ahlâksızlık artar ve insanlar iki yüzlü olurlar. Böyle bir ortamda doğru sözlü olan, sözünü esirgemeyen ve sakınmadan herkesi eleştiren kişiyi kimse sevmez. Herkes onu kınar, yanından ve yöresinden uzaklaştırmaya çalışır. Çünkü bu kişi doğru sözleriyle (bilgi yelpazesi) ahlâksızlık üzerine bina edilmiş menfaat düzenini bozmaya çalışır ve çok kimseyi rahatsız eder. Dolayısıyla çıkarları zedelenen, kusurları yüzüne söylenen, ikiyüzlülükleri yüzlerine çarpılan insanlar tarafından hor görülüp kovulurlar.

Doğru söz (ağıdan) acıdır.

Kimi insanlara (özellikle yalancı, çıkarcı, ahlâkı bozuk) kusurlarını, yanlışlarını, düzensizliklerini, yolsuzluklarını ortaya çıkaran sözleri yüzüne karşı söylemek çok acı gelir. Çünkü çoklukla bu tür insanlar ya açıklarının ortaya çıkmasını istemezler ya da doğru sandıkları hareketlerinin yanlış olduğunu kabul etmezler.

Dokuz at bir kazığa bağlanmaz.

1. Her tedbir, tehlikenin büyüklük oranı düşünülerek alınmalıdır. Gücü büyük olan tehlikelere küçük ya da zayıf tehlikelerle önlenemez. 2. Bir işin başına, birbiri ile anlaşması mümkün olmayan birden çok yetkili kimse getirilmemelidir. Çünkü her biri bir yana çeker, anlaşamaz ve birbirlerine düşerler. İşi aksatıp geciktirirler.

Dolu bardak su almaz.

Bilinmeli ki, her insanın kaldıracağı, taşıyacağı bir yük vardır. Eğer bu yükten fazlası kendisine yüklenir ve taşıması istenirse verimli bir sonuç da umulmamalıdır. Çünkü gücünün üstündeki bir yükün altından yıkılıp kalması, çöküp ezilmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan her kişiye ancak yapabileceği bir işi yüklemek lâzımdır.

Dolu küpün sesi çıkmaz.

Bk. “Boş fıçı çok langırdar.” Domuz derisi post olmaz, eski düşman dost olmaz.

İslâm dinine göre domuzun her şeyi pistir. Eti haramdır, beslenmesi yasaktır. Bu nedenle onun derisi de kullanılamaz. Üstünde namaz kılınamadığı gibi oturulamaz da. Eski düşman da domuz derisi gibidir. Ne kadar iyi niyet beslerse beslesin, yakınlık gösterirse göstersin ona güvenilemez; dostluğuna inanılamaz. Hiç ummadığımız bir zamanda bize kötülük yapabilir. Çünkü kolay kolay düşmanlık duyguları silinmez.

Dost acı söyler.

Dost sevilip güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimsedir. Dostlar hiçbir çıkar kaygısı gütmeden yaklaşırlar insana. Düşman kimselerin aksine, insanın iyiliğini isterler. Sevinci paylaştıkları gibi üzüntüyü de paylaşırlar. Bu bakımdan dostlarımız olanlar eksikliklerimizi, kusurlarımızı, yanlışlıklarımızı yüzümüze karşı söylemekten çekinmezler. Bizi memnun etmek için değil doğruyu göstermek için konuşurlar. Amaçları bizi düzeltmek, acı da olsa gerçeği yüzümüze söylemektir. Bu bakımdan iyiliğimiz için söyledikleri sözlerden ötürü onlara kırılmamalıyız.

Dost başa bakar, düşman ayağa.

Temiz giyinip kuşanmak hem dost, hem de düşman için oldukça önemlidir. Bu durum başımızı yukarıda görmek isteyen dostlarımızı sevindirecek, ayağımızın kaymasını bekleyen düşmanlarımızı da kahredecektir.

Dost dostun eyerlenmiş atıdır.

Hakikî dost, dostunun en sıkışık zamanında yardımına koşmaya hazır durumda bekler.

Dost ile ye, iç; alış veriş etme.

Her türlü alış verişin temelinde çıkar yatar. Dolayısıyla çıkarların çatıştığı yerde tatsızlıkların baş göstermesi, giderek de dostluğu bozması mümkündür. O hâlde dostluklarını sürdürmek isteyen kimseler birbirleriyle alışveriş yaparken ya çok dikkatli olmalı, ya da alışveriş yapmaktan mümkün olduğunca kaçınmalıdırlar.

Dost kara günde belli olur.

Varlıklı, iyi, güzel ve mutlu günlerimizde bizimle dostluk kuran, arkadaşlık eden, yanımızdan ayrılmak istemeyen çok olur. Herkesin mutluluktan bir pay almaya çalıştığı böyle günlerimizde, etrafımızdaki bu kişilerin hepsine gerçek dost diyebilir miyiz? Kuşkusuz hayır. Bu ancak işlerimizin kötü gittiği, üzüntülerimizin arttığı, felâketlerin bizi boğmaya çalıştığı günlerimizde belli olur. İyi ve mutlu günlerimizde olduğu gibi, bizi kara günlerimizde de yalnız bırakmayan, sıkıntılarımızı paylaşan kişiler gerçek dostlarımızdır.Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir şarkı sözleri

Dostluk başka, alış veriş başka.

Alış verişin temelinde çıkar, dostluğun temelinde ise fedakârlık yatar. Bunu bilip dost kalmak isteyenler alış verişlerini arkadaşlık ilişkisinden ayrı tutarlar. Bu kişiler arasındaki dostluk, birinin ötekine fedakârlık yapmasını gerekli kılmaz.

Dostun attığı taş baş yarmaz.

Dostun acı sözünden veya sert davranışından bize kötülük gelmez. Biliriz ki, onun bu yaptığı bizim iyiliğimiz içindir.

Duvarı nem, insanı gam yıkar.

Bk. “Demir nemden, insan gamdan çürür.”

Dünya malı dünyada kalır.

Mal, varlık, servet, insanın hoşuna gidecek durum ve şartların bütünü bu dünya içindir. İnsan bunların hiçbirini öldükten sonra öbür dünyaya götürecek güçte değildir. Öbür dünyaya götüreceği ise iyilik ya da kötülükleridir. Bu bakımdan dünya malına (bilgi yelpazesi) fazla tamah etmemeli, kendisini sıkıntıya sokmamalı, gerek kendisi ve gerekse başkaları için malını harcamaktan kaçınmamalıdır.

Dünya Sultan Süleyman`a bile kalmamış.

Peygamber Hz. Süleyman, aynı zamanda büyük ve zengin bir hükümdardı da. İnsan, cin, hayvan ve rüzgâr bile Allah`ın izniyle onun hükmüne tâbi idi. Ancak o bile bu eşsiz egemenliğine rağmen ölümden kurtulamadı, öbür dünyaya gitti. O hâlde ibret alınmalı, bu dünyaya tamah edip bel bağlanmamalıdır.

Dünya tükenir, yalan tükenmez.

Dünyada yalancıları saymak mümkün değildir. Yalancıların çokluğu, yalanın hemen her yerde barınmasına imkân hazırlamıştır. Yalanın ortadan kalkması, insanların yalan söyleme alışkanlıklarından vazgeçmeleriyle mümkündür. Ancak bu da çok zordur, dolayısıyla yalan sürüp gidecektir.

Düşenin dostu olmaz, hele bir yol düş de gör.

Zenginliğini, makamını, itibarını kaybeden ve bir felâketle karşılaşan kişinin etrafında kimse kalmaz; iyi, güzel ve mutlu günlerin dostları birer birer kaybolur; çünkü çıkar sağladıkları kaynak kurumuştur. Bunun böyle olduğunu ise, ancak bu duruma düşen bilir.

Düşman düşmana rahmet (gazel, yasîn) okumaz.

Hiçbir zaman düşmandan bir yakınlık, yumuşama ve bir iyilik umulup beklenmemelidir. O, eline fırsat geçse kötülüklerin en beteriyle üstünüze yürür.

Düşmez, kalkmaz bir Allah.

Hayatta hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Hemen her şey değişip hâlden hâle girer. Sağlıklı bir insan hastalanabilir, zengin de yoksul düşebilir. Küçük imkânlar içinde olanlar büyük imkânlara kavuştukları gibi, büyük imkânlar içinde olanlar da ellerindekini yitirebilirler. Olumlu ve olumsuz tüm değişmelerin dışında kalan sadece Yüce Allah`tır. Bu bakımdan insan kendini büyük görmemeli, elindeki imkânların sürekli varolacağını düşünüp de kibirlenmemelidir.

“E” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane.

Her canlı gibi insan da yaşar ve ölür. Her insanın da Yüce Allah tarafından takdir edilmiş bir ömrü vardır. İnsan bunu ne uzatabilir ne de kısaltabilir. Ecel saati gelen kimse bir nedenle ölür. Ancak ölüm nedeni olarak gösterilen hastalık, kaza gibi bir şeyler aslında bir bahanedir. Asıl neden kişinin kendisine takdir edilen yaşam süresinin dolmasıdır.

Eceli gelen köpek cami duvarına işer.

Tutum ve davranışlarıyla herkesin nefretini kazanmış, büyük bir cezayı hak etmiş ve çaresiz kalmış kimse, şaşkınlığa düşer; sanki hak ettiği cezanın biran önce uygulanmasını ister gibi daha büyük suçlar işler; kendisini yargılayacak kimselere çatar, onları kötüler, öfkelerini üzerine çeker. Bütün bu hareketleri onu kötü bir sona ulaştırır.

Eden bulur, inleyen ölür.

Bir durumun nasıl sonuçlanacağı olayın gidişatından bellidir. Birilerine kötülük yapmayı kural edinenler, yaptıkları kötülüğün cezasını eninde sonunda görürler; bu dünyada olmasa bile öbür dünyada. Öte yandan inlemekten kurtulamayan ağır hasta da ölür.

Eğilen baş kesilmez.

Bize teslim olan, hatasını anlayıp af dileyen, bize sığınan kişi bağışlanmalıdır. Bu davranış Türk-İslâm geleneğinin önemli bir kuralıdır.

Eğreti ata (el atına) binen tez iner.

Başkasının malına, yetkisine ve gücüne güvenerek iş yapan yarı yolda kalır. Çünkü kısa bir süre sonra bunları asıl sahibine iade etmek zorunda kalacaktır.

Eğri otur, doğru söyle.

Yalnızca seni ilgilendiren konularda özgür sayılabilirsin, sana kimse karışamaz; istediğin gibi yer, içer, giyinir ve oturursun. Ancak toplumu ilgilendiren (bilgi yelpazesi) konularda doğru konuşmalı, yalandan kaçınmalısın; eğer çıkar kaygısı ile yalan söyler, doğruyu eğri diye gösterirsen toplumu ayakta tutan güven duygusunu sarsmış olursun.

Ekmeden biçilmez.

1. Verim alınmak isteniyorsa mutlaka emek ve çaba harcanmalı; para yatırılmalıdır. 2. Birine iyilik yapıp fedakârlık göster ki, benzer şekilde karşılığını alabilesin.

Ek tohumun hasını, çekme yiyecek yasını.

Bir işten sağlıklı bir sonuç almak istiyorsan onu sağlam temel üzerine oturt. Nitelikli tohumdan güzel ve bol ürün alındığı bilinen bir şey. Bunun gibi nitelikli insan, nitelikli araç ve gereçle iyi iş yapılır; olumlu sonuç alınır.

Elçiye zeval olmaz.

İki taraf arasında uzlaşma sağlanması, bir işin bitirilmesi için birinin yanına söz götürmekle görevli kimse, götürdüğü sözler ne kadar kötü de olsa, bu sözlerden sorumlu tutulamaz. Çünkü o sözleri söyleyen değil sadece iletendir. Bu bakımdan cezalandırılamaz.

El elden üstündür.

Bir kimse, kendisinden üstün olan bir başkasının da olabileceğini bilmeli; “hiç kimse bu işi benden daha iyi yapamaz” dememelidir.

El el ile, değirmen yel ile.

Nasıl ki bir değirmenin dönüp buğdayı öğütebilmesi için rüzgâra ihtiyacı varsa, insanın da birtakım ihtiyaçlarını karşılaması, işlerini görebilmesi için diğer insanlara ihtiyacı vardır. Çünkü toplum hayatı yardımlaşma esası üzerine kurulmuştur, insan tek başına bütün işleri yürütemez ve başarıya ulaşamaz.

El elin eşeğini Türkü çağırarak arar.

Hiç kimse, başkasının içine düştüğü derdi tam anlamıyla kavrayamaz. Çünkü üzücü olaylar sadece ilgili kimseleri kederlendirir, onlara acı verir. Bu bakımdan birinin derdine çare bulacak kimseler olayla ne kadar ilgilenseler de keyiflerini bozmazlar, derinden acı duyarak işe girişmezler, acele etmezler.

El eli yıkar, iki el de yüzü.

Toplu yaşama biçimi herkese bir görev yükler. Bu görevlerin yapılması bir yandan düzeni sağlar, bir yandan da sıkıntıların ortadan kalkmasını. Dolayısıyla karşılıklı yardımlaşma esasına dayalı bu görev iyilikleri çoğaltır, toplumu güçlü kılar.

El için kuyu kazan, evvelâ kendi düşer.

Başkasının kötülüğünü düşünen, bunun için tuzaklar kuran kimse, kurduğu tuzağa önce kendisi düşer, hiç kimsenin yaptığı kötülük yanına kalmaz, ona yarardan çok zarar getirir.

El ile gelen düğün bayram.

Bir topluluğun hep birlikte uğradığı bir sıkıntıya yakınmasız katlanılır; çünkü insanın sadece kendisi değil, herkesin sıkıntı içinde olduğu düşünülür.

El kazanı ile aş kaynamaz.

Başkasının hazırladığı imkânları kendi hesabımıza kullanarak iş yapamayız. Her en imkânlar geri alınıp iş yarıda kalabilir, başarısız olabiliriz.

El mi yaman, bey mi?

Baştakiler ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, asıl güç halktadır; halk yöneticilerden her zaman ağır basar.

El yarası onulur (geçer, iyi olur) dil yarası onulmaz (iyi olmaz).

Silâh, bıçak, taş ve sopa ile açılan yara çabuk iyi olur. Ama acı sözlerin gönülde açtığı yara kolay kolay iyi olmaz. Çünkü hatırlandığı her an acı tazelenir ve kişiyi üzer.

Emanete hıyanet olmaz.

Bize güvenerek korumamız altına bırakılan şeylere el uzatmamalı, kötülük etmemeli, haince davranmamalıyız. Böyle bir davranış ne dinimiz İslâm`a, ne de örf ve âdetlerimize yakışır. Bize düşen onların güvenine lâyık olmak ve emaneti titizlikle korumaktır.

Emek olmadan yemek olmaz.

Özenle ve çok çalışmadan bir şey kazanıp meydana getiremeyiz. Yiyip içmek, harcamak ve kısacası yaşayabilmek için haksız bir yolla değil, alın teri dökerek kazanmamız şarttır.

Er ekmeği er kursağında kalmaz.

Mert, cömert olan insanlar gördükleri iyiliği unutmazlar; bunun karşılığını mutlaka bir gün öderler.

Erkek arslan dişisinden kuvvet alır.

Toplum hayatında kadınların yeri ve görevi asla küçümsenemez. Bu bakımdan erkekler daima arkalarında güçlü bir kadının desteğine ihtiyaç duyarlar. Bu desteğe kavuşanların başarıları daha da artar.

Er olan ekmeğini taştan çıkarır.

Çalışkan, namuslu, gücüne ve kendine güvenen kişi aç kalmaz; başkasına muhtaç olmamak için en zor işlerde bile çalışır, her zorluğa katlanır, rızkını arayıp bulur.

Erteye kalan, arkaya kalır.

Bir iş zamanında yapılmalı, başka bir zamana bırakılmamalıdır. Yoksa başarılı bir sonuç alınamaz. Geç kalan, sırasını geçiren, erken davranmayan fırsatı kaçırdığı için o şeyden fayda temin edemez.

Esirgenen göze çöp batar.

Titizlikle korunmak istenen, üzerine fazla düşülüp titrenen şeye çoklukla bir zarar gelir. Bunu önlemek insanın elinde değildir. Bu bakımdan bir şey üzerinde gereğinden fazla, aşırı ölçüde durulup titrememelidir.

Eski dost düşman olmaz, yenisinden vefa gelmez.

Temeli çok eskiye dayanan ve devam eden dostluklar sağlamdır. Kolay kolay bozulmaz. Çünkü dostluğu yaşatabilmeyi başaran eski dostlar pek çok sıkıntılı, acı ve tatlı günleri birlikte paylaşmışlar; birbirlerine duydukları güveni içinde oldukları zamana kadar taşıyabilmişlerdir. Bu bakımdan kimi ufak tefek meseleler yüzünden birbirlerine düşman olamazlar. Öte yandan yeni dostlar arasında ise böyle bir dostluktan söz edilemez. Çünkü birbirlerini yeterince denememişler, sıkıntılara ve acılara birlikte göğüs gerip tavırlarını tam olarak ortaya koyamamışlardır. Dolayısıyla dostluğu oluşturacak güven bağı henüz oluşmamıştır.

Eşeğe altın semer vursalar, eşek yine eşektir.

Hiçbir yeteneği, bilgisi olmayan, kavrayıştan ve faziletten yoksun kimse, hangi mevkiye geçerse geçsin, ne kadar yetki ve mal sahibi olursa olsun (bilgi yelpazesi) değerli ve saygın kılınamaz. Kısa zaman içinde gerçek kişiliğini, bayağı ve kötü olduğunu tavır ve davranışlarıyla belli eden bu gibi kimselerin aslını kimi unsurlarla değiştirmek mümkün değildir.

Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah`a ısmarla.

Akıl insan içindir. İnsan önce aklını kullanarak işlerinin iyi yürümesi için tedbir almalı, sonra da tevekkül etmeli, yani o konuda yüce Allah`a güvenmelidir.

Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme; kimi uzun, kimi kısa der.

Kimi işlerimiz vardır ki onları yalnız yapmamız daha uygundur. Eğer ona buna açar, şundan bundan fikir almaya çalışırsak her kafadan bir ses çıkar; birbirine ters öneriler kafamızı karıştırır, işin içinden çıkmamız da güçleşir.

Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez.

İçine düştüğümüz kötü durumlardan, başımıza gelen felâketlerden ders almalı, zarar gördüğümüz işe bir daha bulaşmamalı, hata yapmaktan geri durup kendimizi korumalıyız.

Eşek hoşaftan ne anlar; suyunu içer, tanesini bırakır.

Kavrayışsız, bilgisiz, kaba ve zevksiz kimseler bir şeyin gerçek değerini bilemez; küçümser, anlamsız bulup hiçler, güzellik ve inceliğin farkına varamaz.

Etle tırnak arasına girilmez.

Ortaya çıkan aile anlaşmazlıklarında bir yanı tutmak doğru değildir. Karı-koca, ana-baba ile evlâtlar birbirine çok yakın insanlardır. Bunlar kimi zaman birbirlerine darılıp küsebilirler, ancak bu durum gelip geçicidir. Bunu fırsat bilip onların aralarını açmaya çalışmak yanlış, yanlış olduğu kadar da faydasız bir davranıştır.

Etme bulma dünyası.

Şurası muhakkak ki, yaptığı kötülük hiç kimsenin yanına kalmaz; cezasını çoklukla bu dünyada çeker. Bu dünyada görmese bile, öbür dünyada mutlaka görür.

Ev alma komşu al.

İnsanlar bir arada yaşarlar. Dolayısıyla yakınlarında oturan komşularının ilişkiler açısından önemi büyüktür. Kötü komşular ile yan yana yaşamak oldukça zordur. Kavgalara, gürültülere ve anlaşmazlıklara yol açar. Bu bakımdan, ev almadan önce, komşuların nasıl insanlar olduklarını öğrenmek, incelemek her zaman yarar sağlayacaktır.

Evdeki hesap çarşıya uymaz.

Bir iş, bir sorun hakkında önceden yapılan tasarılar, hesaplar ve plânların çoklukla hayat gerçeklerine aykırı düştüğünü uygulamada açıkça görürüz. Bu sebeple geleceğe dönük hesaplarımızda bu gerçeği daima göz önünde bulundurmalıyız.

Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet.

Mutluluk havası ancak düzenli, temiz, güzel ve ekonomik açıdan rahat bir evde eser. Bunu sağlayan da kadındır. Eğer kadın becerikli, tertipli ve nazik değilse, yuva yaşanılır bir yer olmaktan çıkar. Benzer bir şekilde, içinde yaşanılan yurdu şen eden de devlettir. Eğer devletin başında bulunanlar beceriksiz, zalim, hain ve kendi çıkarlarını düşünen insanlarsa, bunların ülke insanını mutlu etmesi düşünülemez.

Evli evinde, köylü köyünde gerek.

Yaşanan sosyal hayat bir düzeni kurarken, kişilere de toplumda uygun bir yer, bir iş göstermiştir. Dolayısıyla herkes buna uymalı; hem kendinin, hem de toplumun rahatını ve düzenini bu şekilde sağlamayı görev bilmelidir. Aksine bir hareket huzursuzluğa ve kargaşalığa yol açar.

“F” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Fakirlik ayıp değil, tembellik ayıp.

İnsanın kusur ve eksiği, ahlâkî yönü varlıkla belirlenemez. Bu bakımdan yoksul olması, geçimini sağlamakta güçlük çekmesi utanılacak bir durum değildir. Asıl utanılacak durum ve davranış, gücü varken tembellik edip çalışmamak ve yoksul düşmektir.

Fare (sıçan) deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna (kıçına) kabak bağlamış.

1. Yapamayacağı kadar ağır bir iş varken başka bir iş daha yüklenmek son derece sakıncalıdır. İnsan önce kendi işini yapıp düzlüğe çıkmalı, daha sonra başkalarının yükünü omuzlamayı düşünmelidir. 2. Kendisi sığıntı durumunda iken yanına bir kişi daha almak yanlış ve tutarsız bir davranıştır.

Faydasız baş mezara yaraşır.

Mademki yaşıyor, o hâlde (bilgi yelpazesi) bir işe yaramalıdır insan. Ne kendisine, ne de etrafına bir yararı, bir kârı dokunmayan ve ona buna yük olan kişinin yaşaması ile ölmesi arasında bir fark yoktur.

Fazla (artık) mal göz çıkarmaz.

O an için ihtiyaç duyulmayan mal, ne kadar ve ne türden olursa olsun elden çıkarılmamalıdır. Hiç umulmadık bir günde ona gerek duyulabilir. Ayrıca malın çok olmasının kimseye bir zararı da yoktur.

Fırsat her vakit ele geçmez.

Ele geçirilen imkân veya durumdan en iyi biçimde yararlanmak gereklidir. Çünkü insanın karşısına çok seyrek çıkar.

Fukaranın tavuğu tek tek yumurtlar.

Yoksulun şansı hemen hemen hiç gülmez. Onun eline geçen imkânlar da öyle çok değildir. İmkânları sınırlıdır; bunun için, hangi işe el atarsa atsın, zengin gibi kazanamaz. Umduğundan fazla kazandığı görülmemiştir.

“G” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Gafile kelâm, nafile kelâm.

Çevresindeki gerçekleri görmeyen, sezmeyen, bilgisiz, dalgın kimseye ne söylense kâr etmez. O, bildiği gibi hareket eder. Dolayısıyla ona söylenecek her söz boşa gider.

Gammaz olmasa tilki pazarda gezer.

Gizli-saklı, kanunsuz yollarla çıkar sağlamayı iş edinen kimseleri, söz getirip götüren kimselerin varlığı korkutur. Dolayısıyla bunlar yakayı ele vereceklerinden çekinerek, herkesin içinde öyle uluorta dolaşamazlar.

Garip kuşun yuvasını Allah yapar.

Kimsesiz, zavallı, yoksul ve güçsüz kişiye yüce Allah yardım eder. Hiç ummadıkları bir yerden kendilerine yardım eli uzanır ve darda kalmazlar. Yüce Allah onları korur, gözetir ve mal sahibi yapar.

Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını çalar.

Kişi geçimini kimden sağlıyorsa, kimin hizmetinde ise, ne kadar merhametsiz ve acımasız olursa olsun, ne kadar fikirleri uyuşmazsa uyuşmasın onun yanında olur; onun istediklerini yerine getirir.

Gelene git denilmez.

1. Kendiliğinden gelen güzel bir şeyi, faydayı geri çevirmek doğru olan ve yakışık alan bir şey değildir. 2. Gelenek ve göreneklerimize göre, (bilgi yelpazesi) kendiliğinden gelen konuğu kabul etmeyip geri çevirmek doğru bir davranış olmaz.

Gelen gidene rahmet okutur (Gelen gideni aratır).

Bir işe veya göreve sonradan gelen, orada daha önce çalışandan daha başarısız ve geçimsiz olabilir. Dolayısıyla beğenmediğimiz o eskiyi bize aratır ve “keşke o gitmeseydi, o çok iyiydi” dedirttiği olur.

Gemisini kurtaran kaptan.

Tehlikeli, güç bir duruma düşüp de ortalık iyice karışınca kimileri kendi başlarının çaresine bakarlar. Bunlar ne yapıp yapıp kurtulur ve iyi sonuca ulaşırlar.

Gençliğin kıymeti ihtiyarlıkta bilinir (anlaşılır).

İnsanın gençliği göz açıp kapayıncaya kadardır. Ne olup bittiği pek anlaşılamadan geçip gider. İnsan ihtiyarlayınca şöyle düşünür, yapılacak pek çok şeyin varolduğunu fark eder. Ancak iş işten de geçmiştir. Çünkü bunları yapacak ne gücü ne de zamanı vardır. İşte o an, gençliğin ve gençlik günlerinin ne denli kıymetli olduğunu anlar.

Gençlikte para kazan (taş taşı), kocalıkta kur kazan (ye aşı).

Gençlik, insanın en verimli çağıdır. Güç ve enerji doludur. İnsan işte bu dönemde çalışıp para biriktirmeli, mal-mülk sahibi olmalıdır. Çünkü ihtiyarlayıp gücünü yitirdiği, çalışamadığı dönemde ona ihtiyaç duyacaktır. Elinde olduğu için de rahat yaşayacak ve sıkıntı çekmeden gün geçirecektir.

Gidilmeyen yer senin değildir (olmaz).

Ulaşıp yanına varamadığımız, kendisinden yararlanamadığımız yer bizim olsa ne olur? Bizim dediğimiz yer, elimizde bizzat tutup kendisinden yararlandığımız yer olmalıdır.

Gidip de gelmemek, gelip de görmemek (bulmamak) var.

Bulunduğu yerden uzaklara gidecek kimsenin geri dönmemesi, döndüğünde de bıraktıklarını bulamaması mümkündür. Bu sebeple yola çıkacak kişi bunu düşünmeli ve yakınları ile helâllaşmalıdır.

Göğe direk, denize kapak olmaz.

Öyle işler vardır ki, insanın gücünü ve imkânlarını aşar; gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu tür işlerle uğraşmak, bu yolda hayallere kapılmak boşunadır.

Gönlün yazı var, kışı var.

Hayat inişli çıkışlıdır. Hayatın bu durumu insanı etkiler. Dolayısıyla insanın bir günü diğerine uymaz. İnsan bazen iyimser, neşeli, umutlu ve mutluluk doludur; bazen de kötümser, üzgün, neşesiz, mutsuz ve bezgindir.

Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz.

Gönül; sevgi, istek, düşünüş, anma ve hatır gibi kalpte var sayılan duygu kaynağıdır. Bu kaynak insanı yeterince nazik ve içli kılar. Dolayısıyla kaba ve sert hareketler karşısında fazla dayanamaz, çabucak incinip kırılır ve gücenir. Kırılan bir gönlü kolay kolay onarmak ve eski hâline getirmek de oldukça güçtür. Öyleyse etrafımızdaki insanlarla olan ilişkilerimizde dikkatli olmalı, gönül kırmaktan kaçınmalıyız.

Gönülden gönüle (kalpten kalbe) yol vardır. (Kalp kalbe karşıdır).

İnsanları bir araya getiren huy, zevk, alışkanlık, fikir ve inanç birliğidir. Dolayısıyla bu insanların gönüllerinde de bir duygu birliği vardır. Biri öteki için ne düşünüyor ve ne hissediyorsa, ötekide beriki için benzer şeyi düşünür ve hisseder.

Gönül ferman dinlemez.

Ne denli engel, ne denli yasak konursa konsun gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur.

Gönülsüz namaz göğe (göklere) ağmaz (Gönülsüz davara giden köpekten hayır gelmez).

İçten gelen bir istekle kılınmayan namazın kabul olunacağı her zaman şüphe götürür. Benzer şekilde içten gelen bir heves ve şevkle yapılmayan işten de hayır gelmez. İnsanlara zor kullanarak yaptırılan işlerden verim alınamaz. Verim ancak sevilerek, zevk alınarak yapılan, işlerden umulabilinir.

Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır, ya baş.

İstenmeden, zorla yenen yemek insana nasıl dokunup zarar verirse (sindirim sistemini bozma, bulantı ve kusma yapma), zorla ve istenmeden yapılan iş de benzer bir şekilde kötü ve hayırsız bir sonuç verir.

Gön yufka yerinden delinir. (İp inceldiği yerden kopar).

Hemen her iş, olay, durum ve konunun zayıf ve çürük bir yanı vardır. Bu yanın bilinmesi, dayanma ya da çökmede oldukça önemlidir. Düşman bu zayıf noktayı bulup yararlanmasını bilirse yenilgiyi kolay tattırır. Benzer şekilde bir zayıf noktasını bulup sağlamlaştıranlar, düşmanlarının zafer yolunu kapatmış ve güçlerini artırmış olurlar.

Görenedir görene, köre nedir köre ne?

Bir şeye karşı takınılacak sağlıklı tavır, onu görmeye ve anlamını kavramaya bağlıdır. Görmesini bilmeyen, yeterli bir kavrayışa da ulaşamaz. Dolayısıyla onun için hiçbir şeyin anlamı olamaz.

Gören gözün hakkı vardır.

Kendisinden faydalanılan, elde de yeterince bulunan, başkalarında bulunmayan yiyecek ya da imrenilecek bir şeyden gören kimselere de mümkünse vermek gerekir. Çünkü göz görünce gönülde o şeyi arzu eder.

Görünen köy kılavuz istemez.

Apaçık ortaya çıkan belli gerçekler karşısında duraksamak, ayrıcı bir açıklama yapmaya kalkışmak yersizdir.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.

Ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır. Çünkü insan, sevdiği kimseyle sıkça görüşüp sevgisini ve muhabbetini tazeleme imkânı bulamaz. Dolayısıyla ilgi bağı kopar, yavaş yavaş da o kimseyi unutur.

Göz görmeyince gönül katlanır.

Yakınımızda bulunmayanların özlemine, acısına daha kolay dayanabiliriz. Çünkü bizden uzakta yaşayan sevdiğimiz bir kimseyle istesek de ilgilenemeyiz. Dolayısıyla görüşmekten umudumuzu keser ve ayrılığa katlanırız. Ama yakınımızda bulunan ve her gün gördüğümüz kimseyle ilgilenmeden edemeyiz. Onun her zaman gördüğümüz acısına da tahammül edip katlanmamız oldukça güçtür.

Gözü tanede olan kuşun ayağı tuzaktan kurtulamaz.

Gözü bir türlü doymayan, sürekli çıkarını düşünen, onun peşinde koşan ve bu uğurda her türlü işe kalkışan kimse, yakasını tehlikelerden kurtaramaz; başına türlü belâlar gelir.

Gülme komşuna, gelir başına.

Birinin başına gelen kötü bir durum, gün olur senin de başına gelir. Başına gelen felâkete başkalarının gülmesi seni nasıl incitirse, senin başkalarının kötü hâline gülmen de onları incitir. O hâlde birilerinin başına gelen kötü durumdan ötürü, onlarla sakın alay etme.

Gülü seven dikenine katlanır.

Seven kişi, sevdiği kimse veya sevdiği iş yüzünden başına gelecek sıkıntılara ses çıkarmadan katlanır. Bilir ki, sevdiğini elde etmek için birçok güçlüğe göğüs germek, fedakârlıkta bulunmak zorundadır.

Gün doğmadan neler doğar.

Yüce Allah`tan başka kimse yarının ne getireceğini bilemez. Yarın birçok değişikliklere gebedir. Beklenmedik bir sırada umut verici durumlarla da karşılaşma imkânı vardır.

Güneş balçıkla sıvanmaz.

Açıkça meydana çıkmış, hemen herkesin bildiği gerçeği inkâr etmek, gizlemeye çalışmak, yalan dolanla değiştirmeye yeltenmek mümkün değildir. Buna güç yetirecek insan yoktur.

Güneş girmeyen eve doktor girer.

Güneşin insan sağlığı açısından önemi tartışma götürmez. Güneşin girmediği yerlerde mikropların daha çabuk çoğaldığı, güneş yüzü görmeyen (bilgi yelpazesi) insanların da daha çabuk soluklaştığı bilinen gerçeklerdendir. Güneş birçok hastalığa iyi gelirken, sağlığın da baş koruyuculuğunu yapar. Görülüyor ki güneşli evde hastalık olmaz.

Güvenme dostuna, saman doldurur postuna.

Dost sandığı birtakım kimseler, çıkarları söz konusu olduğunda sana kolaylıkla kötülük edebilirler. Üstelik bunu, senin onlara duyduğun güvenden yararlanarak yaparlar. Bu bakımdan herkesi dost sanma ve onlara inanma.

Güvenme varlığa, düşersin darlığa.

Varlık gelip geçicidir. Kimde ne zaman, ne kadar duracağı belli olmaz. Bu bakımdan insan varlığına, zenginliğine güven duyarak öyle olur olmaz işlere kalkışmamalı; har vurup harman savurmamalı, tutumlu davranmalıdır. Gelecekte işlerinin kötüye gitmeyeceğini, yoksul düşmeyeceğini, darda kalmayacağını kim söyleyebilir?

Güzün gelişi yazdan bellidir.

Başlangıç ve gidişat bir işin nasıl sonuçlanacağı konusunda aşağı yukarı bir fikir verir. İyi başlamayan, sürekli aksayan, aksiliklerden bir türlü kurtulamayan işin olumlu sonuçlanacağı pek düşünülemez.

“H” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Hacı hacı olmaz gitmekle Mekke`ye, dede dede olmaz gitmekle tekkeye.

Bir işte asıl olan iyi niyet, samimiyet ve içtenliktir. Bunlar olmadan bir işi görünüşte ve şeklen yapmakla o iş gerçekten yapılmış olmaz. Böyle yapılırsa gerçekten iyi sonuç alınıp amaca ulaşılamaz.

Haddini bilmeyene bildirirler.

Hemen herkesin toplumda belli bir konumu, sınırı ve yetkisi vardır. Bulunduğu durumu söz ve davranışlarıyla aşanlar sert bir karşılık görürler, cezalandırılırlar, yola getirilirler.

Hak deyince akan sular durur.

Bir meselenin çözümünde, bir anlaşmazlıkta adaletli ve tarafsızca davranılır, doğru yol tutulur, hakkaniyet gözetilirse hiç kimse bir şey söyleyemez, herkes verilen kararı kabul eder.

Hak gelince, batıl gider.

Kur`anıkerim`deki “Hak geldi, bâtıl zâil oldu” âyetinden yola çıkılarak oluşturulan bu atasözünde, “Hak”, Yüce Allah`ın emri, hükmü anlamındadır; “bâtıl” ise doğru ve gerçeğin karşıtıdır. Dolayısıyla bir anlaşmazlık sırasında doğrudan ve gerçekten (bilgi yelpazesi) yana olunur, insaflı ve adaletli hüküm verilirse, doğru ve gerçeğin karşısında olan zalimler çekip gitmek zorunda kalırlar.

Hak yerde kalmaz.

Gerçek, doğru, adalet, insaf ve haklı kazanç hiçbir şekilde yok edilemez. Kişinin hakkı olan şey ya bu dünyada, ya da öbür dünyada kendisine verilir. Hakkı hor görenler, çiğnemeye kalkışanlar, inkâr edenler büyük bir aldanış içindedirler.

Hak yerini bulur.

Haksızlık er veya geç ortaya çıkar, bunun da hesabı kuşkusuz sorulur. Suçlunun cezalandırılması, hakkıyla hakkının verilmesi bu dünyada veya öbür dünyada mutlaka gerçekleşir.

Hamala semeri yük değildir (olmaz).

İnsana kendi işi ağır gelmez. Çünkü üstlendiği iş ve sorumluluk yaşadığı hayatın tabiî bir sonucudur.

Hamama giren terler.

Bir işe girişen kimse, o işin güçlüklerini, sıkıntılarını ve masraflarını göze almalıdır. Çünkü bu işin durumunu, sorumluluğunu kendi isteğiyle kabul etmiştir.

Haramın temeli olmaz (Haramdan şifa olmaz).

Yüce Yaratıcı`nın yasak ettiği yollardan, emeksiz ve haksız olarak bir şeye el atıp sahip olmak haramdır. Bu çeşit kazanç insana ne tat verir, ne de yarar getirir. Kişi o şeyden gereği gibi faydalanamaz, geldiği gibi çabuk gider, hayrını göremez.

Harman dövmek keçinin işi değil.

Hemen her işin bir yapılma biçimi ve ustası vardır. Ağır, önemi büyük işleri öyle herkes yapamaz. Hele bu işler acemi kimselere hiç bırakılamaz. Bu tür işlerden iyi sonuç almak isteyenler, işlerini mutlaka ehline vermelidirler.

Hastalık sağlık bizim (insan) için.

Sağlıklı bir insan organizmasında birtakım değişikliklerin ortaya çıkmasıyla fizyolojik görevlerin aksaması, dolayısıyla sağlığın bozulması son derece tabiîdir. Bu sebeple, hasta olmamak için önceden tedbir almalı, her halükârda hastalığa yakalanırsa da bunu büyütmemeli insan.

Hatasız kul olmaz.

Hiçbir insan tam değildir. Her insan bilerek ya da bilmeyerek yanılıp yanlışlığa düşebilir, suç işleyebilir, günaha girebilir. Kusurları bakımından insanlara fazla yüklenmek doğru değildir. Önemli olan insanların hatalarını yüzüne vurmak değil, hatalarını azaltmada onlara yardımcı olmaktır.

Hay`dan gelen, Hu`ya gider (Selden gelen, suya gider).

sözün gerçek anlamında “Hay” ve “Hû” Allah demektir. Yani Allah`tan gelen, yine Allah`a gider anlamındadır bu söz. Ancak halk arasında mecazî bir anlam kazanmıştır. Kolay ve emeksiz kazanılan şeyler elden kolay çıkar. Elde kalıcı olanlar, emek sarf edip alın teri dökerek kazanılan şeylerdir.

Hayır dile komşuna, hayır gele başına.

Kim başkaları için iyi niyet besler, iyilik diler, hayır isterse, başkaları da onun için aynı şeyleri düşünür. Kural o ki, iyilik ve kötülük karşılıklıdır. İyilik isteyen iyilik bulur, kötülük isteyen de kötülük.

Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar söyleşe söyleşe ( konuşa konuşa) anlaşır.

İnsanlar konuşarak birbirlerini daha iyi anlarlar. Çünkü konuşma, anlaşma yollarının başında gelir. İnsanlar duygu ve düşüncelerini konuşarak karşı tarafa aktarırlar, tartışırlar ve birbirlerini tanımaya çalışırlar. şiir edebiyat Öğretmenler Günlük ve Yıllık Planlar Öğretmenler Forumu Edebiyat Forumu Sohbet Gazeteler video dershane öss soruları kpss soruları oks soruları rüya videolar edebiyat rüya tabirleri Belirli Gün ve Haftalar Şarkı sözleri Eğitim Haberleri şarkı sözleri

Hayvan yularından, insan ikrarından tutulur.

Yular, bir hayvanın idare edilmesinde oldukça önemlidir. Bir yere döndürülmesi, çekilip götürülmesi, bir yere bağlanıp tutulması yular vasıtasıyla olur. Bir insanı ise sözü (ikrarı) bağlar. Verdiği sözden dönen kimse, itibarını da yitirmiş sayılır. İhbarını düşünen kimse sözünden caymaz. Eğer cayarsa, bu kendisine hatırlatılır; sözünün istikametine yönelmesi istenir.

Hayvanı yardan düşüren bir tutam ottur.

Bk. “Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.”

 

Hekimden sorma, çekenden sor.

Bir hastanın ne çektiğini, hekim değil hasta bilir. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar. Bunun gibi bir derde düşenin, bir felâkete uğrayanın, sıkıntılar içinde kıvrananın çektiği çileyi, ancak kendisi bilir, çare sunan, çözüm yolu gösterenler değil.

Hekimsiz, hâkimsiz yerde oturma.

Sağlığımızı yitirdiğimiz, hastalandığımız zaman kapısını çalacağımız tek kişi hekimdir. Haksızlığa uğradığımız, can ve mal emniyetini kaybettiğimiz yerde başvuracağımız kişi de hâkimdir. Bu önemli iki kişinin bulanmadığı yerde oturmak son derece sakıncalıdır.

Her ağacın meyvesi olmaz.

Etrafımızda yaşayan insanların dış görünüşlerine bakarak onlardan bir verim beklenmemelidir. Dıştan bize verimli gibi görünen nice insanın yararsız olduğu, onlardan bir fayda gelmediği çok görülmüştür.

Her ağaçtan kaşık olmaz.

Kimi nesne, iş ya da durumun kendine has bir özelliği vardır. Bu bakımdan özelliği bulunan bir şey için herhangi bir malzeme, madde veya kimse kullanılamaz. Görünüşe aldanmamalı, uygun olan seçilmelidir.

Her çok azdan olur.

Çoğun temelinde az yatar. Önce az olanlar, birike birike çoğu meydana getirmiştir. Bu bakımdan azlar önemsiz görülüp atılmamalı, aksine sabırla bir arada tutulup biriktirilmelidir.

Her damardan kan alınmaz.

İnsanların yapıları birbirine uymaz. Kimi iyi, kimi kötü huyludur. Kimi yardımsever, kimi bencildir. Bu sebeple herkesten yardım istenmez, istense de yardım gelmez. Şu hâlde insan kimden yardım isteyeceğini belirlerken dikkatli olmalı, her önüne gelenden yardım istememelidir.

Her deliğe elini sokma, ya yılan çıkar ya çıyan.

Hiç kimse içyüzünü iyi bilmediği, yeterince incelemediği, hakkında bilgi sahibi olmadığı, denemediği bir işi yapmaya kalkışmamalıdır. Yoksa kendini tehlikeye, altından kalkamayacağı zararlı sonuçlara atmış olabilir.

Her Firavun`un bir Musa`sı olur.

Her zalimden toplumu kurtaracak, zalime yaptıklarının hesabını soracak bir kurtarıcı mutlaka çıkacaktır.

Her horoz kendi çöplüğünde öter.

Herkes ancak kendi çevresinde bir değer taşır, kuvvet bulur ve sözünü geçirebilir. Çünkü asıl yeri orasıdır, bağlıları çevresindedir, orada güvence altındadır, orada rahat etmektedir.

Her inişin bir yokuşu vardır.

Hayatın akışında hiçbir durum olduğu gibi kalmaz. Olumlu, olumsuzu, iyi, kötüyü, yükselme, alçalmayı; başarı, başarısızlığı kovalar. Bunun tersi de kaçınılmazdır. Bu bakımdan işleri bozulan, başarısızlığa uğrayan kimse üzülmemeli; kötü durumunun devamlı olmadığını bilmeli, umut var olmalıdır.¡

Her işin başı sağlık.

İnsanın yapacağı her şey vücut sağlığına bağlıdır. Sağlıklı olmayan kimse hiçbir iş yapamaz. Bir iş yapamayan, başarılı olamayan kimse (bilgi yelpazesi) de yaşadığı hayattan bir tat almaz; mutlu olamaz.

Her kaşığın kısmeti bir olmaz.

Her insanın talihi, kaderi bir değildir. Bu bakımdan kazançlarının farklı olması da doğaldır. Bir işte kişiler aynı çabayı gösterseler, aynı emeği verseler de biri diğerinden daha az kazanır. Çünkü kısmeti o kadardır.

Herkes bildiğini okur.

İnsanlar çoklukla kendi akıllarını beğenirler. Dolayısıyla başkaları ne derse desin, onların düşüncelerine uymaktansa kendi düşüncelerine göre iş yapmayı daha uygun bulurlar.

Herkesin arşınına göre bez vermezler.

Genel kurallar herkesin istek ve ihtiyacına göre bozulamaz. Dolayısıyla bir durumun ölçülerimize göre gerçekleşmesini beklemek doğru değildir. İstenen ölçüde değil, gerektiği oranda yarar sağlanacağı bilinmeli.

Herkesin ettiği yoluna gelir.

Bir kimse başkasına nasıl davranıyorsa, başkaları da ona öylece karşılık verirler. İyilik eden iyilik, kötülük eden de kötülük görür.

Herkesin tenceresi kapalı kaynar.

Kimsenin durumu, içinde bulunduğu yaşayış şartları başkalarınca gereği gibi bilinemez.

Herkesin yorulduğu yere han yapılmaz.

Bir yerde, bir düzende herkesin uymak zorunda olduğu genel kurallar vardır. Bunlar kişinin dileği doğrultusunda değiştirilemez.

Herkes kaşık yapar ama sapını ortaya getiremez.

Herkes bir iş yapar ama istenildiği kadar güzel ve kusursuz biçimde yapıp da ortaya çıkaramaz. Bunu becerenlerin sayısı da bir hayli azdır.

Herkes ne ederse kendine eder.

Kişi çevresine nasıl davranırsa, çevresi de ona benzer şekilde davranır. İyilik eden iyilikle, kötülük eden kötülükle karşılaşır. Kişi, muhatap olduğu davranışların sorumlusudur.

Her koyun kendi bacağından asılır.

Herkes kendi davranışlarından sorumludur. Herkes kendi hatasının cezasını kendi çeker. Hiç kimse başkasının yaptığı bir hatadan ötürü hesap vermez.

Her kuşun eti yenmez.

1. Herkes zorbalığa boyun eğmez. Bu zorbalığa karşı gelecekler de vardır. Öyleleri çıkar ki, seni alt eder, pişman bile olursun. 2. Kimi işlerin altından kalkmamız mümkündür. Ama öyle işler de vardır ki, asla başaramayacağımız işlerdir. Öyle görünüşe aldanıp da o işin altına girmeyelim. Yoksa hiç ummadığımız bir zarar görebiliriz.

Her şeyin bir vakti var, horoz bile vaktinde öter.

Bir işten olumlu sonuç bekleniyorsa zamanında yapılmalıdır. Çünkü gerekli şartlar ve elverişli ortam o zamandadır. Bu bakımdan bir işi zamanından evvel yapmaya kalkışmak ne kadar zararlıysa, sonraya bırakmak da o kadar zararlıdır. Bir işte acelecilik kadar, geç kalmışlık da başarısızlığa neden olur.

Her şeyin yenisi, dostun eskisi (makbuldür).

Sürekli kullanılan eşya yıpranır, eskir, gözden düşer, gittikçe de insana sıkıntı verir, yenisini aratır. Ancak dostluk böyle değildir. Dostluk eskidikçe güç ve değer kazanır. Çünkü birçok hatıralar birlikte yaşanmış, birlikte birçok imtihandan geçilmiş, bağlar gittikçe sağlamlaşmıştır. Eski dostluk içten olduğu için aranır, yeni dostluklar ise henüz gönüllerde kökleşmediği için pek makbul değildir.

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.

Herkesin kendine özgü bir çalışma yöntemi, bir iş yapma biçimi vardır. Çünkü kişilikleri, bilgileri, yetenekleri, yöntemleri ve yolları birbirinden farklıdır.

Her yiğidin gönlünde bir arslan yatar.

Herkesin kendine göre yüksek bir emeli vardır. Hoşlandığı, sevdiği, kavuşmak istediği bu emeli devamlı gönlünde taşır, onun özlemiyle yaşar.

Her zaman gemicinin istediği rüzgâr esmez.

Gerçekleştirmek istediğiniz bir iş için uygun şartları dilediğiniz anda bulmanız mümkün değildir. Çünkü olaylar dileğimize göre oluşmaz. Bu bakımdan fırsat elimize geçtiğinde ondan hemen yararlanma yoluna gitmeliyiz.

Her ziyan bir öğüttür.

Bilerek ya da bilmeyerek uğradığı her zarar kişiye ders olur. Kendisini bu duruma düşüren yanlış hareketi bulur, aynısını tekrarlamayarak doğabilecek başka zararlardan kendisini korur.

Hesapsız kasap, ya bıçak kırar ya masat (Hesabını bilmeyen kasap, ne satır bırakır, ne masat).

1. Alacağını ve borcunu bilmeyen, gelirini giderini işine göre ayarlamayan kişi, elinde avucunda bulunanı da kaybeder; zarara uğrar. 2. Önlemini iyi almadan, ne yapıp edeceğini iyi düşünmede, bir iş girişiminde bulunan kişi, başarıya ulaşamaz; o iş için gerekli olan imkânları da yitirir.

Hırsızlık bir ekmekten, kahpelik bir öpmekten.

Hırsızlığın büyüğü küçüğü olmaz. Kişi bir ekmek de çalsa hırsız olur, yavaş yavaş da hırsızlığı meslek edinir. Kahpelik de benzer şekilde oluşur. Bugün bir öpücük verip de bunu önemsemeyen kız ya da kadın, yarın sokaklara düşer. Dolayısıyla bir öpücük bir namus kirletmeye ve kahpeliğe kapı aralamaya yeter.

Hiddetle kalkan nedâmetle oturur.

Öfkeyle, kızgınlıkla hareket eden kişi ne yaptığını pek bilmez; sağı solu incitir, kırar. Kısa bir zaman sonra etrafa ve kendisine verdiği zararı anlar ve pişman olur. Ne var ki iş işten geçmiştir bir kere.

Hocanın (imamın) dediğini yap (söylediğini dinle), arkasından gitme (yaptığını yapma).

Bir din görevlisinin anlattıkları dinin buyruklarıdır. Ancak insan beşerdir, şaşar. O da hatalı, kusurlu olabilir; hatta bile bile yanlış da yapabilir, söyledikleriyle yaptıkları birbiriyle çelişebilir. Bu bakımdan dikkatli ol; bu gibi yanlış yola sapmışların peşinden, onlar dinin buyruklarını anlatıyorlar diye sakın gitme.

Hocanın (öğretmenin) vurduğu yerde gül biter.

Öğretmen ne yaptığını bilen adamdır. Eğer bir öğrenciye vurmayı gerekli görmüşse, bunu mutlaka eğitmek amacıyla yapmıştır. Sakın ola ki, bu tavrından ötürü ona darılıp gücenmeyiniz. Tam tersine onun bu tavrından ötürü sevininiz. Çünkü onun (bilgi yelpazesi) vurduğu yerde meydana gelen kızarıklık, öğrencinin yarın yapacağı yanlışlıklardan, edineceği kötü alışkanlıklardan kurtuluşunun bir işareti olarak görülmelidir.

Horoz ölür, gözü çöplükte kalır.

Yaşanılmış, erişilmiş, alışılmış bir durum veya makam yitirildikten sonra, yine o durum veya makamda gözü kalır insanın. Kişinin bu tutkusu ihtiyarlık, hatta ölüm hâlinde bile devam eder.

Horozu çok olan köyde sabah geç olur.

Karışanı çok olan işlerden güç sonuç alınır. Çünkü her kafadan bir ses çıkar, herkes başka bir yol seçer, işin nasıl yapılacağı konusunda kesin karar verilemez. Dolayısıyla böyle bir işi sonuca ulaştırmak da oldukça güç olur.

Huy canın altındadır.

Bk. “Can çıkmayınca huy çıkmaz.”

Huylu huyundan vazgeçmez.

Doğuştan gelen özellikler kolay kolay değiştirilemez. Bunun için ne kadar uğraşılsa boştur. Çünkü, o huy biçimi, kişinin karakterinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bunun için onu kolay kolay söküp atamaz

“I” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Irmak kenarına çeşme yapılmaz.

Bir yerde ihtiyacı karşılayan bir şey varsa, onun yanına yine aynı ihtiyaca yönelik ve üstelik de daha küçük bir şeyi yapmak gereksizdir; ayrıca bu, boşuna bir çabadır; geri durmak gereklidir.

Irmaktan geçerken at değiştirilmez.

Yürütülmekte olan bir işin tam ortasında, işi tehlikeye düşürebilecek bir yöntem, bir araç-gereç değişikliği girişiminden kaçınılmalıdır. Yoksa işimizi büsbütün bozup büyük bir zararla karşılaşabiliriz. Bu tür girişimler için en uygun zaman kollanmalı, değişiklik zamanında ve yerinde yapılmalıdır.

Irz insanın kanı pahasıdır.

Irz, bir kimsenin başkaları tarafından dokunulmaması, saygı gösterilmesi gereken iffetidir. Dolayısıyla her şeyden önemlidir. Bu bakımdan kişi kanını döker, canını verir ama namusunu kirlettirmez.

Isıracak it dişini göstermez.

Kötülük edecek kimse, bunu daha önceden haber vermez. Dolayısıyla bize açıktan açığa cephe alan, bunu gürültü ve patırtısıyla belli eden (bilgi yelpazesi) kimselerden değil, bize sinsice yaklaşan ve yaklaştığını da belli etmeyen kimselerden çekinmeliyiz; asıl tehlikeli olan ve bize zararı dokunacak kimseler onlardır.

Isırgan ile taharet olmaz.

1. Kötü, zararlı kişiden iyilik beklenmez. 2. Her işin aracı farklıdır. İyi sonuç bekleniyor ve zarara uğranmak istemiyorsan uygun araç-gereç seçilmelidir.

Islanmışın yağmurdan pervası yoktur.

Daha önce kötülük görmüş, zarara uğramış kimse, kendisini bu duruma düşüren şeyden artık çekinip korkmaz.

Issız eve it buyruk.

Sahip çıkılmayan, başında bulunulmayan mal ya da iş, seviyesiz ve niteliksiz, bayağı kişilerin eline geçer; onlarca kullanılır ve idare edilirler.

“İ” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

İbadet de gizli, kabahat de.

Yüce Allah`ın buyruklarını yerine getirmek her insana borçtur ve gösterişten uzaktır. Gerçek iman sahipleri ibadetlerini başkaları görsün diye yapmazlar. Eğer böyle yaparlarsa ibadetleri, ibadet olmaktan çıkar. Benzer şekilde kabahat de başkalarına gösterilecek bir şey değil, tam tersi utanılacak bir şeydir. Bu bakımdan onu da açıktan açığa yapmak insana yakışmaz, gizlenmeli ve örtülmelidir.

İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.

Hoşlanılmayan bir davranışın en küçüğünü, başkalarından önce kendimizde deneyip etkiyi görmeli; ondan sonra bunun daha büyüğünü başkalarına uygulamanın ne denli uygun olup olmayacağına karar vermeliyiz.

İki at bir kazığa bağlanmaz.

Kendi başına buyruk, kimseden izin almaksızın dilediği gibi davranan iki kişi, aynı iş üzerinde görevlendirilip çalıştırılamaz. Her an aralarında anlaşmazlığın çıkması, bunun da kavgaya dönüşmesi kaçınılmazdır.

İki baş bir kazanda kaynamaz.

Fikirleri, eğilimleri ve davranışları birbirinden farklı olan iki kişi belli bir konuda, bir iş üzerinde uyuşamazlar; görüş ayrılıkları yüzünden ortaya bir şey çıkaramazlar.

İki cambaz bir ipte oynamaz.

Kurnazlıkta eşit olan iki kimse bir iş üzerinde birlikte çalışamazlar; birbirlerini aldatmak, saf dışı bırakmak için uğraşırlar. Bunda ısrarlı olmaları, her ikisini de daha tehlikeli bir duruma iter.

İki dinle (bin işit) bir söyle.

Haddinden fazla konuşmak, gereksiz ve yanlış sözlerin ağızdan çıkmasına yol açar. Ayrıca konuşan kişiyi de itici yapar. Bu bakımdan az konuşmalı, çok (bilgi yelpazesi) dinlemelidir. Hem yerinde konuşabilmek için de dinlemek şarttır. Çünkü söylenenler ancak bu şekilde kavranır, çenesi düşüklükten de bu şekilde kurtulur insan.

İki el bir baş içindir.

1. Yüce Allah, insanları geçimlerini sağlayabilecek bir güçle donatmıştır. Bu gücü kullanan insan, başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilir. 2. İnsan ancak kendi geçimini sağlayabilecek bir güce sahiptir. Başkalarına yardım edecek bir durumda değildir.

İki karpuz bir koltuğa sığmaz.

Kimisi, önemi büyük birkaç işi bir arada yapmaya kalkışır. Bu ise çok zor ve sakıncalıdır. Çünkü gücü ve dikkati dağıtır. Buna aldırmayanlar çoklukla yapmaya kalkıştıkları işleri sekteye uğratırlar.

İki ölç, bir biç.

Hangi iş olursa olsun, bir işe kalkışmadan önce işin ayrıntıları iyice düşünülmeli; boyutları gözden geçirilmeli; nasıl başlanıp nasıl gelişeceği ve nasıl sonuçlanacağı, ne alıp ne götüreceği dikkatle hesaplanmalı ve daha sonra işe başlanmalıdır.

İnsan beşer, kuldur şaşar.

Hiçbir insan hatasız değildir. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır. Dolayısıyla şaşırıp yanlışlık yapması da kaçınılmazdır. Bu bakımdan dalgınlıkla, şaşkınlıkla yapılan hatalara hoşgörüyle bakılmalıdır.

İnsan doğduğu yerde değil, doyduğu yerde.

İnsan doğduğu andan itibaren sosyal bir hayatın içine girer. Dolayısıyla herkes gibi o da yaşamak için çabalamaya başlar. Ne var ki, yaşadığı hayat şartlarının zorluğu, insanı doğduğu yerin dışına iter. İnsan da istemeden geçimini temin ettiği yerde kalır, orayı yurt edinir.

İnsan göre göre, hayvan süre süre (alışır).

Bir işi öğrenmenin en iyi yolu, o işi görmekten, denemekten ve defalarca yapmaktan geçer. Bunu sürekli yapan insanlar hem tecrübe, hem de alışkanlık kazanırlar; dolayısıyla o işi kolayca yaparlar. Hayvanların bir işe alışmaları ve o işi öğrenmeleri ise, o işi tekrar tekrar yapmaları ile sağlanır.

İnsan insanın (adam adamın) şeytanıdır.

Çoklukla görülür ki, kötü ve art niyetli kimi uygunsuz kişiler, bazı saf ve iyi niyetli kişileri kurdukları tuzaklarla doğru yoldan saptırıp yanlış yola sürüklerler.

İnsanoğlu çiğ süt emmiş.

Şurası muhakkak ki, insanın ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Çoklukla güven de vermez. Hiç umulmadık bir anda nankörlük edip çıkarı için iyilik gördüğü kimseye bile kötülük yapabilir.

İnsan yedisinde ne ise, yetmişinde de odur.

Kişi pek çok özelliğini doğuşuyla birlikte getirir. Bunun yanı sıra, yedi yaşına kadar da çevresinden etkilenerek kimi davranışlar kazanır ve bir huy edinir. Edindiği bu huy ihtiyarlasa da kolay kolay değişmez.

İp inceldiği yerden kopar.

Bir durum, bir olay ve bir iş en zayıf yerinden, en çürük noktasından bozulur veya kopar.

İslam`ın şartı beş, altıncısı insaf demişler.

“Kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek” İslâm dininin beş temel buyruğudur. Eğer bu beş şarta bir şart daha eklenecek olsaydı, bu mutlaka “insaflı olmak” olurdu. Çünkü insaf sahibi olmak, Müslümanlar için son derece önemli bir vasıftır.

İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü.

Birinden bir şey isteyen biraz utanır ama isteği yerine getirmeyen daha çok utanması gerekir. Darda kalanın, ihtiyacı olanın, bir şeyi başkasından istemesinde utanılacak bir yan yoktur.

İşine hor bakan (sanatını hor gören) boynuna torba takar.

Kişi, nasıl olursa olsun işini ya da sanatını küçük görmemelidir. Eğer böyle görürse işinin, sanatının gereğini yerine getirip para kazanamaz. Para kazanamayınca da geçim darlığına düşer. Sonunda ona buna avuç açar, dilencilik yapmaya başlar.

İş insanın aynasıdır.

Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek mi istiyorsunuz? O hâlde onun yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açığa çıkarır.

İşleyen demir ışıldar (pas tutmaz).

Durağan durumdan hareketli duruma geçmek ve çalışmak, insandaki hantallığı, isteksizliği ve uyuşukluğu söküp atar; onu canlı, yetenekli ve verimli kılar. Ruhen ve bedenen güçlendirdiği gibi, maddî yönden de kazançlı yapar.

İş olacağına varır.

Her işin kendine has bir akışı ve sonucu vardır. Ne yapılırsa yapılsın, ne tedbir alınırsa alınsın, o iş, ulaşacağı sonuca ulaşır. Bunu değiştirmek mümkün değildir. Bu bakımdan işin istediğin biçimde sonuçlanmadı diye kaygılanıp üzülme.

İşten artmaz, dişten artar.

Kazanç ne kadar çok olursa olsun, tutumlu davranılmazsa para biriktirilemez. Tasarruf, savurganlık yapmamak, tüketimi kısmakla mümkündür ancak.

İt derisinden post olmaz.

Ahlâksız, bayağı ve değersiz kimseler bir göreve veya mevkiye gelip önemi büyük, yüce bir amaç için hizmet yapamazlar.

İtin (köpeğin) duası kabul olunsaydı gökten kemik yağardı.

Eğer art niyetli, aşağılık kişilerin istedikleri yerine gelseydi, onlar mutlu olurken dünya kötülüklerle dolar; iyilere de barınacak yer bulunamazdı. Şükür ki bunların dilekleri yerine gelmemektedir.

İt itin ayağına (kuyruğuna) basmaz.

Hilebaz, ahlâksız, başkalarına kötülük etmeyi kural hâline getiren insanlar birbirlerini gayet iyi tanırlar. Bu yüzden birbirlerini anlayışla karşılar, birbirlerine rahatsızlık verip kötülük etmekten mümkün olduğunca kaçınırlar.

İtle çuvala girilmez.

Bilgisiz, düzenbaz, bayağı, taşkın kimselerden uzak dur. Onlarla iş yapmak, yakın ilişki kurmak, tartışmaya girmek, hatta kavga bile etmek sakıncalıdır.

İtle yatan bitle kalkar.

Bk. “Körle yatan şaşı kalkar.”

İt ürür, kervan yürür.

Gerçekleşmesi doğal olan işlere, durumlara karşı çıkılsa da engellenemez. Bu bakımdan kötü niyetli kimselerin sözlerine ve davranışlarına aldırış etmeden, doğru bilinen yolda ilerlemeye devam edilir.

İyi dost kara günde belli olur.

Bk. “Dost kara günde belli olur.”

İyi evlât babayı vezir, kötüsü rezil eder.

İstenilen ve beğenilen nitelikleri taşıyan, yararlı olup iyilik sunan evlâtlar baba ve anne için övünç kaynağı; kötülük yapan, sağlıksız, yararsız ve şerefsiz insanlar da utanç kaynağı olurlar.

İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı.

İyilik yapan bir kişiye iyilik yapmak kolaydır. Doğal olan bu tavrı hemen herkes gösterebilir. Önemli olan kötülüğü dokunan birine iyilik (bilgi yelpazesi) edebilmektir ki, bunu herkes yapamaz. Bunu ancak mert, faziletli ve olgun kimseler başarabilir.

İyilik eden iyilik bulur.

Bir karşılık beklemeden yardım yapan, kayıran, yardımcı olan, yararlı işlerde bulunan kimse, hemen herkes tarafından sevilir. Günü geldiğinde iyilik görenler, bunun karşılığını ona iyilik yaparak öderler.

İyilik et, denize at, balık bilmezse Hâlik bilir.

Yaptığın iyiliklerden karşılık bekleme; yaptığın iyilik boşa çıksa da kıymeti bilinmese de sen iyilik yapmaya devam et. Bunu Yüce Allah görür. Bu davranışından ötürü seni bu dünyada olmasa bile öbür dünyada mutlaka ödüllendirir. Hem de kat kat fazlasıyla.

İyilik (muhabbet) iki baştan.

Gerek iş, gerek evlilik, gerekse herhangi bir konuda iki kişi arasında kurulacak sağlıklı bir ilişkide yalnız birinin iyi davranış göstermesi yeterli değildir. Ötekinin de iyi davranış sergilemesi zorunludur. Tek taraflı iyilik bir yere kadardır.

İyi olacak hastanın hekim ayağına gelir.

Eğer Yüce Allah, kötü durumda olan birinin düzelip iyi olmasını murat etmişse, türlü sebepler yaratarak ona hiç ummadığı yerlerden yardım gönderir. Onun rahata kavuşmasını sağlar.

“K” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Kaçan balık büyük olur.

Çok önemsiz, çok küçük de olsa, her nedense elden kaçırılan fırsat ah vah edilerek gözde büyütülür.

Kaçanın anası ağlamamış.

Karşı koyamayacağı bir tehlikeden ve saldırıdan kaçan kişi kazançlı çıkar. Ayrıca yakınlarının üzülmesine yol açacak bir olaya da fırsat vermemiş olur.

Kalaylı bakır küflenmez.

Saf, temiz, dürüst ve namuslu kimseye kimse kara çalamaz; onun şahsiyetine kimse leke süremez.

Kalıp kıyafetle adam, adam olmaz.

Ne kadar güçlü, gösterişli, sağlıklı bir vücuda sahip olursa olsun; bu vücudu ne kadar iyi, güzel ve çekici giyim, kuşamla donatırsa donatsın, bütün bunlar kişiyi değerli kılmaz. Kişiyi değerli kılan güzel ahlâkı, becerisi, üretkenliği, bilgisi ve çalışkanlığıdır.

Kalp kalbe karşıdır.

Sevgi karşılıklıdır. Birinin hissettiğini diğeri de hisseder, birinin düşündüğünü diğeri de düşünür. Zevk, alışkanlık, arzu ve isteklerde de birlik mevcuttur.

Kanaat gibi devlet olmaz.

Elindekinden hoşnut olan, onu yeter bulan, fazlasını istemeyen, ihtiras beslemeyen kişi kolay doyuma ulaşır ve mutlu olur. Bundan ötürü de kolay kolay yokluk çekmez, sıkıntıya düşmez.

Kanatsız kuş uçmaz (olmaz).

Gerekli şartları sağlanmayan, araç ve gereci temin edilmeyen, kimi dayanaklardan yoksun bırakılan iş ya da insandan başarı beklenemez.

Kanı kanla yumazlar, kanı su ile yurlar.

Bir kötülük, kötülük yapılarak düzeltilemez; hatta böyle bir karşılıkta bulunmak işi daha da vahim hâle sokar, içinden çıkılmaz yapar. Kötülük ancak iyilik yapılarak ortadan kaldırılabilir.

Kara haber tez duyulur.

Ölüm veya felâket haberi, kötü haber çabuk duyulur; ağızdan ağıza geçerek hızla yayılır.

Karaya sabun, deliye öğüt neylesin.

Esası, özü bozuk olan şeyi (bilgi yelpazesi) düzeltmek hemen hemen imkânsızdır. İnsanlar için de durum aynıdır. Kimi akılsız, anlayışsız, yoldan çıkmış kimseleri de doğru yola getirmek mümkün değildir.

Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş.

Kardeşler ne kadar geçimsiz, anlaşmaz, kavgalı, dargın olurlarsa olsunlar yine de kötü bir durumda birbirlerine yardım ederler. Çünkü onları birbirine bağlayan bir kan bağı vardır ortada.

Kardeş kardeşi bıçaklamış, dönmüş yine kucaklamış.

Bk. “Kardeş, kardeşi atmış, yar başında tutmuş.”

Karga, kekliği taklit edeyim demiş; kendi yürüyüşünü şaşırmış.

İnsanlar yetiştikleri çevrenin eğitimini alırlar. Bu bakımdan görgüleri, beceri ve bilgileri, davranışları, yol ve yöntemleri birbirinden farklıdır. Buna rağmen kimi kişiler özenti hastalığına yakalanırlar ve onu bunu taklit etmeye başlarlar. Ancak bunu beceremezler, bunu beceremedikleri gibi tabiî davranışlarını da yitirir, gülünç duruma düşerler.

Karga yavrusuna bakmış, “benim ak-pak evlâdım” demiş.

Yaptığı iş ne kadar kusurlu, çocuğu ne kadar çirkin olursa olsun, kişiye bunlar iyi ve güzel görünür. Başkalarının bu konuda ne diyeceği o kadar önemli değildir.

Kartala bir ok değmiş, o da kendi yeleğinden.

Kişi, hayatta karşılaşacağı en büyük kötülüğü çoklukla en yakınlarından görür.

Kâr, zararın kardeşidir (ortağıdır).

Ticarette sadece kâr etmek düşünülemez, zarar da edilebilir. Ticarete atılan kimse bunu göze almalı, alış verişe öyle girmelidir.

Katıra “baban kim?” demişler, “dayım attır” demiş.

Kişi kusurlu yanının açığa çıkmasını istemez, bunu gizlemeye çalışır. Sadece iyi yanıyla görünmeye ve övünmeye gayret eder.

Kaynayan kazan kapak tutmaz.

İçin için gelişen olaylar veya duygular bir yerde patlak verir, önüne geçilemez, kolay kolay yatıştırılamaz.

Kaza geliyorum demez.

Can veya mal kaybına sebep olan kötü olayın ne zaman olacağını kestirmek mümkün değildir. Bu bakımdan önceden kimi tedbir alınmalı, ansızın ortaya çıkacak kazaya karşı hazırlık yapılmalıdır.

Kazanmayanın kazanı kaynamaz.

Yiyip içmek, geçimini temin etmek isteyen insan çalışıp kazanç sağlamak zorundadır. Kazancı olmayan insanın geçinmesi mümkün değildir.

Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez.

Büyük çıkarlar beklenen yer için küçük fedakârlıklar yapılmalı, kimi sıkıntılara girilmeli ve bundan kaçınılmamalıdır.

Kazma elin kuyusunu, kazarlar kuyunu.

Sen başkasına kötülük yaparsan, o da sana kötülük yapacaktır. Her şeyin bir karşılığı vardır. Unutma ki, her ne edersen onun karşılığını alırsın.

Keçi can derdinde, kasap yağ derdinde.

Kötü bir duruma düşmüş, büyük zarara uğramış kimi kimseler acı içinde kıvranırken, kimileri de küçük yararlarını düşünürler ve hiç umursamadan bu durumdan istifade etmeye çalışırlar.

Keçi nereye çıkarsa oğlağı da oraya çıkar.

Küçükler daima büyüklerini taklit ederler, örnek alırlar. Anne_baba ne yaparsa çocuk da onu yapar; hangi yola giderse çocuk da o yola gider.

Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur.

Açgözlü, gözü doymaz, hırslı insanlar küçük bir çıkar için bütün varlığını tehlikeye atar.

Kedinin boynuna ciğer asılmaz.

Kendisine güvenilmeyecek birine bir şey bırakmak, emanet etmek doğru değildir. Yoksa o şey ya zarar görür, ya da yok olur.

Kedi uzanamadığı (yetişemediği) ciğere pis (murdar) der.

Kimileri, çok istedikleri hâlde elde edemedikleri şeyi hor göstermeye kalkışırlar; beğenmiyor görünürler. Böyle davranmakla asıl yapmak istedikleri şey, kendi çaresizliklerinin ortaya koyduğu açığı kapatmaya çalışmaktır.

Kele, köseden yardım gelmez.

Yardıma muhtaç olan kişi, ihtiyaç duyduğu şey konusunda kendi dururken başkasına yardım edemez. Kendi derdine çare bulamamış, kendi işini halledememiş ki, başkasına nasıl yardım etsin?

Kelin ilâcı olsa başına sürer.

Bk. “Kele, köseden yardım gelmez.”

Kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur.

Önce değersiz bulunan, beğenilmeyen bir kimse, küçük bir şey veya bir fırsat elimizden çıkıp yok olunca birden kıymet kazanır; çok önemli ve iyi gibi görülür.

Kem göz, kalp akçe sahibinindir.

Kötü sözü kimse kabul etmediği gibi, sahte parayı da kimse kabul etmez. Kötü söz söyleyenin, geçmeyen para da onu kullananındır.

Kendi düşen ağlamaz.

Girdiği bir işte kendi zararına kendi sebep olan bir kimsenin yakınmaya hakkı yoktur. Çünkü bildiğini okumuş, istediği gibi davranmış, kimseyi dinlememiştir. O hâlde kötü sonuca da katlanmalıdır.

Kesilen baş yerine konmaz.

Bir iş yapıldıktan sonra eski durumuna getirilemez. Bu bakımdan bir işe girişmeden, bir davranışta bulunmadan önce, işin nasıl sonuçlanıp sonuçlanmayacağını iyi hesapla; pişman olup olmayacağını iyi düşün taşın ve ondan sonra harekete geçip geçmeme konusunda karar ver.

Keskin sirke küpüne (kabına) zarar verir.

Öfkeli, sert, sinirli kimsenin zararı kendisinedir. Kendini yıprattığı, sağlığına zarar verdiği, toplum içinde saygınlığını yitirdiği gibi işlerini de bozup alt üst eder.

Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz.

Kişi öncelikle kime danışacağını, kimin peşinden gideceğini iyi bilmelidir. Çünkü seçtiği kişi kötü, işe yaramaz biri olabilir ve onun başını belâya sokabilir.

Kılıç kınını kesmez.

Ne kadar sert ve öfkeli olursa olsun hiçbir kişi yanındakilere, yakınlarına zarar vermez.

Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan.

Kişi, kiminle arkadaşlık ederse, ondan etkilenir; onun alışkanlıklarına, düşüncelerine eğilim duyar; huyunu, gidişini kapar.

Kırkından sonra azanı teneşir paklar.

Yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunan, ahlâksız bir yola sapan, kötü işlere bulaşan insanları doğru yola getirmek çok zordur. Bu gibi kimselerin sonu da iyi değildir.

Kırk yıllık Kâni, olur mu Yani.

İyi alışkanlıklar edinmiş ve bunu uzun yıllar sürdürmüş kişi, kolay kolay bu yapısından vazgeçip de kötülük edemez.

Kısmetinde ne varsa kaşığına o çıkar.

Kişi ne kadar çalışırsa çalışsın, çabalarsa çabalasın alın yazısındaki şeye ulaşır. Yüce Allah, ona ne nasip etmişse ancak ona kavuşur; bu az da olur, çok da.

Kızı gönlüne (keyfine) bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya.

Evlenme çağındaki kızı büyükleri uyarmazlarsa uygun olmayan birisiyle evlenir. Çünkü yaşı gereği hem tecrübesiz, hem de eğlenceye düşkün olur ve ileriyi göremez. Bu bakımdan anne baba tarafından denetlenmeli, uyarılmalıdır.

Kızını dövmeyen, dizini döver.

Kızını, çocuğunu daha küçük yaşta eğitme yoluna gitmeyen, terbiye kurallarını öğretmeyen, gerekirse dövmeyen ileride çok pişman olur; ancak iş işten geçmiştir.

Kimi köprü bulamaz geçmeye, kimi su bulamaz içmeye.

Hayat sıkıntılarla, çelişkilerle doludur. Buna bir de insanların nasipleri arasındaki tutarsızlıklar eklenince hayat daha da çekilmez olur. Kimileri bolca bulurken, kimileri hiç bulamaz. Bu da toplumu kargaşaya sürükler. Gerekli olan şey dengeyi sağlamaktır.

Kiminin parası, kiminin duası.

Öyle işler vardır ki, kiminden para, kiminden de dua alınarak yürütülür. Bu dünyada para kadar dua da önemlidir. Canı gönülden yapılan duanın önemi büyüktür.

Kimse ayranım (yoğurdum) ekşi demez.

Herkes sattığı malı; kendi işini, tutumunu ve davranışını över. Kendine yönelik eleştiriler yapılsa da aldırmaz, kusur kabul etmez, o methe devam eder.

Kimseden kimseye hayır yok (gelmez).

İnsan, yapacağı işte başkasının yardımına güvenirse, hayal kırıklığına uğrar. Bu bakımdan bir işe girerken kendine dayanmalı, kendi gücüne güvenmelidir.

Kimsenin âhı kimsede kalmaz.

Güçlü bir kimsenin dine, yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, kıyım, acımasızlık, haksızlık ve cefa asla karşılıksız kalmaz. Zalimler, er veya geç zulme uğrayanların âhını, bedduasını alırlar ve perişan olurlar.

Koça boynuzu yük değil.

1. Kişiye kendisinin ve yakınlarının işini görmek ağır gelmez. 2. Kişi, kendini savunacak araç-gerecini, güvenlik sistemlerini taşımaktan ve kullanmaktan geri durmaz, bunlar ona yük değildir.

Komşu komşunun külüne muhtaçtır.

Hayat şartları insanları bir arada yaşamaya zorunlu kılmıştır. Bir arada yaşama sosyal hayatı, sosyal hayat da karşılıklı olarak yardımlaşmayı beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla insan her meselesini tek başına halledemez olmuş, yakınındakine başvurmak (bilgi yelpazesi) zorunda kalmıştır. Bu bakımdan komşular birbirlerine en küçük şey için bile muhtaçtırlar. Çünkü en önemsiz şeyin yokluğu, büyük bir işin aksamasına yol açabilir.

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.

Başka bir kimsenin malı, kişiye olduğundan daha değerli görünür. Çünkü insan nefsi doymak bilmez, başkasının elindekine imrenir. Hele insanlar birbirlerini çekemiyorlarsa birinin elindeki mal, diğerini sürekli rahatsız eder.

Kork Allah`tan korkmayandan.

Allah korkusu, öte dünyaya inanan insanları pek çok kötülükten uzak tutar. Çünkü yaptığı kötülüklerin cezasız kalmayacağını bilir ve kolay kolay kötülük yapamaz. Ama insan yüreğinden Allah korkusunu söküp attı mı, şeytanla baş başa kaldı demektir. Artık onun düşünemeyeceği kötülük yoktur, her türlü fenalığı eline fırsat geçti mi kolaylıkla yapar. Bu bakımdan böylelerinden çekinmek, uzak durmak, kendini korumak gereklidir.

Korku dağları bekletir.

1. Korku varlığını her yerde duyurur. Yapacağı işe karşı verilecek cezadan korkan kimse o işi yapmaktan çekinir. 2. Cezadan veya zulümden kaçan dağlara kaçar, gizlenir, zor da olsa orada yaşamaya çalışır.

Korkulu rüya (düş) görmektense uyanık yatmak yeğdir (hayırlıdır).

Tehlikeli bir işe girişmektense o işin sağlayacağı kazançtan vazgeçmek daha iyidir. Çünkü sonu pek iyi görülmeyen, her gün ha battım ha batacağım korkusu veren işten insana pek hayır gelmez.

Korkunun ecele faydası yoktur.

Kişi korkmakla kendisine gelecek bir kötülüğü önleyemez. Bu sebeple korkuyu sürdürmek yerine gelecek tehlikelere karşı önlem alma yoluna gitmek gereklidir. Çünkü gelecek olan gelecek, olacak olan olacaktır. Üzüntü, korku ise bunu önleyemeyecektir.

Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.

İstenilen nitelikteki şey bulunamayınca onun daha düşük nitelikte olanına da razı olunur. Çünkü bir ihtiyaca, kalitesi düşük de olsa cevap verecektir.   şiir  edebiyat        Öğretmenler Günlük ve Yıllık Planlar      Öğretmenler Forumu       Edebiyat Forumu    Sohbet  Gazeteler  video dershane öss soruları  kpss soruları  oks soruları   rüya videolar edebiyat  rüya tabirleri   Belirli Gün ve Haftalar  Şarkı sözleri  Eğitim Haberleri şarkı sözleri matematik

Köpeğe gem vurma kendisini at sanır.

Hiçbir değeri olmadığı hâlde kendisine değer verilen, lâyık olmadığı hâlde bir makama getirilen kişi, kendisini gerçekten kıymetli sanıp buna da inanmaya başlar.

Köpek ekmek veren kapıyı tanır.

Şurası unutulmamalıdır ki, köpek bile kendisini besleyen yeri bilir; o yerin insanına karşı bunu iyi davranışlarıyla belli eder. O hâlde insan bunu görmeli ve bunun çok ötesinde olmalıdır. Kendisine iyilik eden, yardımcı olan kimselere karşı gerekli saygıyı göstermeli, nankörlük etmemeli ve kendisine uzanan şefkatli elleri unutmamalıdır.

Köpek sahibini ısırmaz.

Köpek bile kendisini besleyen, kendisini koruyan sahibine saygılı davranır. Peki, kişi ne kadar kötü olursa olsun iyilik gördüğü, geçimini sağladığı yere nasıl kötülük edecektir? O da nankörce davranıp zarar veremez.

Köpeksiz sürüye (köye) kurt dalar (iner).

Koruyucusuz kalan yere veya ülkeye düşman girer, saldırır, ne var ne yok hepsini talan eder. Eğer elinizdeki yeri ya da ülkeyi iyi koruyup gözetirseniz, düşman sizden uzak durur ve kötü sonlarla karşılaşmazsınız.

Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı derler.

Kişi işini gördürünceye kadar yardım beklediği kimseye dil döker, onu över, ne kadar kötü de olsa onu göklere çıkarır. Ancak işini gördürdükten sonra bu tavrı birdenbire değişir. Karşısındaki kimse, sanki o övdüğü kimse değildir. Kuşkusuz bu tavır iki yüzlü kimselerin tavrıdır ki namuslu insanlar bundan uzaktırlar.

Körler memleketinde şaşılar padişah olur.

Bilgisiz, anlayışsız, beceriksiz insanların bulunduğu bir yerde, çok az bilgi, anlayış ve becerisi bulunan kişiler başa geçip yönetimi ele alırlar.

Körle yatan şaşı kalkar (İtle yatan bitle kalkar).

Değersiz, kötü, ahlâksız kişilerle ilişki kurup arkadaşlık yapanlar ister istemez onlardan etkilenir ve kötü huylar kaparlar. Çünkü insanı en çok etkileyen yakınında bulunduğu insanlardır.

Kötü komşu insanı (adamı) hacet sahibi eder.

İnsanlar en çok birbirlerine yakın olan insanlarla yardımlaşırlar. İnsanın yardımlaşacağı insanlardan biri de komşusudur. Eğer komşu kötü huylu biri ise, kendisinden emanet olarak istenen bir şeyi vermez. Emanet isteyen de geri çevrildiği için ihtiyaç duyduğu şeyi satın almak zorunda kalır. Böylelikle o kötü komşu, insanı bir alet-eşya sahibi yapmış olur.

Kötülük her kişinin kârı, iyilik er kişinin kârı.

Bk. “İyiliğe iyilik her kişinin kârı…”

Kötü söyleme eşine, ağu katar-aşına.

Yakın ilişkide bulunduğun kimselere (aile fertleri, komşu, arkadaş, mesai arkadaşları vs.) iyi davran, onları incitip kırma. Eğer böyle yaparsan onlar da senin hakkında hiç iyi düşünmezler, sana daha büyük kötülük yapma yoluna giderler.

Kul azmayınca Hak yazmaz.

Kişinin başına gelen felâketler hep onun azgınlığı, sapkınlığı yüzündendir. Çünkü Yüce Allah hiçbir kuluna zulüm yapmaz. Doğru yolda giden toplumlar selâmete ermişler, sapanlar ise felâketlerle karşı karşıya kalmışlardır.

Kul hatasız (kusursuz) olmaz.

Bk. “Hatasız kul olmaz.”

Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.

Sıkıntıda olan, dara düşen ve kendisine inanan insanları Yüce Allah darda koymaz. Onlara en sıkışık anlarında yardım eder, yeter ki o kullar kötü yola sapmadan sabrederek yollarına devam etsinler.

Kurda, “Neden boynun (ensen) kalın?” demişler; “İşimi kendim görürüm de ondan” demiş.

Kendi işini kendisi gören, başkasına bırakıp yaptırmayan kişinin içi rahattır; çünkü işin bütün yükü ve sorumluluğu ona aittir. Dolayısıyla hiç kaygılanıp üzülmez de, keyfine bakar.

Kurt dumanlı havayı sever.

Kötü niyetli kimseler ortalıktaki karışıklıklardan yararlanma yoluna giderler. Çünkü o anda dikkatler dağılmıştır, kimin ne yaptığı belli değildir. Dolayısıyla kendilerine engel olacak kimselerin bulunmadığı bu ortamı sever ve bu ortamın oluşmasını istekle beklerler.

Kurt kocayınca köpeklere maskara olur.

Güçlü, kuvvetli bir kurt ile köpekler kolay kolay başa çıkamazlar, ondan çekinip korkarlar. Bunun gibi her bakımdan güçlü, kuvvetli iken herkesi (bilgi yelpazesi) korkutan, tedirgin eden, yıldıran kişi, bu gücünü-kuvvetini kaybettikten sonra onun bunun, aşağılık kimselerin eğlencesi ve oyuncağı hâline gelir.

Kurt tüyünü (köyünü) değiştirir, huyunu değiştirmez.

Kötü, zalim kimseler kılık-kıyafetlerini, oturdukları ev ve yerlerini değiştirseler de huylarını değiştirmezler; onların bu kötü yapıları devam edip gider.

Kuru lâf karın doyurmaz.

Anlamsız, yersiz, boş sözlerle bir iş yapılamaz. Bir işten olumlu sonuç alınmak isteniyorsa, o konuda eylemde bulunmak, yararı dokunan davranışlar göstermek gereklidir.

Kurunun yanında yaş da yanar.

Bir düzeni kurmak, huzuru sağlamak için girişilen bir eylem sırasında suç işlemiş kötülerin yanı sıra, suçsuzların da cezalandırıldığı ve zarara uğratıldığı görülür.

Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.

Eksiksiz, noksansız kişi olmaz, hiç kimse mükemmel değildir. Bu sebeple kusursuz dost aramak boşunadır. Arayan da dostsuz kalır. Dost bulmak istiyorsak, insanları kusurları ile kabullenip sevmeliyiz.

Kuzguna yavrusu güzel (anka) görünür.

Bak. “Karga yavrusuna bakmış…”

Küçük suda büyük balık olmaz.

1. Yetenekli, büyük kişiler küçük çevrelerde yetişse bile barınıp kalamaz. Bu kişiler kendilerini besleyecek, barındıracak ve olgunlaştıracak daha büyük çevrelere, kültür ortamlarına ihtiyaç duyarlar. 2. Küçük kazançlar, küçük ortamlarda; büyük kazançlar da büyük ortamlarda elde edilir. Sınırlı, küçük bir ortamda yapılan işten bol kazanç sağlanamaz.

Kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün börkü.

Başkalarının ihtiyaçlarını karşılayan bir meslek dalında çalışıp çabalayan kişi, kendi ihtiyaçlarını ha bugün, ha yarın diyerek ihmal eder ve savsaklar

“L” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Lâfla peynir gemisi yürümez.

Yalnız konuşarak, yaparım ederim diyerek bir yere varılmaz ve hiçbir iş gerçekleştirilemez. Atıp tutmaktan ziyade harekete geçip uygulamak ve çalışmak lâzımdır.

Lâf torbaya girmez.

Ağızdan söz bir kez çıktı mı artık onu gizlemek mümkün değildir. Çünkü onu herkesin duyması kaçınılmazdır. Bu sebeple söz ağızdan (bilgi yelpazesi) çıkmadan önce iyice düşünmeli, nereye varıp varmayacağı hesaplanmalı ondan sonra sarf edilmelidir.

Lâtife lâtif gerek.

Şaka yaparken bile kaba, kırıcı olmamak, incelikten ayrılmamak gerektir.

Leyleğin ömrü laklakla geçer.

Aylak, işsiz-güçsüz, bir iş yapmak istemeyen kişi zamanını boş ve anlamsız konuşmalarla geçirir. Çene çalmaktan başka bir işe yaramayan bu kimselerle bir arada bulunarak zaman harcamaktan kaçınmak bir zorunluluktur.

Lodosun gözü yaşlı olur.

Güneyden veya güney batıdan esen rüzgâr, ardından çoğunlukla yağış getirir.

Lokma çiğnenmeden yutulmaz.

Her iş bir emekle yapılır. Emek, çaba ve diğer yardımcı güçleri sarf etmeden bir şey elde edilemez. Alın teri dökülmeden kazanılan şeyden hayır gelmez. Nasıl ki çiğnemeden yuttuğumuz şey midemize zarar veriyorsa, emek vermeden elde ettiğimiz şey de bize zarar verir; çünkü helâl değil, haramdır. O hâlde bir şey elde etmek istiyorsak çalışmak, alın teri dökmek ve emek vermek zorundayız

“M” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Mahkeme kadıya mülk değil.

Hiçbir kimse, hizmet için bulunduğu kamuya ait bir makam ya da mevkide ömrünün sonuna kadar kalamaz. Ayrıca o yeri kendi malı ve mülküymüş gibi de kullanamaz. Gün gelir, onu o yere getirenler onu oradan alır, yerine bir başkasını getirebilirler. Bu sebeple geçici de olsa devlete ait olan yerleri işgal edenler, o yerlerde yetkilerini yanlış yolda kullanmamalıdırlar.

Mal bulunur, can bulunmaz.

Mal ve mülk kazanmakla elde edilir. Bugün kaybeden, yarın gayretli çalışması sonucu yine bulabilir. Ama can öyle mi ya? Canını kaybeden onu bir daha elde edemez. Bu bakımdan insan canının kıymetini bilmeli, onu tehlikeye atmamalı. Unutmamalıdır ki, ancak sağlığı yerinde olan insan mal kazanabilir.

Mal canın yongasıdır.

İnsan, malına gelen zarardan, canına gelmişçesine acı duyar. Çünkü onu kazanırken çok uğraşmış, canını dişine takmış, didinip durmuş ve mal sanki onun bir organı gibi olmuştur.

Mart kapıdan baktırır, kazma-kürek yaktırır.

Mart ayı şiddetli soğukların olduğu bir aydır. Zaman zaman güneş görünse ve havalar ısınıyor gibi olsa da soğuklar şiddetini azaltmaz. Çoklukla bugünlerde yakacak tükenir, insanlar zor durumda kalırlar, evde bulunan kazma-kürek saplarını bile yakmak zorunda kalırlar.

Mart`ta yağmaz, Nisan`da dinmezse sabanlar altın olur.

Mart ayı oldukça soğuk bir aydır. Bu ayda yağmurun yağması ürün için iyi değildir. Nisan ise havaların ısınmaya başladığı bir aydır. Bu ayda yağacak (bilgi yelpazesi) yağmur, hem de çok yağacak yağmur ürün için oldukça faydalıdır, verimi artırır ve çiftçiyi son derece memnun eder.

Maşa varken elini ateşe sokma.

1. Bir işten gelebilecek zarardan kendini koruyacak bir yol vardır, o yolu tut. Kendini zarardan koruduğun gibi rahat da edersin. 2. Yaptırabileceğin biri varken tehlikeli bir işe kendin girme.

Mayasız yoğurt çalınmaz (tutmaz).

Bir işin başarıyla yürütülebilmesi, bir işten verim alınabilmesi için uygun bir ortama, gerekli araç-gerece, az da olsa bir sermayeye ihtiyaç vardır.

Mazlumun âhı, indirir şahı (yerde kalmaz).

Bk. “Kimsenin âhı kimsede kalmaz.”

Merhametten maraz doğar.

Bir kimsenin karşılaştığı kötü durum karşısında üzüntü duyar ve o kişiye yardımda bulunur, iyilik ederiz. Ne var ki, kimileri kendisine gösterilen bu yakın ilgiyi kötüye kullanır ve başımızı derde sokar.

Mermer iyi taştan, iyilik iki baştan.

Bk. “İyilik iki baştan olur.”

Mescide gerek olan meyhaneye haramdır.

Her özellikli şeyin gerekli olduğu bir yer vardır. Onun dışında başka bir yerde kullanılamaz. Kullanılırsa son derece zararlı olur. İçki Müslüman`a haramdır, dolayısıyla içemez ve bulunduramaz. Domuz eti Hıristiyanların sofrasına konabilir ama Müslümanların sofrasına sokulamaz. Aksi takdirde Müslümanlığın özüne zarar verilmiş olur.

Meyveli ağacı taşlarlar.

Öyle sıradan kimselerle pek uğraşan olmaz. Ama toplumda bir konum edinmiş, bilgili, becerikli ve başarılı kimse kolayca hedef olur; hücumlara maruz kalır. Çünkü onun toplumdaki konumu kimilerinin kıskançlık duygularının kabarmasına yol açar.

Mızrak çuvala sığmaz (girmez).

Herkesin gözü önünde duran, apaçık bilinen gerçeklerin gizli tutulması, örtbas edilerek yokmuş gibi gösterilmesi imkânsızdır.

Minareyi çalan kılıfını hazırlar.

Kolay kolay saklanamayacak kadar büyük bir yolsuzluk yapan kimse, sorumluluktan kurtulma yollarını iyiden iyiye düşünür ve ortaya çıkmasını önleyecek tedbirleri önceden alır.

Mirî malı balık kılçığıdır, yutulmaz.

Devletin malını mülkünü kendisine mal etmek son derece zor ve tehlikelidir. Böyle bir teşebbüste bulunsa da rahatça kullanamaz, günün birinde er veya geç bunun hesabı kendisinden sorulur.

Misafir kısmeti ile gelir.

Geleneklerimiz ve dinimiz olan İslâm, yoldan gelene, yolcuya, konuğa gerekli ilgiyi göstermeyi ve ikramda bulunmayı emreder. Bu bakımdan evimizi konuğa açmalı, onu başımıza gelmiş bir külfet gibi görmemeliyiz. Eğer dinimizin buyurduğu gibi davranırsak misafiri ağırlamakta güçlük çekmeyiz, evimize bereket dolar. Çünkü ikram edene, sakınmadan verene, Yüce Allah misliyle verir. Dolayısıyla misafir kısmetini de getirmiş olur.

Misafir on kısmetle gelir; birini yer dokuzunu bırakır.

Bk. “Misafir kısmeti ile gelir.”

Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer.

Bir yere konuk olan, ev sahibinin kendisine özel olarak yapılmış çok güzel şeyler ikram edeceğini düşünebilir. Ancak umduğuna kavuşamaz; çünkü ev sahibi, evde ne varsa onu ikram eder. Bu bakımdan özel yiyeceklerle ağırlanacağını düşünmemelidir.

Misafir üç gün misafirdir.

Geleneğimiz bir yerde haddinden fazla kalınmasını ve ev sahibine fazla sıkıntı verilmesini hoş görmez. Konuğun bir evde kalmasını üç günle sınırlar. Üç günden fazlası ev sahibini sıkıntıya soktuğu gibi, misafiri de zor durumda bırakır. Bu bakımdan, konuk, (bilgi yelpazesi) ev sahibinin durumunu anlamak ve üç günden sonra o yerden ayrılıp ev sahibini rahatlatmalıdır. Unutulmamalı ki suratlarının asılmasına sebep olduğumuz insanların yanına bir daha zor gideriz.

Muhabbet iki baştan.

Bk. “İyilik iki baştan olur.”

Mum dibine ışık vermez.

Konumu ve yapısı gereği etrafına ışık saçan mum, kendi dibini aydınlatamaz. Güçlü kişiler de uzaktakileri kollayıp kayırdıkları ve çokça yardım yaptıkları gibi kendi yakınlarına o kadar fayda sağlayamazlar. Çünkü onlar her şeyden önce çıkarlarını düşünen insanlar olmaktan uzaktırlar.

Mühür kimde ise Süleyman odur.

Hz. Süleyman`ın peygamber ve hükümdar olduğunu belirten bir mührü vardı. Bu yetki gücünün işareti olarak görülmüş, burdan hareketle söze şu anlam verilmiştir: Bir işte yetki kimde ise kuvvet ondadır, onun buyrukları geçer.

Mürüvvete endaze olmaz.

Yiğit, mert, iyiliksever, cömert olmanın ne ölçüsü, ne de sınırı vardır. Kişi bu hasletlerini olabildiğince geniş ve sınırsız tutabilir; tuttuğu oranda da kendini değerli, eşsiz bir insan yapar.

“N” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Namaza meyli olmayanın kulağı ezanda olmaz.

Müslümanların günde beş kez yapmaları dince buyurulan ve dua okuyarak kıyam, rükû, sücut, kuut denilen beden durumlarını, kuralınca tekrarlayarak Yüce Allah`a edilen bir ibadettir namaz. Buna salât da denir. Namaza çağrı işareti de ezandır. Namazı gerçekten kendine bir görev bilmiş olanlar, onun vaktini dört gözle beklerler ve onun çağrı işareti olan ezana da kulak verirler. Namaz ve ezan arasındaki bu ilişkiden hareketle, atasözü şu anlamı vermek için söylenir: Kişi bir işin esasıyla ilgileniyor ve ona karşı istek duyuyorsa, o şeyin ayrıntılarıyla da ilgilenir; istemiyor ve ilgilenmiyorsa ayrıntılarıyla da uğraşmaz.

Ne doğrarsan aşına, o çıkar kaşığına.

Kişi, çalışma miktarına ve biçimine göre karşılık görür. Çok ve iyi çalışan iyi, az ve kötü çalışan da kötü sonuçla karşılaşır. Elde edilen verimin iyi veya kötü olmasında niyetin rolü de büyüktür.

Ne ekersen onu biçersin.

Nasıl davranırsan öyle karşılık görürsün. Birine kötülük yapan ondan kötülük, iyilik yapan da iyilik görür.

Ne karanlıkta yat, ne kara düş gör.

İleride zarara uğrayıp üzülmek istemiyorsan, karşına çıkabilecek tehlikelere karşı şimdiden tedbir al. Bk. “Korkulu rüya görmekten…”

Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.

Kişi ummadığı bir duruma ulaşabilir, varlıklı ve başarılı olabilir. Bu duruma ulaşan kimse çok şımarmamalı, sağında solunda bulunan kimseleri küçük (bilgi yelpazesi) görmemeli, bu durumun sürüp gideceğini düşünmemelidir. Yarın elinde olanı, bulunduğu konumu kaybedeceğini ve kötü duruma düşeceğini de hesaba katmalıdır.

Nerde birlik, orda dirlik.

Hangi yerde, toplumda duygu, düşünce ve inanç birliği varsa dirlik ve düzenlik de oradadır. Orada insanlar mutlu, huzurlu, başarılı ve uyumlu bir hayat sürerler.

Nerde hareket, orda bereket.

Hareket olan yerde bolluk olur. Çünkü orada devamlı iş, çalışma ve üretim vardır. Üretimin olduğu yerde de yokluktan değil, bolluktan söz edilir ancak.

Ne verirsen elinle, o gider seninle.

Yaşadığı sürece yoksula, yetime, yolda kalmışa yardım eden, onları doyurup giydiren ve gözeten kimse, bunların karşılığını öbür dünyada alacaktır. Hatta Yüce Allah, ona kat kat fazlasıyla verecektir.

Ne yavuz (azgın) ol asıl, ne yavaş (şaşkın, miskin) ol basıl.

Sertlikten kaçın, ona buna saldırıp kimseyi ezme, yoksa seni kötü biçimde cezalandırırlar. Çok sessiz, uyuşuk, pısırık, korkak ve yumuşak da olma; yoksa seni hırpalayıp ezerler. İkisinin ortası bir yol izle.

Nikâhta keramet vardır.

Nikâh evlenenleri sevgi bağıyla bağlar. Daha önce tanışmadan evlenenler, evlendikten sonra anlaşır ve birbirlerini severler. Bekâr durmaktansa evlenmek yeğdir.

Nisan yağmuru altın araba, gümüş tekerlek.

Bk. “Mart`ta yağmaz, Nisan`da dinmezse…”

Niyet hayır, akıbet hayır (selâmet).

Bir şeyin yapılması önceden iyi niyetle istenip düşünülmüşse, o şeyin sonu hayırlı olur. Kötü niyetle yapılan işten hayır gelmez

“O” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Oduncunun gözü omçada, dilencinin gözü çömçede.

Kişiler iş, meslek ve durumlarına göre kendilerine gerekli olan şeylerin peşine düşerler; onları elde etmeye çalışırlar.

Olacakla öleceğe çare bulunmaz.

İnsanın kaderinde ne varsa o olur, bunu değiştirmek mümkün değildir. Dünyada olup biten her şey Yüce Allah`ın kaza ve kaderine göre olur. Dolayısıyla ölüm de insanın iradesinin dışındadır. Eceli gelen, günü dolan ölür; bu mutlaka olacaktır, bunun önüne geçilemez.

Olan dört bağlar, olmayan dert bağlar.

Zengin, varlıklı kişi dilediği gibi yaşar; istediği gibi yer, içer; giyinir, kuşanır; rahatına rahat katar. Ama yoksul kişi değil rahatına bakmak, geçimini temin edemediği için içten içe üzülür; acı çeker.

Olsa ile bulsayı ekmişler, hiç bitmiş (yel ile yuf bitmiş).

İnsan başarılı sonuca boş söz ve hayalle değil, çalışarak ulaşır ancak. Bu sebeple “bu iş böyle, şu iş şöyle olsa, şu şartlar yerine gelse” gibi (bilgi yelpazesi) sözler sarf etmekle insanın eline bir şey geçmez. İnsan bir şey kazanmak istiyorsa hareket etmeli, çalışıp çabalamalıdır.

Ortak (kuma) gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş.

Bir erkeğin hanımları birbirleriyle iyi-kötü anlaşabilirler, ama kardeşlerin hanımları birbirleriyle geçinemezler.

Osmanlı`nın ayağı üzengide gerek.

Bir devleti ayakta tutmak, yüzyıllar boyu yaşatmak, sınırları genişletmek, dini yaymak o kadar kolay bir şey değildir. Ancak atalarımız bunu becermişlerdir. Becerirken de sürekli hareket hâlinde olmuşlar, didinip çalışmışlar, dur durak bilmemişler, bir yere bağlanıp kalmamışlardır. Onlar bilirlerdi ki, hareketsiz kalan, tembelleşen, bir yere bağlanıp kalan (yani ayağını üzengiden çeken) kişi, ne başarılı olabilir, ne de dirlik ve düzenliğini sağlayabilirdi.

Otu çek, köküne bak.

Bir kişinin kimliğini, nasıl birisi olup olmadığını öğrenmek için soyunu sopunu bilmek ve tanımak gerekir.

Otuz iki dişten çıkan, otuz iki mahalleye yayılır.

Ağızdan çıkan söz, çok çabuk duyulur; başkalarının diline düşer ve bir anda her tarafa yayılır.

Oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul Türküsü.

Kimi kişiler bulundukları yer ve şarta uymayan, ters düşen davranışlarda bulunur; kendilerini alay konusu ederler.

Oynamasını bilmeyen gelin yerim dar demiş.

Kimi beceriksiz, başarısız, kendisinden bekleneni veremeyen kişiler bazı bahanelerin arkasına saklanarak açıklarını kapatmaya çalışırlar

 

“Ö” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir.

İleride geri alınmak şartıyla verilen para, eşya ya da herhangi bir mal her iki tarafı da mutlu eder. Veren yardımcı olduğu, alan da ihtiyacını gördüğü için sevinir. Ancak geri verme zamanı gelince bu sevinç kaybolur. Çünkü çoklukla geri ödeme ya çok geç yapılır, ya da ödünç olarak verilen şeyin yıprandığı görülür. Bu durum ödünç verenle, ödünç alanın arasını açar; dostlukları bozup zedeler.

Öfkeyle kalkan, zararla (ziyanla) oturur.

Öfkesine kapılarak iş gören sonunda güç duruma düşer. Çünkü öfkeli, kızgın, sinirli insan iyi düşünemez, olup biteni iyi göremez, sonucu iyi hesaplayamaz. Bu yüzden de yanlış iş yapar.

Öküze boynuzu yük değil.

İnsan, kendi yakınlarının işleri ile kendi işlerini yük saymaz. Her ne kadar külfetmiş gibi görünüyorlarsa da, aslında yaptığı işler kişinin kendi yararınadır. Bk. “Koça boynuzu yük değil.”

Ölenle ölünmez.

Her canlının hayatı sona erer. Bu kaçınılmaz bir sondur ve doğal karşılanmalıdır. Çünkü ölüme çare bulunmaz. Bu bakımdan yakınını kaybeden (bilgi yelpazesi) bir kimse, kendini tüketircesine üzülmemeli, sakin olup dövünmeyi bırakmalıdır. Ne yaparsa yapsın, ne kadar üzülürse üzülsün öleni geri getiremeyecektir.

Ölmüş eşek, kurttan korkmaz.

Bazı sebeplerden ötürü çok sıkıntı ve acı çeken, felâket üstüne felâket görüp zarara uğrayan, kaybedecek bir şeyi kalmayan kimse, artık hiçbir şeyden korkmaz; ne tehlikeye aldırır, ne de tehdide.

Ölüm kalım (dirim) bizim için.

İnsan yaşadığı gibi her an ölebilir de. Bu bakımdan öbür dünyayı da hesaba katmalı, ona göre davranmalı, dinin buyruklarını yerine getirmeli, bu dünyadaki işlerini de yarın öleceğini düşünerek bir yola koymalı insan.

Ölüm ile öç alınmaz.

Düşmanlarının ölümünden sevinç duymak veya böyle bir duyguya kapılmak insana yakışmaz.

Önce can, sonra canan.

İnsanlar bencil yaratıklardır. Can da kıymetlidir. Kaybedilmesi göze alınamaz. Bu bakımdan büyük fedakârlık gerektirecek konularda önce kendilerini, sonra sevdiklerini ve yakınlarını düşünür insanlar.

Önce düşün, sonra söyle.

Ağızdan çıkan sözü değiştirmek ya da geri almak çok zordur. Sarf edilen bir söz insanı güç durumda bırakabilir, zarara sokup pişman edebilir. Bu sebeple bir sözü sarf etmeden önce dikkatlice düşünmeli, ne getirip götüreceği iyice tartılıp hesaplanmalıdır

“P” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Padişahın bile arkasından kılıç sallarlar.

Kendisinden çekinilen kimselerin yüzüne karşı bir şey diyemeyenler onu arkasından çekiştirirler, hakkında atıp tutarlar. Çünkü hasmı karşısında değildir, arkasından konuşmak da kolaydır.

Papaz her gün pilâv yemez.

İnsanın önüne her zaman aynı nitelikte elverişli bir imkân çıkmaz. Çünkü şart, zaman ve imkânlar sürekli değil, değişkendirler.

Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz (bilinmez).

İman her şeyden önce içsel, yani kalbî bir olaydır. İnsanların imanlarını sözle dile getirmeleri mümkünse de, bunu çıkar için yapıyor olabilirler. Dolayısıyla gerçekten kimin iman ettiğini bilmemiz imkânsızdır. Para için de aynı şey söz konusudur. Kimse kolay kolay parasının olduğunu söylemez, gizleme yoluna gider. Kimi cimri olan ve yoksul bir hayat yaşayan insanların çok zengin, kimi cömert ve eli açık insanların da parasız olduğu çok görülmüştür. Bu bakımdan para ile imanın kimde olduğu pek bilinmez.

Paranın yüzü sıcaktır.

Para çekicidir ve öyle kolayca geri çevrilemez. Çünkü paranın gücü, pek çok maddî sorunu halleder. Bu sebeple insanlar parayı görünce gevşer, ona (bilgi yelpazesi) kavuşma isteği duyar, kendisinden istenen işi de kolayca yapma eğilimi gösterir.

Para parayı çeker.

Elde para bulunursa onunla yeni paralar kazanılır. Bilinen o ki, pek çok işte sermaye şarttır. Sermayen ne kadar çoksa, o kadar büyük iş yapar ve o kadar da çok kazanırsın.

Parayı veren düdüğü çalar.

Para harcayan kimse istediğini elde edebilir. İş yapabilir, yaptırabilir; satın alabilir, aldırabilir; hemen her istediği maddî şeye kavuşması mümkündür.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Bir iş, durum ya da olayın nasıl sonuçlanıp sonuçlanmayacağı şimdiki gidişinden anlaşılıp belli olur.

Pilâv yiyen, kaşığını yanında (belinde) taşır.

Bir şeyden yararlanmak isteyen kişi, bunun için gereken aracı eli altında bulundurmalıdır.

Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın.

Yararlı bir şeyi elde etmek isteyen insan sonuna kadar uğraşıp didinmeli, direnmeli ve mücadele etmekten kaçınmamalıdır.

Püf demeye dudak ister.

Bir şeyi yapmak için kuşkusuz bilgi, beceri ve araç oldukça önemlidir. Ancak bunlardan da önemlisi o işi yapma isteği, gücü ve cesaretidir. Bunlar olmadan işin başarıya ulaşması zorlaşır.

“R” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Ramazanda yalan söyleyenin (oruç yiyenin) bayramda yüzü kara olur.

Gerçeği yalanla kapatmak mümkün değildir. Bu bakımdan kişi yalan söyleyerek işlerini uzun süre yürütemez. Söylediğinin yalan olduğu, asıl meselenin mahiyeti çok geçmeden anlaşılır. Gerçek ortaya çıkar; işte o zaman, yalan söyleyerek işlerini yürüten kimse de utanır; kimsenin yüzüne bakamaz olur.

Rüşvet kapıdan girince iman bacadan çıkar.

Rüşvet, yaptırılmak istenilen bir işte kolaylık sağlanması için bir kimseye mal ve para olarak sağlanan çıkardır. Dinimiz olan İslâm rüşvet (bilgi yelpazesi) alıp vermeyi haram kılmış, haksız bir kazanç olarak görmüştür. Eğer inananlardan biri, Yüce Allah`ın buyruğuna uymayıp bu yasağı çiğnerse, büyük haksızlık etmiş olur; dolayısıyla imanını da kaybeder.

Rüzgâra tüküren kendi yüzüne tükürür.

İnsan kimle, ne ile mücadele edeceğini bilmelidir. Karşı koyacağı şeyin gücü ne? Onunla ne kadar baş edebilir? Sonuç ne olabilir? Bütün bunları iyice tartmalıdır. Eğer kişi gücünün üstünde bir güce saldırmaya, onunla boy ölçüşmeye kalkışırsa, sonuç alamaz; sonuç alamadığı gibi zararlı da çıkar, yıpranır.

Rüzgâr eken, fırtına biçer.

Kişi bir kötülük yaparsa, yaptığı kötülüğün çok daha kötüsü ile karşılaşır; büyük felâketlere uğrar, zarar görür.

Rüzgâr esmeyince yaprak kıpırdamaz (dal oynamaz).

Meydana gelen her olayın, her durumun belli bir sebebi veya etkeni vardır.

Rüzgârın önüne düşmeyen yorulur.

Toplumun genel gidişatına, ilkelerine, değer yargılarına karşı çıkan, uymayıp ters yönde hareket eden kişi pek çok engellerle karşılaşır; yorulup yıpranır

“S” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Sabah ola, hayır ola (gele).

Sabah olsun, o vakte kadar işi belki düzelir. Çünkü gündüz geceden daha hayırlıdır. Bk. “Akşamın hayrından sabahın şerri…”

Sabır acı ise de (acıdır) meyvesi tatlıdır.

Acı, yoksulluk, haksızlık gibi üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi gösteren ve direnen kişi, sonunda kârlı çıkar. Çünkü Yüce Allah, sabredenlerle beraberdir; onları sabırları karşılığında mutlaka mükâfatlandıracaktır.

Sabreden derviş, muradına ermiş.

Hiç kimse amacına öyle birdenbire ve kolayca ulaşamaz. İnsanın karşısına pek çok engel çıkabilir, uzun zaman beklemesi gerekebilir, başına türlü hâller gelebilir; işte bütün bunlara sabreden, direnişini yılmadan sürdüren kişi istediğine kovuşup ulaşabilir.

Sabreyle işine, hayır gelsin başına.

Bir iş yapmaya giriştiğinde karşına çıkan zorluklar sebebiyle kızıp öfkeye kapılmaz, acele edip gevşemez, azmini yitirmezsen başarı da, hayırlı sonuç da senin olur.

Sabrın sonu selâmettir.

Olan veya olacak tüm zorluklara göğüs geren, telâş ve öfkeye kapılmadan başına gelen felâketlerin geçmesini bekleyen, ses çıkarmadan bunları aşma erdemi gösteren kimse, sonunda esenliğe erecektir.

Saçın ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün.

Acele etme, herhangi bir yargıya varma; sonucun ne olduğunu biraz sonra, iş bitince, kendi gözlerinle görüp anlarsın.

Sadık dost akrabadan yeğdir.

Dostluğu, bağlılığı gerçek ve içten olan dost, akrabadan daha iyi ve hayırlıdır.

Sefa ile yenen cefa ile kazanılır.

Kaygısız, sakin, zevk ve gönül rahatlığı içinde yenen para, sıkıntı çekilerek ve alın teri dökülerek kazanılmıştır.

Sağ baş yastık istemez.

Sağlığı yerinde olan bir insanın durup dururken yattığı pek görülmez. Eğer yatmak istiyorsa, bilin ki o hastadır.

Sağ elinin verdiğini sol elin görmesin.

Birine yaptığın iyiliği gizli tut. Herkesin gözü önünde yaparsan, yardım yaptığın kişiyi incitebilirsin. Onun da bir onuru vardır, bil. Dinimiz olan İslâm (bilgi yelpazesi) da zekât ve sadakaların verilmesinde bu gizliliğe uymayı emretmiştir. Aslolan kişinin kendini gösterip övdürmesi değil, kendini göstermeden yardım yapıp yoksulu sevindirmesidir.

Sağır işitmez, uydurur (yakıştırır).

1. İşitme duyusundan yoksun, işitmeyen kimse, yakınında konuşulanları duymaz. Ama konuşulanlara bakarak değerlendirmeler yapar, anladığını sanarak bir şeyler yakıştırıp karşılık verir. 2. Bir olayın içyüzünü bilmeyen kimse, görünüşe göre bir sonuca varır; vardığı sonucu da doğru sanır.

Sağlık, varlıktan yeğdir.

Vücudun hasta olmaması, vücut esenliği her şeyden önemlidir. Çünkü bir şeyin tadını alabilmek, bir şeyden gerektiği gibi yararlanabilmek için sağlıklı olmak şarttır. Her şeyiniz var, ama ondan istifade edecek durumunuz yok. Neye yarar?

Sahipsiz eve it buyruk.

Bk. “Issız eve it buyruk.”

Sakınılan göze çöp batar.

Üzerine çok düşülen şeyler daha çok kazaya ve zarara uğrar. Olabileceği düşünülen kötü durumlara karşı önlem almak gereklidir, ancak orta bir yol izlemeli, aşırılığa düşülmemelidir.

Sakla samanı, gelir zamanı.

Gereksiz görülen, işe yaramaz kabul edilen şey günün birinde, ileride lâzım olabilir. Bu sebeple önemsiz gördüğümüz şeyleri bir kenara atıp elden çıkarmamalı, onları saklamalıyız.

Sanat altın bileziktir.

Bir kenarda saklanan altın, günü gelince bozdurulup kullanılır. Sanat da altın bilezik gibidir. Günü gelir gerekli olur. Bir sanata sahip kimse, sanatını uygulama alanına sokarak ondan geçimi için kazanç sağlar, yararlanır. Dolayısıyla sanat, altın gibi değerini hiçbir zaman kaybetmez.

Sana taşla vurana, sen aşla vur (dokun).

Sana sert, kaba, acımasız davranana, sen yumuşak davran; o incitiyorsa, sen incitme; kötülük ediyorsa, sen iyilik et.

Sanatını ustadan öğrenmeyen (görmeyen) öğrenemez.

Her işin, her sanatın kendine göre birtakım incelikleri vardır. Çok çalışmak, kendi kendine çalışmakla bu incelikler öğrenilemez. Bu incelikler, pek çok deneme yapmış ve tecrübe kazanmış ustadan öğrenilir ancak. Çünkü usta denen kişi, kendinden öncekilerin tecrübelerinden yararlanan, sanatını gereği gibi öğrenip işinin sırlarını bilen kişidir.

Sana vereyim bir öğüt: Kendin ununu kendin öğüt.

Kişi, kendi işini kendisi yapmalıdır. İşini başkasına bırakmazsa içi rahat eder, sıkıntıya düşmez. Hem işi kolay yürür, hem de istediği gibi olur.

Sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış.

İnsanlar kötü yanlarını kolay kolay belli etmezler. Bunun için haklarında yargıda bulunmakta acele etmemek gerekir.

Sayılı gün tez geçer.

Sayısı belli olan, bir işin yapılması için önemli ve az görülen belirli zaman süresi çok çabuk geçer. Kişi işine öyle dalar ki, bugünlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varmaz.

Sayılı koyunu kurt kapmaz.

Birine teslim edeceğiniz bir şeyi eğer sayarak, ölçerek ya da tartarak verirseniz, emanet alan kişi onu daha iyi korur; içinde bir kötülük varsa bile, sayılı olduğunu bildiğinden ötürü bundan vaz geçer; dikkatli olur.

Sebepsiz kuş bile uçmaz.

1. Dünyada her şeyin olmasına veya bir hâlde bulunmasına yol açan bir sebep vardır. Bu sebepleri de yaratan Yüce Allah`tır. Sebeplerin sırrını da gerçek anlamda yalnız O bilir. 2. Bir yardımcı, bir yol gösterici olmadan işler başarıya ulaşmaz.

Sel gider kum kalır (kişi ettiğini bulur).

Geçici olanlara değil, kalıcı olanlara önem vermek gereklidir. Hayatın akışı içinde yaşadığımız olayların, bulunduğumuz yerlerin, ilişki kurduğumuz insanların bir aslî olanları, bir de gelip geçici olanları vardır. İşte bizim için bu aslî olanlar, kalıcı olanlardan daha önemlidir.

Sen ağa, ben ağa; bu ineği kim sağa?

Kişi, üzerine düşen işten kaçmayıp onu yapmalıdır. Herkes işini bir kenara bırakıp keyfini düşünürse işler ortada kalır, bir sonuç alınamadığı gibi iş düzeni de bozulur, karışıklık çıkar, tatsızlık başlar.

Sen işlersen mal işler, insan öyle genişler.

Mal-mülk edinmenin, para kazanmanın yolu çalışmaktır. İnsan ne kadar çok çalışırsa, o kadar da çok kazanır; gittikçe de zenginleşir, rahat bir hayata kavuşur.

Sen işten korkma, iş senden korksun.

Bir işi başarmada azim ve cesaret çok önemlidir. Eğer girişeceğin işi gözünde büyütür, bunun altından kalkamam diye korkar, azmini yitirirsen başarılı olamazsın. Korkma, cesaretle işin üstüne üstüne git, bak nasıl iyi bir sonuç alacaksın.

Serçeden korkan darı ekmez.

Tehlikeleri gözünde büyüterek işe girişmekte çekingen davranan kimse, amacına ulaşamaz. Unutulmamalıdır ki, her işin kendine göre zor bir yanı vardır. Amacına kavuşmak isteyen de bunları göze almalıdır.

Sermayen bir yumurta ise taşa çal.

Sermaye, bir işin kurulup yürütülmesi için gerekli olan, önemi büyük bir güven kaynağıdır. Eğer bu kaynak işe yaramayacak, seni yarı yolda bırakacak kadar küçük ve önemsizse, o işten hemen vazgeçmelisin; ona bel bağlayıp yola çıkarsan sonunda zarar görür, pişman olursun.

Sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur.

Tutku hâlini almış aşırı sevgi, başlangıçta sevenleri birbirine bağlayan güçlü bir bağdır. Karşılıklı sevgi bittiği anda bu bağ kopar; tutkuya dönüşmüş olan sevgi de kısa zaman sonra yerini karşıtı olan nefrete bırakır, taraflara büyük zarar verici odak hâline gelir.

Seyrek git sen (sıkça varma) dostuna, kalksın ayak üstüne.

Dostumuz da olsa, sık sık yanına giderek kişiyi rahatsız etmek doğru değildir. Onu bezdirmemek, kendimizden soğutmamak, gittiğimizde de yakın ilgi görmek ve lâyıkıyla ağırlanmak istiyorsak, ziyaretlerimizi uzun zaman aralıklarıyla ve arada sırada yapalım.

Sıçan çıktığı deliği bilir.

Yasalara aykırı, yolsuz, gizli bir iş yapan kimse, kalkıştığı bu eylemin doğuracağı sonuçları önceden enine boyuna hesaplar; yakayı ele vermemek, yakalanmamak için gerekli önlemleri alır; nereye, ne zaman ve nasıl kaçacağını bilir.

Sıçan geçer yol olur.

Küçük ve basit de olsa, olumsuz ya da kötü bir işin yapılmasına izin verilmemelidir. Eğer bir kez izin verilirse, sürekli yapılmaya başlar ve alışkanlık hâline gelir. Bu giderek gelenekleşir ve pek çok kimse o zararlı yolu takip eder.

Sinek küçüktür ama mide bulandırır.

Önemsiz, küçük gibi görünse de, kötü ve olumsuz bir şey insan üzerinde iyi bir etki bırakmaz.

Sinek pekmezciyi tanır.

Çıkarını kollayan, kendini düşünen, işinin ehli olan kimse, kimden yararlanacağını iyi bilir.

Soğanın acısını yiyen bilmez doğrayan bilir.

Bir işteki güçlüğü, çekilen sıkıntıyı, o işin içinde olanlar, o işi başarmaya çalışanlar bilir; işin sadece sonucundan yararlananlar ise bundan habersizdirler.

Sona kalan dona kalır.

Bir işin yapılmasında geç kalan, zamanını kullanamayan kimse istediği şeyi elde edemez.

Son pişmanlık fayda vermez.

İş işten geçtikten sonra pişman olmanın bir yararı yoktur. Önemli olan bir zarara uğramadan önce, yapılacak işe iyi düşünerek, tedbir alarak girmek ve kötü bir sonla karşılaşmamaya çalışmaktır.

Sonradan gelen devlet, devlet değildir.

Kişi yaşlandıktan sonra gelen zenginlik işe yaramaz. Çünkü zengin, varlıklı olmanın tadı ancak gençlikte çıkarılır.

Soran yanılmamış.

İnsanoğlu her şeyi bilemez. Pek çok bilgiye sahip olan kimsenin bile bilmediği pek çok şey vardır. Bu sebeple bir işe girişmeden önce, yanılgıya düşmemek ve yanlışa sapmamak için o iş konusunda birilerine soru sormak, onlardan bilgi almak son derece gereklidir.

Sora sora Bağdat bulunur.

İnsan sora sora bilmediği işleri ve çok uzak yerleri bile öğrenip bulabilir.

Sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir.

Bir kişinin kim olduğunu, soyunu sopunu öğrenmenin bir gereği yoktur. Onu tanımak, karakteri hakkında bilgi edinmek istiyorsan konuşmasına, fikirlerine, inançlarına, hâl ve hareketlerine bak; bu sana yeterli ipuçlarını verir.

Söyleyenden dinleyen arif gerek.

1. Çok söz söylemek yerine çok dinlemek daha iyidir. Çünkü öğrenmenin en önemli yollarından biri de dinlemektir. Ayrıca çok konuşanın çok hata yaptığı da ortadadır. 2.Kimi konuşmacılar üstü kapalı, sanatlı ve derin anlamlı konuşurlar. Bu durumda (bilgi yelpazesi) söylenenlerin anlaşılması, dinleyenin bilgi ve anlayış yeteneğine bağlı kalır. Dinleyen, ne denmek istendiğini çaba göstererek anlamalıdır.

Söz ağızdan çıkar.

Faziletli, dürüst, ahlâklı ve mert kişi ağzından çıkan sözü bilir; ona bağlı kalır, verdiği sözden dönmez ve onun gereğini yerine getirir.

Söz gümüşse, sükût altındır.

Konuşmak her ne kadar iyiyse de, susmak bazen konuşmaktan daha iyi sonuç verir. Öyle ki, hiç ummadığı zamanda bile kişinin sarf ettiği sözler başına iş açabilir; onu zor duruma sokabilir.

Sözünü bil, pişir; ağzında der, devşir.

Söyleyeceği sözün ne anlam taşıdığını, ne gibi sonuçlara yol açacağını düşünmeli; derleyip toparlamalı, ondan sonra söylemelidir insan. Eğer söz ağza geldiği gibi, bir tartıdan geçirilmeden söylenirse insanın başına umulmadık dertler açabilir.

Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir.

sözün insan üzerindeki etkisi tartışılmaz. İyi, güzel, akıllıca ve yerinde söylenmiş sözler çoklukla insanlar üzerinde olumlu etkiler bırakır; inandırıcı, kabullendirici, yumuşatıcı bir rol oynayarak rayından çıkmak üzere olan işleri bir düzene sokar. Bunun yanında, kimi kırıcı, kaba, sert, düşünülmeden söylenmiş, ölçüsüz sözler de kimi tepkilere yol açar; anlaşmazlıklara, kavgalara sebep olur; işler çıkmaza girer, giderek büyür ve kimilerinin ölümüne bile sebep olur.

Su akarken testiyi doldurmalı.

İnsan eline geçen fırsatları değerlendirmeli, karşısına çıkan imkânlardan yararlanmasını bilmeli, mümkün olduğunca mal-mülk edinmeli, geleceğini güvence altına almalıdır. Çünkü her zaman uygun bir fırsat yakalaması mümkün olmayacaktır.

Su bulanmayınca durulmaz.

Kimi iş, konu, olay ya da durumlar pek çok tartışma, çekişme ve mücadeleden sonra aydınlığa kavuşur. Hemen herkes niyetini açığa vurur, fikrini söyler, söylenmedik bir şey kalmaz, sonunda mesele çözülür ve iş yoluna girer.

Su bulununca (görülünce) teyemmüm bozulur.

Bir zorunluk dolayısıyla yapılmakta olan bir işin, bu zorunluk ortadan kalkınca gereği gibi yapılmak için yeni baştan ele alınması gerekir. Bir başka deyişle, işimizde kullanacağımız asıl şey elimize geçince, daha önce onun yerine koyduğumuz benzerinin bir hükmü ya da değeri kalmaz.

Su küçüğün, söz (sofra) büyüğün.

Öncelikle büyükler sayılmalı, küçükler de korunmalıdır. Geleneklerimiz ve dinimiz, korunmada önceliği çocuğa vermiştir; çünkü çocuk daha güçsüz ve dayanıksızdır. Saygıda ise önceliği büyüklere vermiştir, çünkü çocuğun bütün ihtiyaçlarını karşılayan odur.

Su testisi su yolunda kırılır.

Bir kişi amaç edindiği işte veya ülküde, tuttuğu yolda çeşitli engellerle karşılaşır; kazaya uğrar, zarar görür, hatta ölür de.

Su uyur, düşman uyumaz.

Kimi akar sular vardır ki sanki akmıyormuş, durgunmuş gibi görünür. Buna asla kanmamak gerekir. Çünkü durgun akan sular daha ziyade tehlikeli olanlardır, asıl akış ve hareket diptedir. Düşman ise bundan daha tehlikelidir. Ona karşı her zaman (bilgi yelpazesi) çok dikkatli ve uyanık davranmak gerekir. Çünkü ne zaman harekete geçeceği, ne yapacağı belli olmaz. Unutulmamalıdır ki, düşman fırsat düşkünüdür, fırsatı kollar.

Suyun yavaş akanından, insanın yere bakanından kork.

Bk. “Adamın yere bakanından…”

Sükût ikrardan gelir.

Susmak kabul etmek demektir. Bir kişi, kendisine yapılan suçlamalara karşı itiraz etmiyor, kendisine yapılan tekliflere ses çıkarmıyorsa, bu “evet, kabul ettim” demek anlamına gelir.

Sürüden ayrılanı (ayrılan kuzuyu, koyunu) kurt kapar (yer).

Herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol tutturanlar, herkesin yaptığını yapmayanlar, ya da arkadaşlarının yardımıyla yapılan bir işten ayrılanlar büyük zarara uğrarlar.

Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.

Bir olaydan gerekli dersi alan, zarar gören kimse, ona benzer bir işle karşılaştığında uyanık davranır; tedbirli olur.

“Ş” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Şahin, sinek avlamaz.

Yüce amaçlar peşinde koşan ve kendini ona lâyık gören kimseler küçük, önemsiz, değersiz şeylerin ardına düşüp de vakit geçirmezler.

Şakanın sonu kakadır.

El veya dil ile yapılan şakadan, eninde sonunda hoş olmayan bir durum veya kavga çıkar.

Şap ile şeker bir değil.

Dış görünüşleri bakımından kimi nesne ve varlıklar birbirlerinin aynı görünürler. Oysa özde ve nitelikte birbirlerinden çok farklıdırlar.

Şeriatın kestiği parmak acımaz.

Şeriat, Kur`an`daki ayetlerden, Hz. Peygamber`in sözlerinden çıkarılan dinî temellere dayanan Müslümanlık kanunları, yani İslâm hukukudur. Bu (bilgi yelpazesi) kanunların karşısında herkes eşittir, ayrımcılık yapılmaz. Buradan yola çıkılarak ata sözü şu anlamda gelişmiştir: Kanunların uygun gördüğü cezaya katlanılır; bu durumu, zarar gören kişi de saygıyla karşılar.

Şeytanın dostluğu darağacına kadardır.

Kimi insanlar vardır ki, tıpkı şeytan gibidirler. Kurnaz, düzenbaz, alçak ve kötü niyetlidirler. Bunlar kimilerini çıkarları için türlü yollara iterler, kandırıp yoldan çıkarırlar, tehlikeli işlere bulaştırırlar. Bütün bunları yaparken kendisi ile beraber olduklarını söylerler ama belâ ve felâketlerle karşılaştıklarında, ölümle burun buruna geldiklerinde onu hemen terk ederler.

Şeytanla kabak ekenin, kabak başına patlar.

Kötü, alçak, düzenbaz, kurnaz biri ile ortak bir işe girenin başına türlü felâketler gelir; oynadıkları oyundan en çok zarar eden o olur.

Şimşek çakmadan gök gürlemez.

Kimi önemli olaylar meydana gelmeden, bir gürültü kopmadan önce bazı belirtileri görülür.

Şöhret afettir.

Herkesçe bilinme, tanınma ve bir üne kavuşma insanın lehineymiş gibi görünüyorsa da aslında daha çok aleyhinedir. Şöyle ki: Kişi belki şöhreti sayesinde kimi maddî imkânlara kavuşabilir ama kaybettikleri daha fazladır. Çok ünlenmek insanı kibirli yapar, insana ne olduğunu unutturur, yavaş yavaş gerçek dostlarını kaybeder. Herkesin dikkati üzerinde olduğu için doğal ve özgür bir şekilde yaşayamaz, aşırı ilgiler onu sürekli rahatsız eder, dolaylı olarak kimi istekler ve baskılarla karşılaşır, bütün bunlar onu sıkıntıya ve bunalıma sürükler, huzuru kalmaz, sunî bir hayatın esiri olur

“T” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararır.

Doğru olmayan yollara başvurarak çıkar sağlayan, gizli kapaklı işler çeviren kişi, bu kirli ve karanlık işleri çevirmesine imkân sağlayan şartlar ortadan kalkınca şaşırır; ne yapacağını bilemez olur, iş yapamaz hâle gelir.

Tarlanın iyisi suya yakın, daha iyisi eve yakın.

Ekilen tarla yeterince sulanırsa daha fazla ürün verir. Eğer tarla suya yakınsa hem kolay, hem de çok sulanma imkânı doğar. Bu durum da tarlayı değerli kılar. Bu tarla bir de eve yakınsa daha da kıymetli olur. Çünkü bir yandan tarlaya olan ulaşım, bir yandan tarlanın bakımı, bir yandan da tarlanın korunması kolaylaşmış olur.

Tarlada izi olmayanın, harmanda yüzü olmaz.

Emeksiz, çabasız verim düşünülemez. Tarlasını gerektiği gibi sürmeyen, işleyip çapalamayan, gübresini zamanında vermeyen, sulayıp yabancı otlardan temizlemeyen kişinin tarladan ürün beklemeye hakkı yoktur.

Tarlaya saban, sürüye çoban.

Bir tarla iyi sürülür ve işlenirse istenen ürünü verir. Sabanın girmediği tarla kısa bir süre sonra yozlaşıp çoraklaşır, ekilemez olur. Bunun gibi bir (bilgi yelpazesi) sürüden de verim bekleniyorsa, onu iyi bir çobana teslim etmelidir. Çünkü iyi bir çoban, sürünün nerede besleneceğini, bakımının nasıl yapılacağını bilir.

Taşa çıkan keçinin, ağaca çıkan oğlağı olur.

Bk. “Ağaca çıkan keçinin, dala bakan…”

Taş düştüğü yerde ağırdır (Taş yerinde ağırdır).

Herkes, her şey kendi çevresinde önem taşır. Çünkü kişi bulunduğu yerde tanınmış, kendisine bir çevre edinmiş, hatırı sayılır bir yere gelmiştir. Yabancısı olduğu bir yerde yeterince tanınmadığı gibi kıymeti de bilinmez.

Taşıma (dökme) su ile değirmen dönmez.

Bir işin yapılmasında güç, emek ve sermaye çok önemlidir. İşi yapacak olan bunlardan yoksunsa, başkalarının küçük katkılarıyla, derme çatma yardımlarıyla sürekli ve büyük bir işi yürütemez.

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.

Sert ve kırıcı olmayan, yumuşak, hoşa giden, gönül alıcı, okşayıcı, etkileyici, inandırıcı ve yerinde söylenmiş söz insanın hoşuna gider; bu söz en azgın kişinin bile inadını kırar, onu yumuşatır ve yola getirir.

Tatlı ye, tatlı söyle (konuş).

Kırıcı, üzücü, incitici konuşmalardan sakın; güzel, hoşa giden bir dil kullan; yerinde ve inandırıcı konuş ki karşındaki memnun olsun; sen de sevil ve sayıl.

Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.

İstediği etkiyi yapmaktan çok uzak kalan kişi küser, darılır; ne var ki; karşısındaki kişi, onun bu durumunu bilip anlamaz.

Tayfanın akıllısı, geminin dümeninden uzak durur.

Kendini bilen, sorumluluk sahibi, akıllı kişi altından kalkamayacağı, beceremeyeceği işlerin idaresinden uzak durmaya çalışır. O bilir ki, bunun aksine bir hareket hem kendini, hem de başkalarını zarara uğratır.

Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.

Bulunduğu yeri veya çevreyi kimi zaman değiştirmek, daha değişik yerleri görüp gezmek insanın sıkıntısını giderir; ona rahatlık, ferahlık verir.

Tek kanatla kuş uçmaz.

Kimi işler vardır ki, yardımcısız, araç-gereçsiz yapılamaz. İşin iyi ve olumlu sonuç vermesi için bunlar mutlaka gereklidir.

Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.

Bir işin başarılmasında türlü sıkıntılara katlanıp sabretme, azim ve gayret gösterme, uzun süre çalışıp emek verme son derece önemlidir. Bütün bunları yerine getiren kişi, eninde sonunda bu davranışının yararını görür; bir mükâfata mutlaka kavuşur.

Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin.

İş görmeyi, çalışmayı sevmeyen; çaba göstermekten, sıkıntıdan kaçan kimse, kendisinden bir konuda yardım istendiğinde, yardım edeceği yerde çözüm yolları gösterir ve işten kaçmaya çalışır.

Terazi var, tartı var; her şeyin bir vakti var.

Hemen her şeyin, her işin bir ölçüsü ve zamanı vardır. Eğer bunlara dikkat edilmezse işler yolunda gitmez, karışıklık baş gösterir, hayat alt-üst olur, düzen gerektiği gibi kurulamaz.

Tereciye tere satılmaz.

Birine çok iyi bildiği bir şey öğretilemez, bir konuda bilgi verilemez. Böyle bir şeye kalkışan ya da çalışan kendisini gülünç duruma sokar.

Terzi kendi söküğünü dikemez.

İnsanlar başkalarına yaptıkları hizmetleri kendilerine gelince çoğu kez savsaklarlar, ya da yapmaya zaman ve fırsat bulamazlar.

Testiyi kıran da bir, suyu getiren de.

İyilik ödülsüz, kötülük de cezasız kalır; yahut her ikisi eşit tutulur da aralarında bir fark gözetilmezse adaletsiz davranılmış olur. Bu durum da düzeni bozar, yönetimin iflâsına neden olur.

Teşbihte (temsilde) hata olmaz.

Kimi zaman yapılan benzetmeler çirkin ve kaba da olsalar söze güç katmak için yapılırlar. Dolayısıyla bunların söz arasında kullanılmasından kimse alınmamalıdır.

Tevekkelin (tevekküllünün) gemisi batmaz (eşeğini kurt yemez).

Tedbirini aldıktan sonra fazla titizlikten uzak duran, her şeyi artık Yüce Allah`a bırakıp boyun eğen kimsenin malına, işine zarar gelmez.

Tırnağın varsa başını kaşı.

Kendi bilgi, beceri ve imkânın varsa, bunlara da güveniyorsan bir işe giriş; yoksa vaz geç. Bil ki, kimseden kimseye hayır yoktur; başkalarından kolay kolay yardım da gelmez, gelse de pek bir işe yaramaz.

Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıdır.

Meslek veya alışkanlık gereği olan bir sonuçtan kaçınılmaz. Daha önce kopup ayrılmış olsa da, kişi bağlı olduğu çevreye, işe veya bir alışkanlığa eninde sonunda, şu ya da bu sebepten ötürü döner.

Tilki tilkiliğini bildirinceye kadar post elden gider.

1. İşlemediği hâlde suçlu görülen kimse, suçsuz olduğunu kanıtlayıncaya kadar yeterince ceza çeker. 2. Kurnaz ve düzenbaz kimse, (bilgi yelpazesi) sahasında ne kadar hünerli olduğunu gösterinceye kadar, kendisinden daha hilekâr birinin tuzağına düşer.

Tilkiye, “Tavuk kebabı yer misin?” diye sormuşlar; “Adamı güldürmeyin” diye cevap vermiş.

Bir kimseye düşkün olduğu, çok sevip özlediği, elde etmek için yanıp tutuştuğu bir şeyi, “İster misin? Arzu eder misin?” diye sormak son derece yersiz, hatta abes ve gülünçtür.

Tok, acın hâlinden bilmez (Var ne bilsin yok hâlinden).

Para, mal gibi şeyleri elde etmiş; açlığını gidermiş ve bunlara doymuş olanlar, yoksulların çektikleri sıkıntıyı, içine düştükleri geçim darlığını anlamazlar. Toprağı işleyen, ekmeği dişler.

Emeksiz yemek olmaz. Çalışmayan, bir uğraş vermeyen, alın teri dökmeyen kişi verim elde edemez.

Tuz, ekmek hakkını bilmeyen kör olur.

Birinin ekmek yedirip iyilik ettiği kimse, bütün bunlara karşılık üzerinde hakkı bulunan insana karşı nankörlük edip hıyanet içinde olursa başına türlü felâketler gelir.

Türk karır, kılıcı karımaz.

Türk insanı ihtiyarlar ama mücadele gücünden, direnme azminden bir şey kaybetmez.

Türkün aklı sonradan gelir.

Yaratılışı gereği saf, samimî, dürüst ve merttir Türk insanı. Art düşüncelerden uzak kaldığı gibi, içten pazarlıklı da değildir. Bunun için olsa gerek, giriştiği bir işte pek hesap-kitap yapmaz; çıkarını hemen öyle aklına getirmez. Öte yandan bir olay karşısında ne yapmak gerektiğini de hemen düşünemez. Dolayısıyla kendisi için hazırlanan kimi tuzaklara düşmekten kurtulamaz. Bir süre sonra aklı başına gelir, işin iç yüzünü anlar, doğru yolu bulur ama iş işten de geçmiş olur

“U” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Ucuz alan pahalı alır (pahalı alan aldanmaz).

Ucuz alınan mal genellikle kötü, dayanıksız ve çürük maldır. Kolay yıpranır, eskir ve çabuk atılır. İster istemez yerine yenisinin alınması zorunlu olur, tekrar masrafa girilir. Dolayısıyla pahalıya alınmış gibi olur.

Ucuz etin yahnisi yenmez (tatsız olur).

Ucuza alınan, maledilen şeylerde nitelik bulunmaz; ya çürük, ya kötü, ya da hilelidir. Bu sebeple, bu tür mallardan istenildiği gibi fayda sağlanamaz.

Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti.

Bir malın fiyatı niteliğine göredir. Bu sebeple ucuz şeylerin ucuzluğuna tamah etmemeli, pahalı şeylerin de pahalılığından korkmamalıdır. Çünkü ucuz olan çürük, kötü ve dayanıksız olur çoklukla; pahalı olan da kaliteli, değerli ve sağlamdır.

Ulular köprü olsa basıp geçme.

Erdemli, büyük ve yaşlı kimselere karşı daima saygılı ol, hürmette kusur etme, onları incitecek davranışlardan kaçın. Çünkü onlar gerek (bilgi yelpazesi) yaşları, gerek tecrübeleri, gerekse erdemleri bakımından buna lâyıktırlar.

Ulu sözü dinlemeyen, uluyakalır.

Büyüklerin, erdemli kişilerin uzun tecrübelere dayanan sözlerine ve uyarılarına kulak asmayan kimse, türlü çıkmazlarla karşılaşır ve sonunda sızlanıp durur.

Ummadığın taş baş yarar.

Küçük ve önemsiz görülen kişi ya da nesneler, çoğu kez büyük etkiler yaparlar; umulmadık işler görürler.

Umut, fakirin ekmeğidir.

Sıkıntı içinde bulunan, yokluk çeken yoksul kişi, içinde bulunduğu durumdan bir gün kurtulacağını, bolluğa ve rahata kavuşacağını umar ve bu umuşdan doğan güven duygusuyla yaşamaya çalışır.

Ustanın çekici bin altın.

Usta kişi, bir zanaatı uzun denemeler sonucu gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimsedir. İşinin hemen tüm inceliklerini kavramıştır. Bu bakımdan pek çok kimsenin uğraşıp da yapamadığı işi kolayca yapıverir o. Dolayısıyla onun çok küçük gibi görülen emeği bile oldukça kıymetlidir.

Uşağı işe koş, sen de ardına düş.

Bk. “Çocuğa iş buyur,…”

Utanma pazar, dostluğu bozar.

Yakın tanıdıklar arasında yapılan alış verişte, taraflar birbirlerinden utanıp sıkılırlar ve gerçek niyetlerini ayıp olur düşüncesiyle söyleyip ortaya koyamazlar. Ancak bu durum çok geçmeden anlaşmazlıklara, tartışmalara sebep olur; dostluğu zedeleyip bozar.

Uyuyan yılanın kuyruğuna basma (basılmaz).

Şimdilik zararı dokunmayan kötü bir kimsenin yeni bir kötülük yapmasına fırsat vermek doğru değildir

“Ü” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Üçlenmemiş eken, olmamış biçer.

Her işin belirli bir yapılma biçimi ve ortamı vardır. Gerekli şartları yerine getirilmeden yapılan işlerden verimli sonuç alınamaz.

Ürümesini (ürmesini) bilmeyen köpek (it), sürüye kurt getirir.

1. Beceriksiz kimseler iyilik yapayım derken çoklukla hem kendilerini, hem de başkalarını zarara sokarlar. 2. Neyi, ne zaman, nasıl söyleyeceğini bilmeyen kimseler hem kendilerinin, hem de başkalarının başına dert açarlar.

Ürüyen köpek ısırmaz (kapmaz).

Bağırıp çağırarak başkalarını korkutmak isteyen kimseden saldırı beklenmez. Kötülük yapacak kişi, bu niyetini gizli tutar; belli etmez ve (bilgi yelpazesi) gürültüye patırtıya yer vermez.

Üşenenin (utananın, erinenin) oğlu kızı olmamış.

Çok üşenen, tembel tembel oturan, gevşek davranan, içinde bir çalışma isteği duymayan kimse bir şey elde edemez. Bir şey elde etmek isteyen, onu elde edecek yola baş vurmalıdır. sözgelimi oğul-kız isteyen önce evlenmek zorundadır.

Üzüm üzüme baka baka kararır.

Her zaman bir arada bulunan, arkadaşlık eden, bir çevrede yaşamaya çalışan kimseler birbirlerinden etkilenirler; birbirlerinin özelliklerini, huylarını ve alışkanlıklarını kaparlar. Bk. “Körle yatan…”

“V” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Vakit nakittir.

Bir işin yapılmasında sermaye ve emek ne kadar değerliyse, zaman da o kadar değerlidir. Çünkü her iş, bir zaman dilimi içinde gerçekleşir. Bir işte kullanılmadan geçirilen zaman bir kayıptır ve bu zamanı bir daha elde etmek mümkün değildir. Dolayısıyla zamanın kaybı iş kaybına, iş kaybı da para kaybına yol açar. Bu bakımdan zamanın en küçük parçasını bile boşa geçirmemeli, iyi değerlendirmelidir.

Vakitsiz öten horozun başını keserler.

Her işin olduğu gibi, her sözün de uygun bir yeri ve zamanı vardır. Uygun olan bir zamanda söylenmeyen, yerli yersiz ortaya atılan, densizce sarf edilen sözler birilerinin tepkisini çeker; rahatsızlığa neden olur, büyük zarara yol açar. Vakitsiz öten horozdan, ancak onu keserek kurtulan insanlar; yerinde ve zamanında konuşmayan insanı da cezalandırıp susturmakta hiç tereddüt etmezler.

Var evi, kerem evi; yok evi, verem evi.

Bir kişinin bağışta bulunabilmesi, iyilik yapabilmesi için varlıklı, zengin ve mal mülk sahibi olması gereklidir. Bu varlığa kavuşmuş ailenin evinde ikram (bilgi yelpazesi) ziyadesiyle yapılır, konuklar kusursuzca ağırlanır, ihtiyaç sahiplerine gereken yardım eli uzatılır. Buna karşılık yoksulun evinde dert, sıkıntı ve yokluktan başka bir şeye rastlanmaz.

Varını veren utanmamış.

Kendisinden bir şey isteyene elinde ne varsa onu verebilir kişi. Verdiği şey az diye bundan utanmamalıdır; tam aksine bu davranışı soyluca bir davranıştır. Çünkü iyiliğin çoğu kadar azı da değerlidir. O hâlde küçük ve önemsiz de olsa, kişi verebileceği kadarını vermelidir.

Var ne bilsin yok hâlinden.

Bk. “Tok, acın hâlinden…”

Varsa (var mı) pulun, herkes kulun; yoksa (yok mu) pulun, dardır yolun (Paran varsa, cümle âlem kulun; paran yoksa, tımarhane yolun).

Varlık, zenginlik, mal-mülk herkesi kendine çeker. Bunları kim elinde tutuyorsa, insanlar onun etrafında pervane olur, herkes ona yaklaşır, hizmet eder, saygı gösterir, emrine koşar. Yoksul kişide ise ne para pul, ne de mal-mülk vardır. Bu sebeple onların yüzüne kimse bakmaz; ömürlerini sıkıntı, darlık ve yokluk içinde geçirirler. Hatta kimi zaman çektikleri bu sıkıntılar yüzünden bunalıp deli bile olabilirler.

Var varlatır, yok söyletir.

Para parayı çeker; varlıklı kişiler, paralarını kullanarak daha çok kazanır, varlıklarına varlık katarlar. Bu varlıkları, onlara ayrıca yüksekten atma ve övünme gücü de verir. Yoksul kişinin elinden ise sadece sızlanmak, yakınmak ve dert yanmak gelir.

Veren eli herkes öper.

Cimri olmayan, ona buna yardım elini uzatan, eli açık olan, iyilik yapan kimseyi pek çok kişi sever; ona saygı duyar.

Verip pişman olmaktansa, vermeyip düşman olmak yeğdir.

Sizden ödünç veya borç istendiğinde (eşya, para) verdiğiniz şey size zamanında ödenmezse, ya da yıpratılarak geri iade edilirse canınız oldukça sıkılır. Verdiğinize pişman olursunuz. Vermemiş olsaydınız bu sefer karşı taraf size kırılmış olacaktı. Görüldüğü gibi her iki durumda da kırgınlık olacak ve dostluk bozulacaktır. O hâlde vermeyip dostluğu bozmak daha iyidir. Çünkü bu durumda hiç olmazsa malınız ya da paranız sizde kalacaktır.

Verirsen doyur, vurursan duyur.

Bir yardımda bulunacak, bir iyilik yapacaksanız bu mutlaka bir işe yaramalı; doyurucu ve karşı tarafın ihtiyacını giderici nitelikte olmalıdır. Çünkü (bilgi yelpazesi) gelişigüzel, baştan savma, yarı buçuk yapılan yardımlar pek işe yaramaz. Bir kavgaya tutuşmadan önce hasmını bu kavgadan haberdar etmek de mertlik gereğidir. Ansızın, habersiz saldırmak er kişiye yakışmaz.

Verirsen veresiye, batarsın karasuya.

Parasını daha sonra olmak şartıyla kimseye mal verme. Yoksa zararlı çıkarsın, hatta batabilirsin de. Çünkü veresiye alıp da borçlarını ödemeyenler çok görülmüş, müşterilerin de bu tutumu yüzünden kimi esnaflar ya batmış, ya da batma tehlikesi atlatmışlardır.

Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud.

Her şey Yüce Allah`ın takdiri iledir. Kimine zenginlik, kimine darlık, kimine de ilim verir. Eğer Yüce Allah, bir kimseye geniş bir imkân, belirli bir yetenek ve zenginlik nasip etmemişse, kulun yapacağı hiçbir şey yoktur. Ne kadar çırpınırsa çırpınsın boşunadır, eline nasibinden fazlası geçmez

“Y” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Yabancı koyun kenara yatar.

Bir yere, çevreye ya da bir topluma yeni gelen kimse, insanlarla hemen ilişki kurup kaynaşamaz; onların arasına giremez, uzakta durur. Çünkü yabancılık çeker. Oradaki insanlar da huyunu suyunu bilmedikleri bir adamı hemen aralarına almazlar zaten.

Yağına kıymayan, çöreğini yavan (yoz, kuru) yer.

Bir işten iyi sonuç alınmak isteniyorsa, o iş için lâzım olan şeyler eksiksiz kullanılmalı, gerekli fedakârlık gösterilmelidir. Yoksa kişi istediği verimi alamayacak, olumsuz ve kusurlu sonuca evet demek zorunda kalacaktır.

Yağmur yağsa kış değil mi? Kişi hâlini bilse hoş değil mi?

Her mevsim özelliğini açıkça ortaya kor. Yaz sıcağından, kış yağmur ve soğuğundan bellidir. Bunun gibi kişilerin de kendilerine has özellikleri ve nitelikleri vardır ki, toplumda bu yanları ile tanınırlar. O hâlde kişi bu özelliğini saklayıp başkalarını yanıltmamalıdır. Ne demişler: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Kişiye ancak bu yakışır.

Yakın (hayırlı) dost (komşu), hayırsız akrabadan (hısımdan) yeğdir (iyidir).

Sıkıntıya düşen kişi, öncelikle akrabalarından ilgi bekler, yardım ve iyilik umar. Ancak bu beklentileri boşa çıkmış, akrabaları yüzüne bakmamışlardır. Öte (bilgi yelpazesi) yandan dost ve komşuları onu yalnız bırakmamış, ilgi ve yardımlarını esirgememişlerdir. İşte bunun için hayırlı dost, hayırsız akrabadan daha iyidir.

Yalancı kim? İşittiğini söyleyen.

Yalan, aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen sözdür. Eğer kişi, öyle her duyduğunu doğru kabul edip aslını araştırmadan başkasına aktarırsa birilerini yanıltır; kendisi de yalancı konumuna düşer.

Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.

Yalan söylemeyi huy edinmiş kimselere kolay kolay kimse inanmaz. Kişilerin yalancı hakkındaki bu kanıları öyle pekişir ki, yalancının sözleri gerçeği yansıtsa bile onun bu sözlerine kimse inanmaz.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

Hayatını yalancılık üzerine oturtmuş olan insanlar, kendi yalanlarına destek olacak tedbirleri alırlar; bunun için de gerekli titizliği gösterip masrafa girerler.

Yalnız öküz, çifte (boyunduruğa) koşulmaz.

Her işin uygun bir yapılma biçimi vardır. Dolayısıyla iki kişinin ancak yapacağı bir işi, tek kişi ile yapmaya kalkışmak doğru bir hareket değildir.

Yalnız taş duvar olmaz.

İnsanlar bir arada yaşamak zorundadırlar. Bu zorunluluk bir dayanışmayı, yardımlaşmayı gerekli kılar. Nasıl ki tek taşla duvar yapılamazsa, insanlar da tek başlarına tüm işlerinin üstesinden gelemezler. Dolayısıyla diğer insanlarla ilişki kurmak, işbölümü yapmak, iş birliğine geçmek durumundadır.

Yanlış hesap Bağdat`tan döner.

Ortaya çıkan bir yanlışlık çok geç de olsa, ne olursa olsun düzeltilmelidir.

Yapı taşı, yapıdan kalmaz.

Değerli, elinden iş gelen kimse boşta kalmaz. Mutlaka kendisine bir iş bulunur.

Yarası olan gocunur.

Bir işte sorumlu aranırken kusurlu olan kimse, açığı ortaya çıkacak diye telâşa düşer.

Yarım elma, gönül (hatır) alma.

Sunulan armağan küçük de olsa, gönül almaya yeter. Çünkü önemli olan dostlarımızı unutmadığımızı, hatırladığımızı ortaya koymaktır.

Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.

Her işin bir ehli, ustası ya da uzmanı vardır. Bir iş, ehline değil de, yarım yamalak bir bilgiye sahip olan kişiye teslim edilirse, o işten iyi sonuç alınamaz. Hatta işin tamamen bozulduğu, kötü bir sonuç verdiği bile olur. Tecrübesi olmayan, acemi, kusurlu, eksik bir doktorun uyguladığı tedavi insanı ölüme götürebilir. Bunun gibi dinin ilkelerini iyi bilmeyen hoca da, insanları yanlış bilgilerle donatıp, onları, dine ters düşen yollara itebilir.

Yarınki kazdan, bugünkü tavuk yeğdir.

Bk. “Bugünkü tavuk…”

Yaş kesen, baş keser.

Ormanı meydana getiren ağaçlar bir memleketin can damarıdır. Yeşil tabiat, berrak su, temiz hava, yağmur, cıvıl cıvıl kuşlar, ağaçla birlikte vardır. Ağaçsız kalan yer kısa zamanda çöle döner, hayat orada son bulur. Öte yandan, ağaç memleket ekonomisine de sayısız katkılarda bulunur. Hem ekolojik denge, hem de iktisadi hayat açısından ağacı koruma görevi bir zorunluluktur. Bu bakımdan bir ağacı boş yere kesen, insan hayatına kıymış gibi suç işlemiş olur.

Yatan aslandan, gezen tilki yeğdir.

Çok güçlü olup da çalışmayan, soylu olup da bir şeyler üretmeyen, tembel tembel oturup onun bunun sırtından geçinen kimselerden; güçsüz olup da çalışan, boş oturmayan ve geçimini sağlamak için uğraşan kimseler daha iyidir.

Yatanın, yürüyene borcu var.

İhtiyaçlarını gidermek, yaşamak isteyen kişi paraya ihtiyaç duyar. Para da ancak çalışmakla elde edilir. Tembel tembel oturan, çalışmayan, zamanını boşa geçiren kimse para kazanamaz. Para olmayınca da ihtiyaçlarını sağa sola borçlanarak karşılama yoluna gider. Doğal olarak borçlandığı kimseler de çalışan, boş durmayan, zamanını değerlendiren kimselerdir.

Yatan kurttan, yeler tilki yeğdir.

Bk. “Yatan aslandan…”

Yavaş (yumuşak huylu) atın çiftesi pek (yavuz) olur.

Mizaç itibariyle ılımlı, uysal, kaba ve hırçın olmayan, kolay yola gelen insanlar genellikle çok sabırlı olurlar. Bunlar öyle olur olmaz şeye hemen öfkelenmezler, kızmazlar. Ancak kimi zaman öyle öfkelenip patlarlar ki yanlarında durulmaz. Kendilerinden hiç beklenilmeyen bu tepkinin tek sebebi, sabırlarının artık taşmış olmasıdır. Bu bakımdan bu gibi kimselerin yumuşak huylarına aldanıp da gereksiz yere üzerlerine gidilmemelidir.

Yavuz at, yemini (yavuz it ününü) kendi artırır.

Gayretli, girişken, çalışkan, görevini ihmal etmeyen, üzerine aldığı işi tam yapan kimseler bunun mükâfatını görürler.

Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.

Edepsiz, arsız, ahlâksız, şarlatan, öyle kimseler vardır ki bunlar suç işlemekle kalmazlar, işledikleri suçu reddettikleri gibi, bir de bu suçu, zarar verdikleri kimseye yüklemeye ve onu susturmaya çalışırlar.

Yaza çıkardık danayı, beğenmez oldu anayı.

Anne-baba pek çok emek sarf edip zahmete katlanarak çocuklarını yetiştirip büyütürler. Ne var ki, büyüyen bu çocuklar kendilerini bu yaşa getiren anne-babalarını çoğu kez beğenmezler.

Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer.

1. Yazın o sıcağında durmayan, güneşe aldırmadan çalışıp kazanan, yiyeceğini hazırlayan kişi kışın rahat eder; hiç sıkıntı çekmez. 2. Gençlikte çalışıp kazanan, har vurup harman savurmayan, varlık edinen kişi ihtiyarladığında rahat eder; sıkıntı çekmeden hayat sürer.

Yazın gölge hoş, kışın çuval boş.

1. Yazın çalışma, kazanma günleridir. Bu zamanlarda çalışmayıp keyiflerine bakanlar, gününü gün ederler, kışın zor şartlarında yiyecek bulamazlar; sıkıntıya düşer ve ona buna avuç açarlar. 2. Gençliğinde çalışmayıp tembel tembel oturan, eğlenceye dalan, mal-mülk edinmeyen, kazanç sağlamayan kimse ihtiyarlığında ya da hastalığında sıkıntıya düşer; perişan olur.

Yazın gölge kovan, kışın karın ovar.

Bk. “Yazın gölge hoş…”.

Yeğniği yel alır, ağır yerinde kalır.

Kişiliksiz, ağırbaşlı olmayan, züppe-hoppa, gayri ciddî, bir sözü diğerini tutmayan, hafif meşrep, zayıf karakterli kimseler bir varlık gösteremezler; bir (bilgi yelpazesi) yerde tutunamadıkları gibi onun bunun oyuncağı da olurlar. Ama ağır başlı, tavırlarında ciddî, sözünde duran, kişilikli, ahlâklı kimselere kimse ilişemez; onlar bulundukları yerde kolayca barınırlar, işlerinde başarılı oldukları gibi sevilip sayılırlar da.

Yel, kayadan ne koparır (aparır).

Güçsüz, güçlüye etki edemez. Sağlam karakterli, kişilik sahibi, onurlu, ciddî kimselere öyle önemsiz etkiler hiçbir şey yapamaz. Sağlam bir temele oturmuş işleri de kimi olaylar kolay kolay etkileyip bozamaz.

Yemeyenin malını yerler (üstüne bir bardak bu içerler).

Kimi cimri kimseler para ve mallarını biriktirirler ama harcamaya, yemeye bir türlü kıyamazlar. Ne var ki, onların kıyıp da faydalanamadığı bu para veya malı sağlıklarında o ya da bu, öldükten sonra ise mirasçıları bir güzel yerler.

Yerdeki yüze basılmaz (kimse basmaz).

Ağırbaşlı, nazik, alçakgönüllü, ilişkilerinde ılımlı kimselere kimse hor gözle bakmaz; onları hırpalamaz, ezmeye çalışmaz. Bunun yanında felâkete uğramış, yenik düşmüş, muhtaç kimselere de merhametli davranılır.

Yerini bilmeyen, yılda bir kat urba eskitir.

Kişi neyle uğraşacağını, ne iş yapacağını, hangisinin kendisine uygun geleceğini bilmeli ve ona göre bir seçim yapıp çalışmaya başlamalıdır. Aksi takdirde bir işte tutunamayarak, sık sık yer değiştirecek, bundan ötürü de çok zarar görecektir.

Yerin kulağı var.

Ne kadar saklı tutulursa tutulsun, gizli konuşulan bir şey umulmadık bir yoldan başkalarınca mutlaka duyulur. Bu bakımdan elden geldiğince tedbirli olmalı, olur olmaz yerde konuşmamalıdır.

Yılana yumuşak diye el sunma.

Hiçbir şeyin dış görünüşüne bakarak bir eylemde bulunmamalı kişi. Kolay görünen iş çok zor, yumuşak huylu bir kimse çok sert, zararsız gibi görünen bir durum çok tehlikeli olabilir ve zarar görebilir insan.

Yılanın başı küçükken ezilmeli.

Daha küçükken tehlikeli olacağı, zarar vereceği anlaşılan bir şeyin, düşmanın veya bir durumun önüne hemen geçilmeli; büyümesine izin verilmeden ortadan kaldırılmalıdır.

Yıl uğursuzundur.

Kimi dönemlerde arsız, yüzsüz, ahlâksız, adaletsiz kimseler el üstünde tutulur. Böyle bir zamanda dürüst, namuslu, erdemli kimseler zalimlerin baskısı altında kalırlar.

Yırtıcı (alıcı) kuşun ömrü az olur.

Ona buna saldıran, zarar veren, onun bunun sırtından geçinen kimselerin düşmanı çok olur. Az zamanda, bunlar da düşmanlarının gazabına uğrarlar, hak ettikleri cezayı görürler.

Yiğidin malı meydandadır.

Yiğit, mert insanlar aynı zamanda cömert olurlar. Mallarını herkesin yararlanması için ortaya koyarlar.

Yiğidin sözü, demirin kertiği.

Yiğit, mert kimseler sözlerinin eridirler. Onlar verdikleri sözden geri dönmezler, sözlerini inkâr da etmezler. Bu tıpkı bir demir üzerine açılmış çentik gibi meydandadır, kolay kolay yok olmaz.

Yiğit arkasından vurulmaz.

1. Mert olan alçakça yollara baş vurmaz. Düşmanıyla yüz yüze dövüşür, onu arkasından vurmaya çalışmaz. 2. Yiğit bir kimsenin yokluğundan haydanılarak arkasından konuşulmaz, dedikodusu yapılmaz, kötülenmez ve iftira atılmaz.

Yiğit meydanda belli olur.

Atıp tutma, “ben şöyle yaparım, böyle ederim” demek, kişinin yiğit olduğunu göstermez. Asıl yiğit iş başında, kavgaya ve mücadeleye tutuştuğunda belli olur.

Yiğit yarasına yiğit katlanır.

Mert olanların derdinden ancak mert olanlar anlar. Öte yandan, bir yiğitten gelen saldırıya da herkes katlanamaz, buna ancak yiğit olanlar dayanabilir.

Yiğit yiğide at bağışlar.

Yiğit, mert olmasının yanında gözü tok ve cömerttir de. Kendisi gibi gözü pek olana her türlü fedakârlığı yapmaktan kaçınmaz. En kıymetli varlığını bile kolayca bağışlar.

Yoğurdum (ayranım) ekşidir diyen olmaz.

Bk. “Kimse ayranım…”

Yoksul âlâ ata binse, selâm almaz.

Edinip görmemiş, sonradan bir makama ya da varlığa kavuşmuş olan kimse, etrafa hava atmaya, herkese yukarıdan bakmaya başlar; kimseyi beğenmez olur. Hatta selâmı bile insanlardan esirger.

Yol bilen kervana katılmaz.

Bir işte bilgisi olan, onun nasıl yapılacağını bilen, işinin ehli kimse, çoğunlukla başkalarının yardımına ihtiyaç duymaz; işini kendisi görmeye çalışır.

Yolcu yolunda gerek.

1. Bir yerden bir yere doğru gitmeye hazırlanan kimse, kimi sebeplerden ötürü oyalanmamalı, zaman geçirmeden yoluna koyulmalıdır. 2. Bir amacı gerçekleştirmek için çalışan, gayret sarf eden kimse kimi sebeplere takılıp kalmamalı; vakit kaybetmemeli ve bir an önce hedefine varmalıdır.

Yoldan (yol ile) giden yorulmaz.

Bir işin yapılmasında tutulacak yol, yöntem ortaya çıkacak sonuç açısından oldukça önemlidir. Yapacağı iş için en uygun usulü seçen kimse, işini kolayca yapar, başarılı olur, başına gelecek türlü hâllerden de korunur.

Yoldan kal, yoldaştan kalma.

Yolculukta insanın başına türlü işler, sıkıntılar, belâlar gelebilir. Bunların halledilmesi içinde bir insana gerek duyulur. Bu gereklik, yolculukta candan bir arkadaşın önemini büyük kılar. Dolayısıyla insan, candan bir yol arkadaşı bulabilmek için hareketini erteleyebilir.

Yol sormakla bulunur.

Bir işe kalkışan ama nasıl yapılacağını bilmeyen kişi, takip etmesi gereken yolu bilenlere sorarak öğrenip bulur.

Yol yürümekle, borç ödemekle tükenir.

Yola çıkan orada burada oyalanırsa, gideceği yere bir türlü ulaşamaz; borçlu olan da ödemesini aksatır, geciktirir, günü gününe ödemezse hiçbir zaman borçtan yakasını kurtaramaz. Bunlar gibi yaptığı işin üzerine yeterince eğilmeyen, uyuşuk davranan, gerekli çalışma ve çabayı göstermeyen, işini zamanında yapmayan kişi, yaptığı işten olumlu bir sonuç alamaz.

Yularsız ata binilmez.

Nasıl ki yularsız bir at zapt edilip yönlendirilemezse; bir kurala, bir disipline bağlı olmayan iş, kuruluş ya da kişi de idare edilip yönetilemez. Dolayısıyla kargaşanın, başıbozukluğun hüküm sürdüğü bir yerde işin başına geçmek doğru değildir.

Yumurtasına hor bakan civcivini cılk eder.

1. Kişi elinde olan işe gereken önemi vermezse, o işten olumlu bir sonuç alamaz. 2. Elinin altındakilerine önem vermeyen, onları iyi eğitmeyen onlardan ne olumlu davranışlar, ne de iyi işler bekleyemez.

Yurdun otlusundan kutlusu yeğdir.

Kuşkusuz ki insan yaşadığı yerin verimli olmasını ister. Daha da önemlisi o yaşadığı yerde huzur ve mutluluk ister. Kişinin başını felâketlerden kurtaramadığı, rahat ve özgür yaşayamadığı yurt ne kadar verimli olursa olsun, kişi için bir anlam ifade etmez.

Yuvarlanan taş yosun tutmaz.

Sürekli olarak iş değiştiren kimse bir başarı kazanamadığı gibi bir varlık da edinemez.

Yuvayı yapan dişi kuştur.

Evin dışındaki işler erkekten, içindeki işler de genellikle kadından sorulur. Bu bakımdan tertipli, geçinmesini bilen, çekip çeviren, en önemlisi tutumlu olan (bilgi yelpazesi) kadın ailesini huzurlu kılar; evin içine mutluluk getirir.

Yürük ata kamçı değmez.

Üzerine aldığı işi veya görevi aksatmadan, gerektiği gibi zamanında, en iyi şekilde yapan kişiye kimse bir şey diyemez.

Yürük at yemini kendi artırır.

Bir işte üstün çaba gösterenler, o ölçüde bir karşılık görürler.

Yüzü güzel olanın huyu da güzeldir.

Çoğunlukla kabul edilir ki, yüzü güzel olanın içi de güzeldir. Bu bakımdan insanın yüzü, içinin aynası olarak görülür. Eğer bir insanın yüzü hiç gülmez, asık suratlı olmaya devam ederse, o insanın katı yürekli, hoşgörüsüz, içinin de kötülükle dolu olduğuna hükmedilir. Eğer kişi güler yüzlüyse bu takdirde hoşgörülü, samimî, iyi yürekli, içten, duygulu, yumuşak huylu ve temiz olduğuna karar verilir. O hâlde denebilir ki, yüzü güzel görünen kişinin huyu da güzeldir.

Yüz verme arsız olur, az verme hırsız olur.

Bk. “Çok söyleme arsız olur…”

Yüz, yüzden utanır.

Bir aracı vasıtasıyla değil de, insanlar karşı karşıya gelince daha kolay uzlaşırlar. Çünkü böyle bir durumda herkes niyetini açıkça ortaya koyacak, isteyeceğini doğrudan isteyecek ve bir şeyini gizleyemeyecektir

“Z” HARFİ İLE BAŞLAYAN ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ,

 AÇIKLAMALARI, ANLAMLARI

Zahirenin ambarı sabanın ucundadır.

Hangi iş olursa olsun, olumlu sonuç açısından mutlaka yeterli bir emeği, özenli bir çalışmayı gerekli kılar. sözgelimi bir çiftçinin bol ürün alabilmesi için toprağını en iyi şekilde sürmesi, işlemesi ve çok çalışması gerekir.

Zahmetsiz rahmet olmaz.

Sıkıntı çekmeden, güçlüklere göğsü germeden, yorulup emek vermeden, uğraşıp didişmeden, kimi masraflara da girmeden olumlu, güzel, hoş bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Unutmayalım ki, Yüce Allah, çalışanları sever; onlara rahmet eder.

Zararın neresinden dönülse kârdır.

Zarar, bir şeyin ya da bir olayın yol açtığı çıkar kaybı veya kötü sonuçtur. Eğer zarar-ziyan devam ediyor ve önü alınamıyorsa, yapılan işi hemen kesmekle daha fazla zarardan kurtulmuş, zarardan kurtulmakla da kâr etmiş olursunuz.

Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır.

Zengin, varlıklı kişi para ve mal gücüyle pek çok güçlüğü yenip aşar. Yoksul ise, parasızlık ve imkânsızlık yüzünden en kolay işleri bile başaramaz; en ufak engel karşısında bile şaşırıp kalır.

Zenginin malı, züğürdün çenesi yorar.

Yoksul, züğürt kimseler çoklukla birinin zenginliğinden, malından ve parasından, kazancından, hatta yiyip içmesinden, gezip tozmasından (bilgi yelpazesi) söz ederler. Oysa böylesi bir konuşma son derece gereksiz ve yersizdir; ayrıca ellerine bir şey geçmediği gibi dedikoduya da bulaşmış ve yanlış bir iş yapmış olurlar.

Zırva tevil götürmez.

Saçma sapan, boş, anlamsız olan bir düşünceyi açıklamaya, yorumlamaya, savunmaya ve haklı göstermeye kalkışmak son derece yanlıştır.

Zora dağlar dayanmaz.

Gücü, kuvveti elinde bulunduran ve zor kullanan kimseler pek çok kimseye boyun eğdirirler; öyle ki büyük güçleri bile yener, istediklerini yaptırırlar.

Zor kapıdan girerse, şeriat bacadan çıkar.

Zorbaların, zalimlerin bulundukları yerde baskı, zulüm ve haksızlık hüküm sürer. Dolayısıyla böyle bir yerde Yüce Allah`ın buyrukları çiğnenmiş, ortadan kaldırılmış demektir.

Zorla güzellik olmaz.

İnsanların yapıları bir değildir. Bu bakımdan beğenme, hoşlanma duyguları da farklı farklıdır. Dolayısıyla bir kişiye beğenmediği bir şeyi zorla beğendirmeye çalışmak yanlış bir yola girmek demektir.

Zor oyunu bozar.

1. Zor kullanılarak işlemekte olan bir düzen bozulup durdurulabilir ya da istenen yöne çevrilebilir. 2. Bir oyun veya hile, güç kullanılarak kestirme yoldan boşa çıkarılabilir, işlemez kılınabilir.

Zurnada peşrev olmaz (ne çıkarsa bahtına).

Rast gele yapılan plânsız, programsız işlerde yöntem, kural aranmaz; işin sonucu da kestirilemez.

Züğürtlük zâdeliği bozar.

Zengin, varlıklı ve soylu kimseler yoksullaşıp parasız pulsuz kalınca zamanla soyluluklarını da yitirirler.

(http://bilgiyelpazesi.net) ALDIM

(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.





TÜRKÇE SÖZLÜK

11 02 2010

TÜRKÇE SÖZLÜK

abdal: hem şiir hem de düzyazıda derviş anlamına gelen bu sözcük, halk ozanlarının adının başına ya da sonuna gelerek onların mahlası olarak da kullanılmıştır. (pir sultan abdal, kaygusuz abdal gibi)
absolutizm
mutlakçılık. herhangi bir eserde ya da ilkede bir ebedinin varlığına ve değişmezliğine inanmak, eseri ya da ilkeyi bu değişmeze göre incelemek.
açık hece
türkçe sözcüklerde sesli harf ile belirtilen kısa heceler. örneğin a-na-do-lu, a-şı-la-ma gibi. arapça ve farsça’da ise sözcüklerde sesli harflerle yazılmayıp hareke ile gösterilen kısa hecelere verilen isim. örneğin ka-de-me, ha-se-ne gibi. aruz vezninde bütün açık heceler kısa hece olarak kabul edilir.
açıklama
edebi bir eseri geniş okuyucu kitleleri için anlaşılabilir hale getirmek için yapılan yazılı çalışmalar. sanatçılar eserlerinde anlamı herkes tarafından bilinmeyen sözcükler, deyimler, durumlar ve düşüncelerle, sanatlar kullanır. bunların her biri bir olay, bir durum ya da düşünceyi ifade eder. okuyucu bunları çözmeden eserin bütününü anlayamaz. açıklamanın amacı bu anlamayı sağlamaktır.
açıklık
bir metinde belirtilmek istenen duygu ve düşüncelerin kolay, anlaşılır, herhangi bir ek yoruma açıklamaya gerek kalmadan kavranılabilir olmasıdır.
adapte
herhangi bir dilde yazılmış bir eseri, başka bir dile yer ve kişi adlarını değiştirerek, olayları örf ve adet, duyuş ve düşünüş bakımından aktarıldığı dili konuşanların hayatına uygulamak yöntemli serbest çeviri tarzıdır. türk edebiyatında daha çok tiyatro eserlerinde kullanılır. örneğin tanzimat edebiyatı yazarlarından ahmet vefik paşa’nın moliere’den yaptığı adapteler gibi.
adaptasyon
farklı türde bir eserin (roman, öykü, anı gibi), sahne veya sinemaya uyarlanması ya da farklı türde bir eserden (roman, destan, öykü gibi) farklı bir edebi eser (örneğin oyun) meydana getirilmesidir.
aed
eski yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine verilen ad.
afrozim
çeşitli konularda mutlak bilinmesi gereken ana özellikleri kısa, açık ve anlaşılır bir biçimde anlatma sanatı. yazarların derin anlam yüklü vecizelerine de afrozim denir.
ağız
bir anadilin herhangi bir şivesi içinde var olan söyleyiş farkıdır. ağızlarda dilbilgisi ve sözcükler farklı değildir ancak bazı sesler değişik söylenir. rumeli ağzı, karadeniz ağzı gibi.
ahreb ve ahrem
rubai vezinlerinin ana ölçüsüdür. mef’ulü ile başlayanlara ahreb, mef’ulün ile başlayanlara ahrem denir.
ahsenü’l kasas
kıssaların, hikayelerin en güzeli. bu deyim, kur’an-ı kerim’de yusuf suresi’nde geçen yusuf kıssasını anlatır.
akd ü hall
düğümleme ve çözülme. divan edebiyatında nesir bir eseri nazma çevirmeye akd, nazım bir eseri nesire çevirmeye hall denir.
akıcılık
sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade edilmesi. akıcılık, düşüncelerin bir düzenleme kapsamında sıralanması, bu düşüncenin herkes tarafından bilinen ve kolay söylenebilen sözcüklerle anlatılması, cümlelerin kısa ve yapı bakımından doğru olması ile sağlanır. akıcılık, içerikten çok bir üslup özelliğidir.
akrostiş
bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesi. divan edebiyatında akrostiş’e muvaşşah ya da istihrac denir. eski yunan ve latin edebiyatında ise akrostiş “üç dize” anlamına gelir.
örneğin:
varolan bir sen, bir ben, bir de bu bahar
elden ne gelir ki? güzelsin, gençliğin var
dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes
inan ki bir daha geri gelmez bu günler
âlemde bu andır bize dost esen rüzgar
cahit sıtkı tarancı
şiirin dizelerinin ilk sözcükleri alt alta okunduğunda “vedia” ismi çıkıyor.
aks, akis
bir cümlede, bir dizede iki sözcüğün ya da sözcük topluluklarının yerleri değiştirilerek yapılan söz sanatı. cümle ya da dizede bir sözcük diğerinin önüne ya da arkasına getirilerek cümle ya da dize tekrarlanır. tard ü aks veya aks ü tebdil de denir. aks-i tam (tam akis) aks-i nakıs (eksik akis) olmak üzere iki türü var.
aks-i tam, cümle ya da dizenin anlamlı iki parçası kalıp halinde yer değiştirir, ekleme ve çıkarma yapılmaz. örneğin:
mümkün değil hudâyı bilmek de bilmemek de
mâtem görünür şâdi şâdi görünür mâtem
aks-i nakıs, cümle ya da dizelerde anlamlı sözcük topluluklarının yerlerinin bazı ekleme ve çıkarmalar yaparak değiştirilmesi yöntemidir. örneğin:
hayran oluyor kudretine, sun’una insan
hayran oluyor kudretine, sun’una hayran
ismail safa
gelse der-gâhına ikrâm görürler küremâ
kürema dergehine gelse görürler ikrâm
ziya paşa
aksan
vurgu demektir. söyleyiş farkını belirtmek için bazı seslerin üzerine konur.
aks-i müfred
bir sözcükteki harflerin sondan başa doğru alınması halinde yine anlamlı bir sözcüğün meydana gelmesidir. örneğin ayak-kaya gibi.
aksiyon
bir edebi eserde olguların akışıdır. örneğin bir romandaki aksiyon, tanımlama, düşünce ve moral bölümlerinin çıkarılmasından sonra kalan olaylardır.
alaka
ilgi. bir sözcüğü gerçek anlamının dışında bir anlamda (mecazi) kullanmak için düşünülen ilgiye alaka denir. edebi sanatların çoğunda bu durum söz konusudur. bu ilişki ne kadar uygun olursa edebi sanat o derece yerinde ve güzel sayılır.
alegori
bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek gibi. örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla anlatılması gibi.
aliterasyon
şiir ya da düzyazıda bir uyum yaratmak amacıyla aynı sesleri taşıyan sözcükleri sık sık ve art arda tekrarlamak. örneğin:
seherlerde seyre koyuldum semayı, deryayı
tevfik fikret
karşı yatan karlı kara dağlar kayıptır.
dede korkut
ana duygu
bir düşünceden çok bir duyguyu dile getirmek, okuyucu ya da dinleyiciye hissettirmek, onların benliğinde yaşatmak amaçlı yazı ya da konuşmaların öne çıkarmak istediği asıl duyguyu anlatır. ana duygu bir metnin özünü oluşturur. metinde bu duyguyu destekler haldeki bütün yardımcı duygu ve düşünceler hep ana duyguya bağlanarak onun daha anlaşır ve duyulur olmasını sağlar. ana duygu konu anlamına gelmez. konu anlatılan şey, ana duygu ise bu anlatılanlardan çıkan sonuçtur.
ana fikir
belirli bir konuda yazılmış eserlerin temelini oluşturan ve okuyucuya verilmek istenen asıl düşünce.
anagram
bir sözcükteki harfleri kullanarak başka bir sözcük kurmak. örneğin sahip anlamındaki “malik” sözcüğü ile tamamlamak anlamındaki “ikmal” sözcüğü kurulabilir. anagram çoğunlukla özel isimlerde yapılır. gerçek isim yerine o isimdeki harflerle yapılan bir başka isim kullanılır.
anakronizm
meydana geliş tarihi kesin olarak bilinen bir olayı yaşadığı zaman belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte gerçekleşmiş ya da yaşamış gibi gösterme. örneğin nasrettin hoca‘nın timur ile ilgili fıkraları gibi. anakronizm bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir ya da bir amaç için bilinçli olarak yapılabilir.
analiz
bir bütünü parçalarına ayırarak detaylı inceleme. bir edebi eserin analizi, olayların, kişilerin ve üslupların ayrı ayrı incelenmesi yöntemiyle yapılır. analizden çıkarılan sonuç bir tartışma konusu olursa bu duruma eleştiri (tenkit) denir.
anekdot
bir edebi eserde anlatılan bir olayın başlı başına ayrı bir bütünlük gösteren parçasıdır. kısa hikaye, fıkra, menkıbe anlamlarını da taşır.
anjanbman
şiirde cümlelerin bir dize ya da beyitte bitmeyip diğer dize, beyit veya bendlere kaymasıdır. türk şiirine fransız şiirinden geçti. servet-i fünun döneminde yaygınlaştı. düzyazıyı şiire yaklaştıran önemli bir üsluptur. örneğin:
geçen akşam eve geldim. dediler:
seyfi baba
hastalanmış, yatıyormuş.
         - nesi varmış acaba?
- bilmeyiz, oğlu haber verdi
         geçerken bu sabah.
- keşke ben evde olaydım… esef
         ettim. vah vah!
bir fener yok mu, verin… nerde
         sopam?
kız çabuk ol…
gecikirsem kalırım beklemeyin. zira
         yol
hem uzun, hem de bataktır…
mehmed âkif
anlam
her sözcüğün anlattığı düşünce. sözcükler birden fazla anlama gelebilir. bu durumda anlamlardan biri öz anlam diğerleri mecaz anlamdır. sözcükler zamanla yeni anlamlar alarak zenginleşebilir. zamanla anlamlarının kaybetmelerine anlam daralması denir. dar anlamı bulunan sözcüklerin anlamlarının genişlemesine de anlam genişlemesi denir.
anlatım
duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı ifadesi. edebiyatta daha çok yazılı anlatım için kullanılır. anlatımın aracı sözcüklerdir. sözcüklerin dilbilgisi kullarına uygun olarak sıralanmasıyla anlatım ortaya çıkar. edebiyatta anlatım genel olarak iki türde yapılır. biri nesir (düzyazı) diğeri nazım (şiir).
antoloji
gerçek sanat eseri değerindeki örneklerin bir araya getirildiği derleme yapıtlar. yunanca anthos (çiçek) ve legein (toplama) sözcüklerinden türemiştir. batı’da ilk örneklerini yunanlılar verdi. gadaralı meleagros ile makedonyalı filippos’un stephanos (çelenk) isimle derlemeleri ilk antolojidir. türkçe’deki ilk antoloji ise ömer bin mezid’in 1436′da yaptığı mecmuatü’n nezâir‘dir. 83 şairin 397 şiirini kapsayan bu antolojiyi prof. dr. mustafa canpolat 1978′de latin harfleriyle yayımladı.
antonim
ters anlamlı sözcükler. sıcak-soğuk, iyi-kötü, acı-tatlı, kısa-uzun, güzel-çirkin gibi.
apostrof
kesme işareti. özel isimleri eklerinden ayırmak için (ali’nin kalemi), sözcükteki düşen bir harfi belirtmek için (n’olur=ne olur), sözcüğün ekiyle karışmaması için (kola’nı içtin mi) kullanılır.
araçsız üslup
bir fikri, bir duyguyu söyleyenlerden doğrudan doğruya aktarmak. monolog ve diyaloglar araçsız üslup örnekleridir.
arkaizm
bir dilin eskimiş sözcüklerini ya da cümle kuruluşlarını kullanarak edebi eser yaratma. bu eserlere arkaik denir.
asalet
edebi eserlerde terbiye dışı, çirkin, bayağı, müstehcen ve galiz sayılan sözcüklerden kaçınmak. edeb-i kelam ya da mümtaziyet de denir. tersi eserlere hasaset adı verilir.
askı
halk edebiyatında saz şairleri aralarındaki şiir yarışmalarında kazananlara verilmek üzere duvara tüfek, kılıç, heybe, saz gibi şeyler asardı. bunlara askı, askıyı kazanmaya da askı indirmek denir.
âyîne
sözcük anlamı aynadır. herhangi bir şeyi veya hali yansıtan, gözönünde canlandıran anlamında kullanılır. tasavvuf edebiyatında dünya, allah’ın tecelli ettiği bir aynadır.
acem koşması: aşıkların, özellikle anadolu’nun kimi yörelerinde azerbeycan’a özgü bir ezgiyle okudukları koşma türü.
açık mektup: bir kişiye seslenen ancak başkalarının da okuması için gazete veya dergilerde yayımlanmak amacıyla yazılan mektup…
ağıt: bir ölünün ardından onu yüceltmek amacıyla söylenen halk şiiri. divan edebiyatı’nda mersiye’nin karşılığıdır.
ağız: bir ülkede görülen değişik konuşma biçimlerini, söyleyiş türlerini ve ayrılılıklarını yansıtan kullanımlardan her birine verilen ad.
akrostiş: bir şiirde dizelerin ilk harfleri, yukarıdan aşağı doğru okunduğunda ortaya konu olarak alınmış şeyi karşılayan bir sözcük, ozanın ya da şiirin adandığı kişinin adı çıkacak biçimde düzenlenmiş olmasıdır.
alegori: bir düşünceyi, bir davranışı ya da eylemi daha kolay kavratabilmek için simgelerle canlandırılıp anlatılması.
alıntı: öne sürülen bir savı ya da düşünceyi açmak, geliştirmek için o sav ya da düşüncenin ilgili olduğu alanda tanınmış bir kimsenin söylediği bir sözle pekiştirme.
aliterasyon: bir dizede ya da cümlede kulağa hoş gelecek bir uyum sağlamak amacıyla aynı seslerin yenilenmesi.
anakronizm: zamanda yanılma. özellikle sözlü edebiyatta kimi ozanları değişik zaman dilimleri içinde yaşatma halkın onları benimseme kaygısıyla ortaya çıkmıştı.
anıştırma: söz arası ya da sözün gelişine göre ünlü bir olayı bir özdeyişi, bir atasözünü anımsatma ve düşündürme sanatı.
anlatı: roman, öykü, oyun, masal gibi türlerde bir olay dizisini yazınsal biçimde anlatma eylemi.
anlatımcılık: sanat ve edebiyatı sanatçının kişiliğini temel alarak açıklamaya çalışan kuram. bu kavrama göre bir duygunun varolabilmesi; onun dile getirilmesine bağlıdır ve dille biçimlendirilmemiş bir duygunun varlığından sözedilemez.
arkaizm: bir anlatıda dilden kaybolmuş ya da geçerliliğini yitirmiş sözcüklere ya da sözdizimlerine yer verme sanatı.
artıklama: sözü ya da yazıyı gereksiz yere uzatma durumu.
aruz: hecelerin uzunluk ya da kısalık derecesine göre çeşitli ses kalıplarından oluşan bir tür şiir ölçüsü. daha çok divan edebiyatı’nda kullanılır.

aşık: halk ozanı ya da saz şaiiri.
ayak: halk şiirinde kafiye yerine kullanılan terim.

bab
bir edebi eserin düzenlenmesinde, konuların ele alınıp işlenmesine göre ayrıldığı bölümlerden en geniş olanı.

bâde
üzüm şarabı. ama tasavvuf edebiyatında aşk anlamındadır.
bahr-ı tavîl
vezinli, kafiyeli uzun nesir cümlelerden kurulan divan edebiyatı nazım türü. fe’ilatün, mefa’ilün, müstef’ilün gibi cüzler arka arkaya tekrarlanır. türk edebiyatında çok az kullanılmıştır.
balad
üç uzun bir kısa bendden oluşan batı edebiyatı nazım türü. uzun bendlerin dize sayısı 6-10 arasında değişir. kısa bend ise 4-5 dizedir. bu bend tanrıya, krala, prense ithaf bendidir. her bendin sonundaki mısra bir tür nakarattır. masal ve hikaye niteliğindeki bendleri ele alıp işleyen, kısa ve hikayesi olan şiirlerdir.
basitname
divan edebiyatında yalın türkçe ile yazılmış gazeller. bunlara türkî-i basit gazel de denir. basitnamelerde arapça ve farsça sözcüklerle tamlamalar çok azdır. örneğin:
düşdi bu gönlüm sana hey sevdüğüm
n’ola yakışsan bana hey sevdüğüm
çün seve geldi seve gider seni
bu gönül önden sona hey sevdüğüm
ayruluk derdi bana bir bun durur
kim döyer imdi buna hey sevdüğüm
turmadım uçmak diler gönlüm kuşı
yüce köşkünden yana hey sevdüğüm
yüzüni gözler güzel bu uyüzden ay
giceler kalur tana hey sevdüğüm
ağzını öpmek ana ol kim senün
söğme yok yire ana hey sevdüğüm
cânı dahi bir kez ana hey sevdüğüm
edirneli nazmi
bedî
sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim. ilm-i bedî de denir. bu isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:
sözle ilgili sanatlar (sanayi-i lafziye): cinas, iştikak, seci, kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi.
anlamla ilgili sanatlar (sanayi-i mâneviye): ilhan, tevriye, tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye, tecahül-i ârif, hüsn-i ta’lil, tezat, istifham, rücu, tekrir, telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.
belâgat
düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı. sözün düzgün, açık, anlaşılır, güzel olmasını, söyleme nedeniyle, söylenene göre düzenlenmesini öğreten bir bilimdir.
berâat-ı istihsal
sözün başında eserde anlatılanları belirten sözcük ya da söyleyişler. berâat üstün gelmek, istihsal yeni ayın görünmesi, yağmurun yağması, çocuğun doğarken çığlık atması anlamlarına gelir. bu edebi sanata hüsn-i ibtida adı da verilir. amaca iki yolla ulaşılır. bir ilişki kurularak ya da ilişki kurulmadan. ilişki kurulmasına tahallüs, kurulmamasına iktidab denir. sinan paşa’nın tazarru’namesi, fuzuli’nin hüsn’ü aşk’ı, cevdet paşa’nın belagat-ı osmanniye adlı eserlerinde bu sanatın güzel örnekleri vardır.
berceste
öz, güzel, latif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı sağlam dize ya da beyit. dize için daha çok mısra-ı berceste, beyit için de beyt-i berceste tanımlamaları kullanılır. genel anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir. bazı berceste örnekleri:
uyduk dil-i divâneye dil uydu hevâya
ruhi
su uyur düşmen uyur hasta-i hicrân uyumaz
şeyh gâlib
çeşmini gördüm unutdum derdi de dermânı da
şeyh gâlib
olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
muhibbî (kanuni)
şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek
ıı. selim
berdar
asılmış, darağacına çekilmiş. divan ve tasavvuf edebiyatında sevgilinin saçlarına vurulan “âşık”ı tanımlamak için kullanılır. örneğin:
ayağı yire mi basar zülfine ber-dâr olanun
zevk ü şevk ile virür cân ü seri döne döne
necati

dâr olam gerdâr olam ber-dâr olam mansûr olam
yunus emre
bezm
sohbet, muhabbet, içki meclisi. daha çok divan edebiyatında kullanılır. tamlamalar halindedir. örneğin bezm-i nûşânûş durmadan içilen meclis demektir. bezm-i vüslat kavuşma meclisidir. bezm-i muhabbet aşk meclisidir. bezm-i mey içki meclisidir. tasavvuf edebiyatında bezm-i elest şekli kullanılır. başlangıcı olmayan zaman demektir.

bibliyografya
1) belli bir konuyla  ya da dönemle ilgili eserlerin tümünü kapsayan ya  da en iyilerini seçerek sıralayan, o eserlerin yazarlarını, yayın tarihlerini, hangi kitaplıklarda bulunduklarını, türlerini de belirten kılavuz.eş. :kaynakça.

2) araştırma ve incelemeye dayanan bilimsel eserlerin ya da yazıların sonunda, o konu ile ilgili yayınları, kaynakları gösteren liste.

3) bir dergi veya gazetede yeni çıkan kitaplar hakkında bilgi veren sütun.

4) yayınevlerinin, çeşitli alanlardaki kitapları kapsayan katalogları da bibliyografya içine girer.
kitaplar hakkında geniş bilgisi olan kimseye ise “bibliyograf” adı verilir.

(kaynak: murat akıncı-açıklamalı edebiyat terimleri sözlüğü)

biladiye
beldeleri konu edinen edebi eserler. sanatçılar gördükleri, gezdikleri, sevdikleri ya da görmek istedikleri beldeleri nazım ya da nesir şeklinde anlatır. divan edebiyatında ferdi, derviş ömer efendi gibi şairlerin biladiyeleri vardır.
bozlak
halk edebiyatımızda bir ezgi türü. konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. çoklukla güney ve orta anadolu bölgelerinde söylenir. afşar bozlağı, urum bozlağı gibi türleri vardır.

bade: halk ve divan edebiyatında ‘şarap’ anlamında kullanılır.
bağfiil: fiillerden oluşan, cümlede belirteç olarak kullanılan fiil soylu sözcük.
bağlam: bir sözcüğün cümle, cümlenin paragraf, paragrafın metin içindeki yerini belirleyen, ondan önce veya sonra gelen sözkonusu sözcük, cümle ya da paragrafın anlamını, değerini belirleyen öğeler bütünü.
balad: eski fransız şiirinde görülen yazım biçimlerinden biri. üç bentten ve bir ağırlama dizesinden oluşur.
barok: 17. yüzyıl batı edebiyatında, dengeden çok devinime, düşünceden çok duyguya ağırlık veren yazın akımı.
basmakalıp: çok kullanılan, hemen herkesçe bilinen sözlerin olduğu gibi kullanılması.
bayronculuk: ingiliz şair lord bayron’un başlattığı bu akım toplumun yerleşik düzenine, töresel kurallara uymadan yaşama düşüncesini taşır. 19. yüzyılda ortaya çıkan akım başkaldırıcı bir yapısı olmasına rağmen fazla taraftar bulamamıştır.
beğence: bir yapıtın başına konan; yetkili bir kişinin yazdığı ve o yapıtı tanıtmayı amaçlayan yazı.
belgesel roman: gerçek olaylara, belgelere, araştırma ve incelemeye dayanarak oluşturulan roman türü.
belginlik: düşünce ve duyguların, eksiksiz ve anlaşılır biçimde anlatılması.
bent: bir şiirin 4, 5, 6, …. dizeli bölümlerinden her biri.
beş hececiler: milli edebiyat döneminde bu dönemin temel ilkelerini benimseyerek o doğrultuda yazan faruk nafiz çamlıbel, halit fahri ozansoy, orhan seyfi orhon, yusuf ziya ortaç ve enis behiç koryürek’in oluşturduğu topluluk.
betimleme: bir varlığı, bir olayı, bir durumu ya da kavramı zihinde canlanacak biçimde anlatma.
beyit: aynı ölçüde yazılan ve anlamca birbirine bağlı iki dizelik divan şiiri birimine verilen ad.
biçim: edebiyatta varolan ögelerin birbirine bağlanarak oluşturdukları düzen. örneğin bir şiirin biçimi kaç dizeden oluştuğuna, dizelerin kümelenişine, belirli bir uyak dizini olup olmadığına göre değişir.
bilimkurgu: düş ya da kurgu yoluyla oluşturulan; çoğu kez gelecek zamanlarda yer alan; günümüzdekinden farklı bilimler ve teknikler kullanan toplum ve insan yaratan yazın türü.
bilinç akımı tekniği: roman, öykü, anlatı gibi kurmacasal türlerde insanı, düşüncelerinin dümdüz akışı içinde değil; düşleri, izlenimleri, iç dünyası ve bilinçaltıyla yansıtmak için başvurulan yol.
bovarizm: gustave flaubert’in 1857 yılında yayımladığı madame bovary adlı romanın kahramanlarına özgü tutum ve davranışlara verilen ad.

cem’iyyet
birbirine uygun veya birbirine karşıt anlamlı sözcükleri bir arada bulundurma. böyle sözlere cem’iyyetli adı verilir.
cevaz-î edebî
sözcüğü vezne uydurmak amacıyla bazı değişikliklerle kullanılması, hecelerin, seslerin ucun ya da kısa okunması şeklinde yapılan yanlışları hoş karşılama. şiirde böyle kullanışlar “kusur” kabul edilir.
cezâlet
söyleyişleri kulağa sert gelen sözcükleri tanımlar. uyumu konuya göre ayarlayan önemli bir anlatım şekli. örneğin, sanatçı şiddet, büyüklük, vakar, ölüm, korku, savaş gibi konuları anlatırken ya da işlerken, sözcükleri de anlattığı konuya uygun düşecek kalın sesliler arasından seçer. savaşı anlatırken çekâçâk, gülbank gibi sözcüklerin kullanılması gibi. bu tür kalın seslilere elfâz-ı cezele, taşıdıkları niteliğe de cezâlet denir. örneğin:
saflar düzüp hücum hücum edilecek hayl-i düşmene
dehşet âsimân u zemîn pür-figân olur
evc-i havâda çekâçâk ı tigden
âvaz-ı ra’d u sâika reh-gümkünân olur
nef’i
cönk
halk edebiyatı ürünlerinin yazıldığı defterler. bir tür antoloji sayılırlar ve yazarlarının kim olduğu çoğu zaman bilinmez.
caize: özellikle divan edebiyatı döneminde büyüklere, varlıklı kimselere sunulan malzumeler için verilen para.
cinas: eşsesli sözcükleri birlikte kullanarak yapılan söz oyunu.
cinayet romanı: işlenmiş bir cinayeti ve bu cinayetin işleyicisini bulup ortaya çıkarma eylemini konu alan roman türü.
cönk: özellikle saz şairlerinin, kendilerinin ya da başkalarının şiirlerini derleyip kaydettikleri, uzunlamasına açılan deri kaplı defter.

çağrışım: sözcüklerin, düşüncelerin, hayallerin aralarında bulunan benzerlik, birlik, yakınlık ya da karşıtlık gibi bağlantılarla birbirlerini anımsatması.
çağrışımsal alan: çağrışım yoluyla aralarında anlamsal ya da biçimsel bağlantılar kurulabilen kavram ve sözcüklerin oluşturduğu bütün.
çaprazlama: bir cümlede ya da bir dizede daha önce geçen sözcüklerin sırasını, değişik ya da karşıt anlam verecek biçimde tersine çevirerek yineleme.
çapraz kafiye
dörder mısralı bendlerle kurulan nazım şekli. her dörtlüğün tek sayılı dizeleri ile çift sayılı dizeleri kendi aralarında kafiyelidir. dörtlük sayısı sınırlı değildir. her tür konuya uygun olduğu için çok kullanılır. çaprazlama da denir. örneğin:
hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
eski şîrâz-ı hayâl ettiren âhengiyle
yahya kemal beyatlı (rindlerin ölümü)
çevrikleme: bir sözcükteki harflerin yerini değiştirerek elde edilen sözcüklerden her biri. örneğin: masa, asma, kısa, askı
çokanlamlılık: bir sözcüğün birden fazla anlamı yansıtır duruma gelmiş olma durumu.
çok bağlaçlılık: eş görevli ya da benzer işlevli ögelerin bağlaçlarla art arda sıralanma durumu.
çözümleme romanı: olaydan çok olaya karışan kişilerin ruhsal durumlarını bir takım çözümlemelerle yansıtmayı amaçlayan roman türü.

dadaizm: tristan tzara ve arkadaşları tarafından fransız edebiyatında 20. yüzyılda geliştirilen bu akım, savaşın hemen ardından doğduğu için umutsuzluk ve güvensizliği içinde barındırır.
darayak
âşık edebiyatında kafiye olma olasılığı düşük sözcükler. âşıkın karşılaşma ya da atışma sırasında en azından dört ayak kafiye bulması gerekir. diğer âşık da aynı ayakta dört sözcük söylemek zorundadır. darayak bu durumda işe yarar. darkapı olarak da adlandırılır.
darb-ı mesel
meydana gelen bir durumu, olayı bir örnekle anlatmakta kullanılan kalıplaşmış, anlamlı sözler. durûb-ı emsâl diye de bilinir.
dekanlık
edebiyatı soysuzlaştırdıkları öne sürülen sanatçı ya da akımlara verilen isim. örneğin ahmet mithat efendi, edebiyat-ı cedide şairlerini gülünç göstermek için onlara dekanlar demiştir.
delâlet
söz ile anlam arasındaki bağlantı. bir sözcüğün okunduğu ya da söylendiği zaman beyinde canlandırdığı anlam. iki başlıkta incelenir:
sözle alakalı olmayan delâlet (gayr-i lafzi delâlet): bu da ikiye ayrılır:
delâlet-i vaz’iyye: sözcükle anlamı arasında sözle ilgili olmayan çağrışıma dayalı bir bağlantı vardır. şemsiyenin yağmuru anımsatması gibi.
delâlet-i akliye: parçanın bütünü, eserin yayıncısını, kainatın allah’ı anımsatması gibi.
sözle alakalı delâlet (lafz-ı delâlet): bu da üçe ayrılır:
delâlet-i mutabıkiye (uygunluk): sözün, ifade ettiği şeyin bütününü ifade etmesi. örneğin ev denince bütün odalarının akla gelmesi gibi.
delâlet-i tazammuniye: sözün ifade ettiği şeyin bir bölümünü ifade etmesi. musluktan çeşme, evden oda gibi.
delâlet-i iltizamiye: sözün kendi anlamı için gerekli olan bir başka anlamda kullanılması. eli açık, gönlü geniş, ağzı sıkı gibi.
devr ya da devir
tasavvufa göre, yaratılış (madde) ve sona eriş (mead) arasındaki safhaları anlatan sistem. tasavvufçular bu sistemi bir daireye benzettiği için bu ismi aldı.
devriye
tasavvuf edebiyatında devr konusunu işleyen şiirler.
deyim
çoklukla gerçek anlamlarının dışında bir anlam taşıyan kalıplaşmış sözler. en az iki sözcükle kurulur. kısa ve özlü anlatım aracıdır. teşbih, istiare, mecaz ve kinaye unsurlarıyla bir olayı tanımlar ya da ifade eder. “ağır başlı”, “dostlar alışverişte görsün” gibi.
deyiş
türk halk edebiyatında hece vezniyle söylenen şiirler. türkü, destan, koçaklama, güzelleme, taşlama, nefes, koşma, tekerleme türlerinin hepsine deyiş adı verilir. “deme” sözcüğü de kullanılır.
deyişme
halk edebiyatında âşıkların karşılıklı şiir söylemesi. atışma da denir. en az iki âşık kendi kendilerine ya da bilirkişiler ve dinleyiciler karşısında belli kurallar çerçevesinde şiir yarışı yaparlar. birbirlerini denerler, ustalıklarıyla öne çıkmaya çalışırlar. deyişme şu sırayla yapılır:
merhabalaşma, giriş bölümüdür. âşıklar, birbirlerini ve dinleyicileri “hoşgeldiniz”, “sefa geldiniz”, “merhaba” gibi sözcüklerle rediflerine bağlanan kafiyelerle dörtlükler kurarak selamlar.
ikinci bölümde âşıklar kendi ustalarının şiirlerinden örnekler söyler.
tekerleme bölümü denilen üçüncü bölüm asıl deyişme bölümüdür. ev sahibi ya da yaşlı bir kişi düz ya da geniş ayakla deyişmeyi açar. âşıklar konu ve bend sınırlaması olmaksızın verilen oyun üzerinden deyişmeye başlar. âşıklar asıl ustalıklarını ve sanatçılıklarını burada göstermeye çalışır. ilk ayak bitince diğer âşık yeni bir ayak açar. deyişme sürdükçe ayaklar darayak halini alır. deyişme karşılıklı soru-yanıt şekline döner. âşıklar böylece birbirlerinin bilgi ve sanatlarını ölçer. bir şekilde karşısındakini söz söylemez haline getiren âşık deyişmeyi kazanır.
söz söyleyememe durumuna “lebdeğmez” denir. deyişmenin sonunda da âşıklar birbirlerini rahatlatmak, gönül almak için karşılıklı koşmalar söyler. birbirlerini överek hoşgörü örneğiyle deyişmeyi bitirirler. örneğin âşık şenlik ile âşık feryadî’nin deyişmesi:

şenlik:
şöhretin vezir payında
rütbesiyle şana layık
oturuşun o duruşun
hem sultana hana layık
feryadî:
sefa geldin gözüm üzre
olsam mihmana layık
şeyhülislam, sadrazam
doğru al’osman’a layık
şenlik:
seninle oldum taaşşuk
gözlerime geldi ışık
duymadım sen kime aşık
dillerin kur’an’a layık
feryadî:
bu düşkün gönlüm açarsın
selim sırat’ı geçersin
kevser ırmaktan içersin
olasan cihana layık
şenlik:
kul şenliği eder hürmet
rikabın kıldım ziyaret
sana nasip olsun cennet
huriye gılmana layık
feryadî:
sefil feryadî göresen
meram maksûda eresen
sancak altında durusan
habîb-i rahman’a layık
dibâce
çoklukla mensur, bazen de mazmun eserlerin başında yer alan ve eserin yazılış nedeni ile içeriğini açıklayan başlangıç kısmı. önsöz, mukaddime, medhal, sözbaşı, başlarken, birkaç söz gibi sözcükler de dibâce karşılığıdır.
dipnot
yazarın yararlandığı kaynakları ve alıntıları metnin geçtiği yerlerde belirtmesi.
diyalog
iki kişinin karşılıklı konuşmasını tanımlayan yunanca sözcük. roman, hikaye, tiyatro gibi türlerde kahramanların karşılıklı konuşmalarının olduğu gibi yazılmasını ifade eder. en çok dram türünde görülür ve üsluba canlılık katar. devrik cümleler kullanmaya elverişlidir. örneğin eflatun’un diyalogları ünlüdür.
dörtleme
halk edebiyatımızda dört dizelik kıtalardan meydana gelen nazım şekillerinin genel adı.
döşeme
türk halk hikayelerinin başında geçen seçili sözler. ayaklı saya da denir. arapça mukkaddime ve medhal, farsça dibâce’nin karşılığıdır. döşeme başlama adlı girişle başlar. sonra duruma göre yalan veya tanrı, yaratılış üzerine bir destan, bir yurt veya savaş destanı söylenir. ardından asıl esere ya da anlatıma geçilir.
dramatik
sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı.
durak
hece vezniyle yazılmış şiirlerde dizelerin belli bölümlere ayrıldığı yerler. durakta sözcükler bölünmez, kulağa uyumlu gelen söz öbekleri oluşturulur.
dübeyt
iki beyit anlamındadır. divan edebiyatındaki rubai türünü belirtmek için kullanılır.
dağınıklık: söylenenlerin birbirini tutmayıp bütünlükten yoksun olma durumu.
dekadan: fransa’da, 19. yüzyılda natüralizme karşı çıkan ve simgecilik akımına öncülük eden sanatçılara verilen ad.
deneme: herhangi bir konuda yazarın kesinlemelere gitmeden, kişisel görüşlerini, düşüncelerini konuşma ya da söyleşi havası içinde işlediği düzyazı türü.
destan: yunanca epos şiirinin karşılığı olan bu kavram, toplumların belleklerinde derin izler bırakmış yiğitlik ve kahramanlık olaylarını manzum olarak öyküleyici bir yöntemle anlatan en eski edebiyat türüdür.
devrikleme: sözcüklerin cümle içinde olağan sıralanış biçimine uymayan kullanımı.
devriye: insanın ve evrenin tanrı’dan çıkıp tekrar tanrı’ya dönmesi görüşünü temel alan devir kuramını anlatan şiirlere verilen isim.
dışavurumculuk: sanat ve edebiyat ürünlerinde iç gerçeğin ve iç yaşantının önemli olduğunu; bunu dışa yansıtmak gerektiğini savunan akım.
didaktik şiir: görünüşte şiirsel bir dokusu olan, ama gerçek amacı bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt vermek olan öğretici nitelikteki şiir.
divan: divan edebiyatı şairlerinin belli bir düzene göre şiirlerini topladıkları yapıt.
divan edebiyatı: konuları, konuları işleyiş biçimi ve dili yönünden arap-fars etkisi altında oluşmuş edebiyat ürünlerine verilen ad.
dizin: genellikle öğretici içerikli yapıtların ve kitapların sonuna koyulan kimi terimleri alfabetik bir düzenle veren ya da gösteren dizelge.
dolamlama: belli bir düşünce ya da duyguyu doğrudan doğruya anlatma yerine, onu farklı sözcüklerle anlatma biçimi.
dolaylı anlatım: roman, öykü gibi edebiyat türlerinde olayların yazar tarafından anlatılması.
dolaysız anlatım: söylenenleri biçimsel değişikliğe uğratmadan, sözün söylendiği biçimde aktarılması.
döşeme: halk öykülerinde giriş bölümüne verilen isim.
drama: sahnede oynanmak için yazılan, olayları oluş halinde ve karşıt oluşların çatışmasıyla geliştirip gösteren yapıt.
durak: hece ölçüsünde dizelerin iki ya da daha çok parçaya bölünüş yerine verilen ad.
düğümleme: bir söz yazıdan istenilen anlamı çıkarmayı, o yazıyı kavramayı engelleyen anlatım karışıklığı.
düzyazı şiir: ölçü, uyak gibi kurallara uymadan, konuşma dilinin havası içinde yazılan bu şiir türü ülkemiz edebiyatında ilk kez 20. yüzyıl başında halit ziya uşaklıgil tarafından denenmiştir.

edebiyat: duygu, düşünce, olay ve olguları, etkili ve güzel biçimde anlatan söz sanatı.
eda
söz ve yazıdaki ifade şekli, uslup tarzı, anlatış yolu. belagatçılar bunun hakikat, mecaz, kinaye olmak üzere üç türlü olduğunu söylerler.
edeb-i kelâm
acı, hoş olmayan, ayıp, çirkin, kaba veya uğursuz sayılan şeyleri kendi adlarını söylemeden başka sözle ifade etmek. buna asâlet ve mümtaziyet adları da verilir. edeb-i kelâm, bir düşünceyi, bir olayı incelik, asâlet ve nezaketle ifade etmek için anlam, kendine ait olmayan kelimeyle karşılanır. genellikle şu üç durumda bu yola başvurulur:
1. sözü kabalıktan kurtarmak için.
ölen birisi hakkında “ölüm” yerine “rahmet-i ralman’a kavuştu”, “sizlere ömür”, işi elinden alındığını bildirmek üzere “affedildiniz” denmesi gibi.
2. ta’zim veya ifadeyi süslemek için. şeyh galib’in aşağıdaki iki beyitten ilki ta’zim, ikincisi tezyine (süslemeye) örnektir:
bir şeb ki sarâ-yı ümmehânî
olmuşdu o mâhın âsumânî
giydikleri âftâb-ı temmûz
içtikleri şûle-i cihan-sûz
3. ifadeyi fesahat yönünden bozacak ses, kelime ve terkiplerin tekrarından kaçınmak için.
edisyon kritik
eleştirel basım. farklı nüshaları bulunan yazma veya matbu eserlerin aralarındaki ayrılıklar tespit edilerek aslına en uygun şekilde yayınlanır. farklar dip notlar halinde gösterildiği gibi açıklayıcı bilgiler de verilebilir.
efsane
tabiatüstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının ve olayların anlatıldığı hikayeler. efsane halkın hayalgücüyle yarattığı “ideal insan tipi”ni verir ve nesilden nesile anlatılır. efsane ile masallar arasında uygunluk vardır. iki türde de olağanüstü olaylar işlenir. yalnız efsane daha inandırıcıdır. bu yönüyle hikaye ve destana yaklaşır.
efsaneler şöyle ayrılır:
1. yaradılış efsanesi (dünyanın yaradılışı, tabiat varlıklarının meydana gelişi, kıyamet günleri.)
2. tarihi efsaneler.
3. olağanüstü kişiler, varlıklar ve güçleri konu alan efsaneler.
4. dini efsaneler.
türk efsanelerinde kahramanlık, fedakarlık, cesaret, ahlaki davranışlar, sosyal düzene bağlılık, ahlah’ın kudretine iman, doğruluk, cömertlik, samimiyet gibi konular yer alır. genç osman, boş beşik, çakıcı efe, çoban çeşmesi, gelin kaya, cennet dağı, kan kuyusu, yusufçuk kuşu gibi efsaneler halk arasında söylenegelmektedir.
eglog
çoban şiiri. birkaç çobanın aşk, kır hayatının güzellikleri üzerine karşılıklı konuşmaları bçiminde yazılır. latin edebiyatında gelişen bu şiir türü genellikle batı edebiyatında görülür. bir olaya dayandığı ve karşılıklı kişileri konu aldığı için küçük bir piyesi andırır. eglog, türk edebiyatında kullanılmayan bir türdür.
eklektizm
felsefede uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.
elfiye
binlik karşılığıdır. bin mısradan meydana gelen manzum eserler için kullanılır. elfiyeler edebiyatla ilgili olduğu gibi, hadis, fıkıh, feraiz, nahiv ilimleriyle de ilgili olabilir.
elgaz
bilmece anlamına gelen lügaz kelimesinin çoğulu.
elifnâme
genellikle mısra başlarındaki kelimelerin ilkharflerinin alt alta elif’den ye’ye kadar alfabetik tarzda devam etmesi ile meydana gelen şiir. divan ve halk edebiyatımızın ortak mahsulleri arasında yer alırlar. dini-tasavvufi ve din dışı konularda örneklerine rastlanır.
emosyanalizm
sanat ve edebiyat eserlerinde duyguya önem veren estetik anlayış.
empresyonizm
nesneyi doğrudan doğruya tasvir ve analiz etme yerine, onun uyandırdığı duyguları anlatma yolu. xıx yüzyılın sonlarında fransa’da doğdu. önce resimde, sonra diğer sanatlarda tesiri görüldü.
empresyonistler dış dünyanın kendi içlerinde bıraktığı izlenimi dile getirirler. bu âlem, sanatçıya sadece heyecan ve duygusal dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. önemli olan sanatçının kendi algılamaları ve bunları anlatma yöntemidir. edebiyatın bir amaca hizmet edemeyeceğini savunur. empresyonist edebiyatçılar şiir, kısa hikaye, tek perdelik manzum piyes gibi kısa çalışmaları tercih etmişlerdir.
entimizm
içtencilik. insan ruhunun mahrem ve gizli sırlarını içtenlikle anlatma eğilimi. bu sanat anlayışına sahip edebiyatçılara entimist denir.
entonasyon
cümlede heceler, kelimeler ve daha büyük anlamlı gruplar üzerindeki seslerin alçalıp yükselmesi. konuşmacının anlatmak istediği anlama yardımcı olur. dinleyicileri duygulandıran, heyecanlandıran, coşturan özellikler taşır. cümlenin yapısına göre değişiklikler gösterir. bazen cümlelerin anlamını da belirler.
epifonem
bir sözlü ya da yazılı eserde anlatılanların hikmetli bir sözle son bulması.
epigraf
bir yapının özelliklerini belirten ve genellikle bir plaka üzerine binanın ön yüzüne iliştirilen yazıya (kitabe) bir kitabın, bir kitabı meydana getiren bölümlerin başına konan, o kitapta veya bölümdeki yazılanları özetler mahiyette sözler, şiir parçaları, atasözleri, vecizeler.
epigram
eski yunan’da mezar taşlarına yazılan kısa ve epik nazım şekli. romalılar’da çok kısa hiciv manzumesi.
epizot
hikaye, roman veya şiirde ana konuya bağlı ikinci derecede olay; müzikte temaları birbirinden ayıran serbest yazılmış bölümler; tiyatroda bir aksiyona (harekete) katılmış ikinci derecede bir aksiyon; yunan trajedisinin unsurlarını meydana getiren diyaloglu bölümlerin her biri. bu bölümler modern tiyatroda perde adıyla bilinir.
epope
kahramanlık konusunu işleyen uzun şiirler. kelimenin aslı “konuşma, nutuk, sohbet” anlamına gelen yunanca epospoien’e dayanır.
esrem
aruzdaki fe’ülün cüzünden fe ve n’yi kaldırıp ûlu yerine getiren fa’lü cüzü.
eşhas
şahıs kelimesinin çokluğu. eskiden tiyatro eserlerinde ve romanlarındaki kahramanlara veya kadroya bu ad verilirdi.
eşter
aruzdaki mefa’ilün cüzünden m ve y harflerinin kaldırılıp yerine getirilen fâ’ilün cüzü.
efsane: eskiden bile söylenegelen, olağanüstü olaylara ve kişilere yer veren, konuşma diliyle oluşturulmuş, üslup kaygısından uzak hayali öyküler.
eglog: ilkçağ edebiyatında romalıların vergilius şiirlerine verdiği isim. birkaç çobanın aşk ve kır yaşamı üzerine karşılıklı konuşmalarından oluşan bu şiirlerden oluşan eglog, edebiyatımızda işlenmiş bir tür değildir.
egzotizm: yabancı ülkelerin gelenek ve yaşama biçimlerini yansıtan, o ülkelere özgü manzaralarla donatılmış yapıtlar için kullanılan bir tanımlamadır.
eleştiri: bir yapıtın özünü, yapısını anlatan, onun değerli ve değersiz yönlerini ortaya çıkartan, yapıldığı toplumun düşünce gelişimi içindeki yerini örneklere dayandırarak yapan yazı.
eleştirel gerçeklik: toplumsal gerçekleri eleştirel bir yaklaşımla ele alan, insanı toplumsal ilişkileriyle yansıtmaya amaçlayan edebiyat yönelmesi.
enelhak: “ben tanrı’yım” anlamına gelen bu enelhak, evrendeki tüm varlıkları bir ve bütün olduğuna inananların, tanrı’yı gönüllerinde, kendi benliklerinde duyumsayanların kısacası tasavvuf ulularının kullandığı bir sözcüktür.
epigram: greklerde, mezar taşlarına yazılan kısa, epik şiirlere verilen addır.
epik: geleneksel şiir sınıflandırmasında lirik ve dramatiğe karşıt olarak konusu kahramanlık olan şiirlerdir.
epizot: bir roman, öykü ya da destanda olay örgüsü içinde başlıbaşına konusal bir bütünlük taşıyan ikinci derecedeki eylem ya da eylemler için epizot kelimesi kullanılır.
epope: kahramanlık öyküleri anlatan uzun manzum öykü.
erotizm: sevgiliye, aşka yönelik tüm cinsel tutkuları ve düşleri içeren kavramdır. erotizmi salt cinsel zevkleri betimleyen, insanın şehvet duygularını kamçılayıp utanma duygusunu inciten müstehcenlikle karşılaştırmamak gerekir. erotik ürünlerde iki cinsin birbirine duyduğu sevgi ve bu sevginin kişiler üzerindeki etkisi anlatılır.
estetik: güzelliği ve güzelliğin insan ruhundaki etkilerini inceleyen bilim ve bilgi dalı.

fabl: genellikle kahramanları bitkiler ve hayvanlardan seçilen, başında ya da sonunda insanların ortak kusurlarını gidermeye çalışan bir ders çıkarmaya hizmet eden manzum ya da düzyazı.
falname
fal ile ilgili kitap. falın her bir çeşidine göre düzenlenen eserler. yıldızname, tefe’ülname, hurşîdname, ihtilacname, kıyafetname, kehanetname adlarıyla da bilinirler.
falnameler çokluk manzum yazılırlar. nesir halinde yazılanlarına genellikle yıldızname denir. falnameler kur’ân falı, kur’â falı gibi dallara da ayrılırlar.
kur’a taşları veya bir kağıt üzerine çizilmiş noktalar ve noktaların meydana getirdiği şekilleri konu edinen kur’a falları daha çok hz. ali’ye nispet edilir. edebiyatımızda cem sultan’ın divan’ında yer alan faly-ı reyhan-ı sultan cem adlı kur’a falı meşhurdur.
fasıl
ayırma, bölme. bir kitabın bölümlerinin her biri.
mevsim mânâsına da gelir. fasl-ı zayf (yaz mevsimi), fasl-ı şitâ (kış mevsimi), fasl-ı hazan (sonbahar mevsimi).
tiyatro oyunlarında perde anlamında kullanılır.
türk sanat musikisinde bir defada çalınan aynı makamdan parçaların tamamına denir.
fasih
dilin bütün kaidelerine uyularak doğru, güzel ve açık şekilde konuşup yazılması, ifadenin anlam ve âhenk bakımından kusursuz olması.
fesâd-ı telif
söz veya yazıda anlamın anlaşılmayacak kadar karışık olması.
fesahat
sözün ses ve anlam kusurlarından kurtarılması yolları. ifadenin kusurlardan uzak bulunması hali fasîh’tir. sözün söylenişi ve işitilişi tatlı olmalı, anlaşılmasında güçlük çekilmemelidir. divan edebiyatında fesahat, kelimede fesahat, kelâmda fesahat diye ikiye ayrılır:
1. kelimede fesahat: aynı veya yakın mahreçten çıkan harflerin bir kelimede toplanmamasına (tenâfür-ı hurûf), (er kalkılınca); kelimeleri meydana getiren harflerin kaynaşmasında telaffuz zorluğu olmamasına (mütenâfir) (ör. tartırttı); anlamı herkes tarafından bilinmeyen kelimelere yer vermemeye (garâbet), kelimeyi vezne uydurmak için şeklini değiştirmemeye, çok anlamlı bir kelimeyi meşhur olmayan anlâmında kullanmamaya gramer hatası yapmamaya (kıyasa muhalefet) dikkat edilir.
2. kelâmda fesahat: telaffuzu güçleştiren kelimelerin yan yana getirilmemesi (tenafur-ı kelimât). (örneğin: şu köşe yaz köşesi şu köşe kış köşesi), zincirleme tamlama (tetâbu-ı izâfât) yapmamaya (örneğin: ali’nin ceketinin cebinin içi); cümle kuruluşunun sağlam olmasına, önce söylenecek sözü sona, sonra söylenecek sözü öne almamaya, sözün düğümlenmemesine dikkat edilir.
fiksiyon
bir sanat eserinde uydurularak bulunmuş şey. günümüzde, roman, kısa hikaye gibi nesir halindeki edebi eserler kastedilir. romanla eş anlamlı kullanıldığı da görülür. açık bir şekilde bir olaya bağlı bulunmasından dolayı edebi şekiller içindeki birçok şahıs hakkında kullanılmasına imkan verir.
fiktif
itibari, gerçek olmayan, var sayılan demektir. roman, hikaye, masal, halk hikayesi, destan gibi edebi eserler için kullanılır. yazar, dış dünyaya zihninde bir şekil verir ve bunu eserine aktarır. bu tür eserler, tasvir esasına dayandığı için olaylar ve kahramanlar fiktiftir.
fragmatizm
parçacık diye adlandırılabileceğimiz bir edebiyat akımıdır. ilk defa xx. yüzyılın başlarından italyan yazarı a. soffici’nin başlattığı bu akımda, gerçekten alınmış kısa kısa parçalar, küçük tablolar ve hayattan görüntüler (enstanteneler) en belirgin özelliği oluşturur.
fuaye
tiyatro salonlarında, perde arasında oyuncuların ve seyircilerin dinlenmesi için ayrılan yer.
fantazya: düş gücünün alabildiğince özgürce ortaya koyulduğu düşünceye ya da bunlarla donatılmış sanat yapıtlarıdır.
fars: ilkel, basit güldürme ögelerinden yararlanılarak, kimi kez inanırlığın sınırları dışına çıkarak oluşturulan, düşündürmekten çok güldürmeyi amaçlayan oyunlar için kullanılır.
fecr-i ati edebiyatı: “sanat şahsi ve mahremdir” ilkesinden yola çıkarak 1908′den sonra yayımlanmaya başlayan servetifünun dergisinde yazılar yayınlamaya başlayan sanatçılara verilen ortak isimdir. yakup kadri, ahmet haşim, hamdullah suphi ve fuat köprülü bu topluluğu oluşturan yazarlar arasında yer alır.
fenafillah: “ölmeden önce ölmek” anlamına gelir. tasavvuf inancına göre, evrende tanrı’nın vücudundan başka gerçek vücut yoktur ve insan er ya da geç tanrı’ya geri dönecektir. işte bu dönüşe fenafillah denir.
ferd: divan edebiyatında başka beyitlere bağlı olmayan beyitlere verilen ad.
fıkra: içinde güldünü ögesi bulunan kısa öyküler için kullanılan fıkra, gazete ve dergilerin belli sütunlarında yayınlanan güncel, toplumsal ve siyasal yazıların da ismidir.
fikir yazıları: düşünceye dayalı, öğretme ve bilgilendirme amacıyla yazılan yazıların tümü.
folklor: bir halkın geçmişten bu yana oluşturduğu geleneklerin. inançların, törelerin ve kültürün ortak adıdır.
fütürizm: italyan şair marinetti’nin 1909′da fransa’da yayınladığı birdirgeyle ortaya çıkan bu akım, yaşamın sürekli değiştiğini, sanatın da yerleşik bütün kuralları bir yana bırakarak yeni biçimve anlatım yolları yaratarak bu değişime ayak uydurması gerektiğini savunur.

garipçiler: 1941′de orhan veli, m. cevdet anday ve oktay rifat üçlüsü, şiirde varolan aşırı duygusallığa, şairaneliğe, basmakalıp söyleyişe başkaldıran şiirlerini garip adıyla bir kitapta topladılar. kitaba koyulan garip adı zamanla hem üç şairi yansıtan bir kimlik kazandı hem de türk şiirinde yeni başlayan akımı yansıttı.
galat
yanlış anlamına gelir. bir kelimenin ilk veya kitapta yazılmış şeklinden başka söylenmesi. çokluk şekli galâtat’tır. yanlış olduğu bilindiği halde kullanılmasında sakınca görülmeyen kelime veya kelime grubuna galat-ı meşhur adı verilir. örnek:
aslında çokluk olan evlat, eşkıya, evrak kelimelerinin evlatlar, eşkıyalar, evraklar şeklinde tekrar çokluk yapılarak kullanılması gibi.
“galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır” sözüyle yanlış kullanılan yerleşmiş kelimelerin tercih edilebileceği belirtilir.
genellikle latife, alay isteği ile bir kelimeyi şekil, üslûp ve anlam bakımından dildeki kullanışına aykırı kullanmaya galat-ı tahakkumi veya kıyasa muhalefet denir.
garabet
dilden düşmüş veya çok az kullanılıp henüz ayılmamış kelimelerin kullanılmasıyla meydana gelen fesahat bozukluğu. böyle kelimeler için garib, vehşî isimlerinin kullanıldığı görülür.
bu durum eski edebiyatta çok ortaya çıkardı. şair ve yazarlar ya ustalık göstermek için ya da seci, kafiye zorlamalarından dolayı arapça ve farsça’dan işitilmedik kelimeler alarak kullanmışlardır.
söylendikleri zaman uygun olan, ancak bugün terkedilmiş sözler garib-i hüsn, hiçbir devirde benimsenmemiş sözler de garib-i kubh diye adlandırılır.
bir mecburiyet karşısında kullanılan garip kelimelere muvafık, zorunluluk olmadan kullanılanlara ise muhalif denir.
geçiş
iki parafraf arasında bir düşünceden diğerine geçilirken bu fikirlerin bağlanması. paragraflar arasındaki geçişin azlığı veya çokluğu yazının açık, doğal oluşuna göre değişir. bağlanma açıksa geçişe gerek kalmaz. geçişlerin kısa olmasına dikkat edilir. geçiş için, fakat, bundan dolayı, kaldı ki gibi edatlar yeterli görülebilir.
gezmece
aşıkların yolculukta uğradıkları yerleri anlatan methiyeli veya taşlamalı deyişler. gezmeceler onbirli destan veya sekizli kesik (semai) biçiminde söylenir. gezilen yerler sırayla anlatılırsa, deyiş, sıra gezmece veya sıralı gezmece adını alır. kerem’in (aslı’nın âşığı) pasin, erzurum köyleri için söylediği deyişler bilinen en eski gezmecelerdir.
girizgâh
kasidelerin nesip bölümünden sonra medhiye bölümüne geçerken söylenen beyit veya beyitler. aslı girizgâhdır ve kaçış yeri anlamına gelir. kasideler çokluk bir tasvirle başlar. ardından girizgahla asıl amaca geçilir. şair esprili bir sözle övgüye başladığını belirtir.
gnomik
anlamlı sözleri nazımla anlatan manzum türü.
gramer
bir dili meydana getiren ses, sözcük yapılışı, sözcük haznesi, anlam değişmeleri, cümle kuruluşu gibi unsurları inceleyip kurallara bağlayan dil bilgisi. yunanca gramma kökünden geliyor.
güldeste
seçme manzum ya da nesir yazılarının toplandığı dergi. antoloji de denebilir.
günlük
bir kişinin düşüncelerini, duygu ve gözlemlerini günü gününe yazdığı ve o günün tarihini koyduğu yazılar. ruzname olarak da bilinir. günlük bir tür anıdır. ancak günlük günü gününe yazılır, anı ise olayların yaşanmasından sonra kaleme alınır.
gazel: divan edebiyatında kullanılan; en az beş, en çok on beş beyittin oluşan şiir biçimi.
geçer anlam: bir sözcüğün herkesce bilinen ve kullanılan anlamına verilen ad.
geçiş: yazılı anlatımda bir düşünceden ötekine, bir pragraftan sonrakine geçerken düşüncenin zincirleniş biçimi.
genelleme: anlatılan konuyla tam bağlantısı bulunmayan bir takım düşünceler ortaya sürme.
gerçekçi: gerçekçilik akımı içinde yer alan ya da o akımın ilkelerine bağlı kalan yazar ya da eserler için kullanılır.
gerçekçilik: 19. yüzyılda başlayan, gerçeği ve doğayı değiştirmeden, tüm çirkinliklikleriyle birlikte aktarmayı amaçlayan sanat ve edebiyat akımıdır.
gerçeküstücülük: 1924′den sonra dadaizm’in yerine geçen, fransa’da andre breton ve arkadaşlarının öncülük ettiği edebiyat akımıdır. bu akım düşünce ve duyguların aklın denetimine girmesini reddeder.
gerilim: okuyucu ya da izleyicide merak ve korku duygularını uyandırarak, endişeli bekleyiş içine sürükleyen gerginlik.
geriye dönüş yöntemi: bir eserde olayların zaman sırasını bozarak geçmiş bir zamana ya da olaya dönme yolu.
gezi yazısı: gezilip görülen yerlerin ilginç yönlerinin anlatıldığı düzyazı biçimi.
gösterge: genellikle kendisi dışında bir şey gösteren her türlü nesne, varlık ya da olgu; özel olarak dilsel bir gösterenle bir gösterilenin bileşiminden doğan birimdir.
gözlem: olaylara, olgulara, varlıklara inceleyici gözle bakmak ve onların belirleyici özelliklerini seçmek işi.
göz uyağı: yazımları fonetik olmayan dillerde ses yönünden uyaklı olmadıkları halde, sonlarında aynı harflerin bulunduğu sözcüklerle yapılan uyak. (gam, cem, kerem)
grotesk: kaba gülünçlüklerden, olmayacak, yabansı şakalaşmalardan yararlanan, güldürmeyi kaba biçimde de olsa amaç edinen komedi türü.
gül: divan edebiyatında kullanım sıklığı çok yüksek, sanat yapmak amacıyla başvurulan ögelerden biri.
gülbank: bir toplulukça, hep bir ağızdan ezgili biçimde söylenen kalıplaşmış tekbirlere, dualara verilen ad.
gülmece: daha çok “mizah” adıyla bilinen; durumların, olay ve olguların gülünç yanlarını vurgulayan yapıtların genel adı.
günlük: bir kimsenin günü gününe tuttuğu, üzerine tarih atıp duygu ve düşüncelerini belirttiği yazı.
güzelleme: özellikle halk şiirinde sevilen bir varlığı övüp yüceltmek için yazılan koşmalara verilen ad.
güzellik: bir eserde, hoşumuza giden ve bizde hayranlık uyandıran biçim ve ölçülerin oluşturduğu uyumlu bütün.

hâbname
bir olay, bir kişiyle ilgili düşünceleri sanki rüyada görmüş gibi anlatarak yazılmış eserler. hâbnameler nesir ya da nazım olabilir. ziya paşa ile namık kemal’in “rüya” adlı eserleri bu türe örnektir.
hâcib
iki ya da daha fazla kafiyeli olan manzumelerdeki bazı sözcük ya da sözcükler. sözcük anlamı perdeci, perde ağasıdır. bu şekildeki kafiyelere mahcub adı verilir. örneğin
âlem esir-ı dest-ı meşiyyet değil midir
âdem zebun-ı penç-ı kudret değil midir
avnî
hâfız-ı kütüb
kitapları koruyan kişi. eskiden kütüphaneciler bu isimle adlandırılırdı.
hane
divan ve halk edebiyatında dörtlüklerden kurulu nazım türlerinin her bir dörtlüğü.
hasaset
sözcük anlamı cimrilik. ahlaka aykırı sayılan sözcükleri edebi eserlerde kullanmaya denir. ters anlamlısı “asalet”tir.
haşiye
bir metnin altına ya da kenarına konuyla ilgili açıklayıcı bilgiler yazmak. eskiden yeni kitaplar yazmak yerine mevcuk kitaplar bu notlarla zenginleştirilirdi. haşiye yazmaya tahşiye, tahşiye yazan kişiye muhaşşi, haşiyeli eserlere de muhaşşa ismi verilir.
haşv ya da haşiv
yazıda gereksiz söz bulunması. eş anlamlı sözcüğü sık sık kullanmak, anlam için gerekli olmayan kelimeler bulundurmak, aynı fikri değişik kelimelerle tekrar etmek, aynı anlama gelen kelimeleri art arda söylemek, yazıya yabancı fikir ve hayal karıştırmak haşivdir. eskiler seci, söz sanatları ve vezin için yazı veya şiire fazla söz katarlardı. edebiyatımızda haşiv örnekleri çok fazladır. ü (ve) edatıyla bağlanan eş anlamlı sözler sık sık kullanılmıştır. örnek:
ahd ü peyman, bey ü füruhi, ceng ü harb, etraf ü cevanib, feth ü küşad, ferid ü yekta, ilm ü irfan, medh ü sitayiş, sehl ü asan, vak ü zaman…
şeyh galib’in şu beyti haşvin açık bir örneğidir:
var mı hele söylenmedik söz
kalmış mı meğer denilmedik söz
haşv müfsid ve gayr-i müfsid olmak üzere ikiye ayrılır.
1. haşv-i müfsid: anlatımı bozan söz kalabalığı için kullanılır. yazarın neyi nasıl anlatacağı hakkında kesin fikri olmazsa fikir anlaşılmaz hale gelir, maksat ifade edilmez.
2. 2. haşv-i gayr-i müfsid: fikri anlaşılmaz hâle sokmayan söz kalabalığı için kullanılır. kabîh, malih ve mutavassıta olmak üzere üçe ayrılır.
a. haşv-i kabîh: ifadeye çirkinlik veren fazlalıklar. söylenmiş bir fikrin eş anlamlı kelimelerle tekrarlanmasında kabîh haşiv görülür.
b. haşv-i melih: söze güzellik ve kuvvet kazandırmak için söylenir. gereksiz gibi görünen bu sözler ikinci derecede anlam ifade ederler.
c. haşv-i mutavassıta: ifadeye güzellik vermediği gibi çirkinlik de vermeyen fazla söze denir. pek fark edilmeyen eş anlamlı kelimelerin tekrarıyla meydana gelir.
bir beytin iki mısrasının baş ve son parçaları arasında bulunan parçalara da haşiv denir.
hatırat
bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede gördüğü veya duyduğu olayları anlattığı yazılardır. hatıratı, otobiyografiden ayıran özellik şudur: otobiyografilerde yazar doğrudan kendi hayatını anlatır, duygu ve düşünceleri geniş yer tutar. hatıratta ise, kendi hayatıyla birlikte dönemini ve çevresini anlatır. bazen yazarın kendisini geriye çekerek sadece çevresini verdiği de görülür.
hayfa
“yazık, eyvah!” anlamlarına gelen bu kelime arap harfleri ile bir kelime, noktalı, bir kelime noktasız düzenlenen yazıların adıdır. tarih mısralarında keder ifadesi için kullanılır.
hâyîde
ağızdan ağıza dolaşmış, herkes tarafından kullanılmış, çok duyulmuş söz. edebiyatta bu tür sözlerin kullanılması kusurlu sayılır. örnek:
hâyîde edâya sanma kim el
bir kerre daha demişler evvel
şeyh galib
hazf
“giderme, kaldırma” anlamına gelir. bir ifadedeki kelimelerin bir veya bir kaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltmasına denir. kasdedilen anlamı tek bir kelime ile söylemeye de hazf ü takdir denir. arap harfi türçe metinlerde noktasız harflerle meydana getirilen söz için de bu tabir kullanılır. bî-nukat, tecrid gibi sözcükler de aynı anlama gelir.
hicviye
kişilerin veya toplumun kötü yönlerini, kusurlarını, gülünç durumlarını alaylı bir dille ortaya koyan manzum yazılar. medhiye’nin tersi kabul edilir. yergi de denen hicviye halk edebiyatında taşlama adını alır. hicviyelerde mübalağalı üslûp kullanılır. hicvedilen kişi şahsiyetinin gerçek yönleriyle ilgisi olmayan yergi ve sövgülerle aşağılanır.
hikmet
doğadaki nesnelerin mahiyetini, asıllarını anlatan bilgi, ahlaki ve öğüt verici sözdür. edebiyatta, dini-ahlaki konuları işleyen, nasihat eden, atasözleri ve öğütlerle süslü nazma denir. bu tür şiirler hikemi şiirler diye bilinir.
hilye
hz. muhammed’in iç ve dış vasıflarını anlatan yazılar. kelime, “süs, ziynet, cevher, güzel yüz, güzellikler” anlamında. hilyelerde hz. muhammed’in göz ve saç rengi, şekli, boyunun uzunluğu, konuşması, sesinin tonu, belli başlı tavrı, bedeni ve diğer maddi özellikleri tanımlanır. mevlid ve mirâciyeler gibi islamiyet’in gelişme döneminde ortaya çıktı. osmanlı döneminde yaygınlaşarak orijinal eserler yazıldı. hilye ismi de bu dönemde verildi.
hitabet
söz söyleme sanatı. bir topluluğa bir fikri, bir davayı aşılamak, bilgi vermek için yapılan konuşma.
hüsn-i ta’lil
anlamla ilgili edebi sanat. divan edebiyatında bir olayın meydana gelişini hayali ve güzel bir nedene bağlama yoluyla yapılır. bu nedenin gerçekle ilgili olmaması ve kesin bir etkeninin bulunması gerekir. hüsn-i tevcih diye de anlandırılır. eğer neden, güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle olasılıklara dayandırılırsa şibh-i hüsn-i ta’lil (yani yarım hüsn-i ta’lil) yapılmış olur. örnek:
aceb bi bağ kenârında dursa lâle hacil
ki lâlezâr-ı cemâlinde hûr u zârındır
ahmet paşa
(lale bağ kenarında utungaç dursa şaşılır mı? çünkü o lale bahçesine benzeyen yüzünün güzelliği yanında senin bir düşkünündür. yani şair, sevgiliye, “senin yanakların o kadar kırmızı ki, lale bile onun yanında utanır kızarır” diyor. lalenin kırmızılığı güzel bir nedene bağlanıyor.)
hak: tanrı’nın adlarından biridir. gerçek ve adalet anlamında da kullanılır.
hak aşığı: pir elinden bade içmiş, dili çözülüp şiir söylemeye başlamış gerçek aşık.
halkbilim: bir toplumun yarattığı halka özgü kültürel yaratımları, gelenek ve görenekleri, yaşanılan topraklar üzerindeki farklı töreleri inceleyen bilimdalı.
halkçılar: cumhuriyet dönemi türk şiirinde halk şiirine özgü biçimsel ve söyleyişsel özelliklerden yararlanma, şiirlerini bu doğrultuda oluşturmak isteyen kimi şairlere ve yönelimlerine verilen ad.
halkçılık: fransız edebiyatında, 1929 yılında leon lemonnier ve andre therive’nin öncülüğünde ortaya çıkan bir edebiyat akımı.
halk edebiyatı: halk ozanlarının islamiyetten önceki göçebe kültür döneminin geleneklerini sürdürüp halkın somut yaşamından yola çıkarak oluşturdukları dilsel ürünlerin tümü.
hamamiye: divan edebiyatında hamamı ya da hamamdaki güzelleri betimleme amacıyla yazılan kasidelere verilen ad.
hamse: divan edebiyatında beş mesnevinin bir araya gelmesiyle oluşturulan yapıt.
hezl: alay, eğlence, şaka anlamına gelen bu sözcük, tür adı olarak bir konuyu alaylı bir söyleyişle işleyen şiirler için kullanılmıştır.
hiciv: bir kimseyi, nesneyi, düşünceyi ya da toplumun eksik aksak yanlarını iğneleyici bir dille ortaya koymak amacıyla yazılmış ürünlerin adı.
hikmet: bir yaşama ya da davranış kuralı belirten, kısa ve özlü söz.
hümanizma: insanı evrende tek ve en yüce değer sayan, bu nedenle insana ve insan onuruna saygıyı sağlamak için gerekli koşulları hazırlama amacı güden düşünüş.

ıraklama: sözlü ya da yazılı anlatımda konu dışına çıkalarak, konuyla ilgisi bulunmayan sözler söyleme.

ırmak roman: bir kişinin, bir ailenin ya da bir topluluğun belirli bir zaman dilimi içinde yaşam ve yaşayış dönemlerini birbirini bütünleyecek biçimde anlatan roman dizisi.

ibda

yaşanılan dönemin sanat anlayışı içinde olağanüstü bir eser yaratma. örneğin fuzûlî’nin leyla vü mecnun’u, şeyh galib’in hüsn-ü aşk’ı birer ibda kabul edilir. ibda eser verebilenlere mübdi, ibdakâr, eserleri de bedia olarak adlandırılır.
ibham
bir edebi eserde isteyerek ve bilinçli olarak yapılan kapalılıktır. sanatçı, sözün anlamını hemen anlaşılmayacak şekilde kapalı tutarak, okuyucusunu düşündürmeyi amaçlar. sanatçının istemeden, bilinçsiz olarak yaptığı kapalılığa ise “te’kid” adı verilir. örnek:
nasıl istersen öyle dinle, bakın:
dalların zirvesindeyiz ancak
yarı yoldan ziyade yerden uzak
yarı yoldan ziyade mâha yakın
ahmed haşim
icaz
bir düşünceyi çok az sözcükle özlü bir şekilde anlatmadır. kısaltmanın anlamı güçleştirmemesine dikkat edilir. buna icaz-ı muhil denir. az söz yüklü anlamla ifadeye makbul icaz denir. atasözleri, vecizeler, hikmetli sözler bu gruba girer. makbul icaz iki türdür: hafz yoluyla icaz: anlama zarar vermeyecek şekilde bazı sözcükler atılır. bu cümle çıkarılarak da yapılabilir. sözcük çıkarmaya icaz bi’l-harf denir. örnek:
bir pâreye bini âferinin
pâpûşu atıldu gevherî’nin
ziya paşa
şair burada “papucu dama atıldı’yı “papucu atıldı” diye kısaltmış.
icaz, cümle çıkarılarak yapılırsa icaz bi’l cümel adını alır. örnek:
“ahmet ders çalışsaydı.” burada “başarılı olacaktı” cümlesi çıkarılmış.
tazammum yoluyla icaz: ifadeden sözcük ve cümle atılmadan yapılan icazdır. iki türü vardır.
icaz bi’t-takdîr: amaç az sözcükle anlatılırken ihatalı anlam da çıkar. örneğin “ateş düştüğü yeri yakar”.
ivaz bi’l-kasr: hiçbir sözcük atılmadan anlamca zengindir. örneğin “akacak kan damarda durmaz” gibi.
idgam
birbirine yakın iki harfi tek yazarak vurgulu okumak. örneğin çakal yazıp çakkal okuma gibi.
idil
eski yunan şiirinde mitolojik, epik ve pastoral şiirlerin genel adı. günümüzde sevgi ve mutluluk işleyen şiir türü.
idmac
sözcük anlamı sıkıştırmak. edebiyatta sözde ve yazıda övgü içinde övgü ya da aşagğılama içinde aşağılama yapmayı tanımlar. övgü içinde övgü yapmaya istitbâ adı da verilir. örnek:
sadrında seni eyleye hak dâim ü bâki
hep âlemin etdikleri şimdi bu duâdır
nedim
şair sadrazama dua ediyor ama bu duanın herkes tarafından yapıldığını belirterek övgü içinde övgü yapıyor.
ifrat
bir sıfatı aşırı ölçüde şiddetlendirmektir. mübalağa (abartma) sanatının bir türüdür.
igare
bir şairin şirinin bir başka şair tarafından benimsenmesi anlamındaki sirkat’ın türü. benimsenin şiirde bazı değişiklikler yapılır veya sadece bazı sözcükler alınırsa sirkat, igare (nesh olarak da adlandırılır) olur. şiirin sözcükleri değil anlamı benimsenmişse ilmâd ya da selh adı verilir. örnek:
rıza tevfik’in 1925′te yazdığı cüniye başlıklı şiirin ilk dörtlüğü:
o gece ne kadar güzeldi kâinat
havvâda bir safâ cereyânı vardı
dağlardan taşlardan taşıyordu hayat
guyibâr-ı aşkın fezeyânı vardı
nihal atsız’ın 1933′te yazdığı dün gece başlıklı şiirin ilk dörtlüğü:
dün gece ne kadar güzeldi âlem
göklerin şanlı bir mehtâbı vardı
sevdânın topraktan taştığı bu dem
günâh-ı aşkın da sevabı vardı
iham
anlamla ilgili edebi sanat. iki ya da daha fazla anlamı olan sözcüğün en uzak anlamıyla kullanılması. eğer sözcügün iki anlamının da konuyla ilisi olursa “ilham”, sözcüğün özellikle gerçekten çok mecaz anlamı kastedilirse “kinaye” yapılmış olur. örnek:
sahn-ı çemende durma saalınsun sabâ ile
azâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
bakî
(“fidan bugün yaprak ve bardan kurtulup serbet kaldı, artık bahçenin ortasında rüzgarla salınsın.” bâr sözcüğü hem meyve hem yük anlamındadır. bâr’dan kurtulmakla ağaçlar hem meyveden hem de yükten kurtulurlar. şair burada bâr’ın bu iki anlamını kastederek iham yapıyor.
ihtira
daha önce hiçbir şairin kullanmadığı sözcük, deyim ve üslupları tanımlar.
ihtisar
bir düşüncenin az sözle anlatılmasıdır. geniş açıklamalara, tanımlamalara girilmeden konu yalın ve doğal bir şekilde anlatılır. bu bakımdan icaz’a benzer.
ikmal
bir cümledeki anlamı, ardından gelen cümleyle tamamlamak. her iki cümlenin öznesi de çoğunlukla ortaktır ve ilk cümlede yer alır. örnek:
merd olan kizbe tenezzül etmez
zillet-i kizbe tahammül etmez
nabî
iksar
kusur sayılan sanatlardandır. bir düşünceyi gereksiz şekilde uzatılan ve tekrarlanan sözcüklerle anlatmaktır. örneğin “ali gitti mi?” sorusuna karşılık “evet” ya da “hayır” yerine “ali gitti, gelmedi” yanıtı vermek gibi.
iktibas
anlamı güçlendirmek için söze ayet ve hadisler katılmasıyla yapılan sanat. ayet ve hadisler aynen kullanılabilir ya da çevirisinin bir bölümü tercih edilebilir. örnek:
zalimlere bir gün dedirtir kudret-i mevlâ
“tallahi lekad âsereke’llahü aleyna”
ziya paşa
(yusuf suresi ayet 91: tanrı hakkı için allah seni bize üstün kıldı.)
ilmam
bir şairin, başka bir şairin şiirini biraz değiştirerek sahiplenmesi. örnek:
şâdî-i vuslat niçin tahammîl-i nâz eyler bana
rind-i şâdî-düşmenim ben gam niyâz eyler bana
nâil-î kadîm
tiğ-ı istisnâ çekip gamzen ne nâr eyler bana
afet-i aşkın kazâ arz-ı niyâz eyler bana
namık kemal
iltifat
sözü konuyla ilgili bir başka yöne çevirme şeklindeki edebi sanat. bir yeri, olayı, duyguyu, düşünceyi anlatırken birden söz yine konuyla ilgili başka bir yere, olaya, düşünceye, duyguya çevrilir.
iltizam
şiirde kafiyeyi sağlayan ya da düzyazıda “seci” olarak kullanılan sözcükten önce gelen ve kafiye ile aynı sayıda harf içeren benzer sözcükler kullanarak yapılan sanattır.örnek: merasim-i tevkîr-i tevfirinde ihmal-ü taksîr olunmayup hıl-i fâhire ve in’âmât-ı zâhire ve ziyâfât-ı vâfire ile zülkadiroğlu tâifesi muğtenem oldular.
insicam
sözün düzgün, tutarlı ve birbirine bağlanak söylenmesi. sözcükler titizlikle seçilir, art arda gelen cümlelerde anlamlı bir diziliş aranır.
inşa
divan edebiyatında edebi sanatlarla yüklü, süslü düzyazılara verilen isim. inşa yazanlara “münşi” denir. günümüzdeki anlamı kompozisyon.
intihal
başkasına ait eserlerden parçalar alıp kendisininmiş gibi gösterme. aşırma veya ahz u sirkat tabirleri de aynı anlama gelir. intihal şiirde olursa şirkat-ı şi’r bu işi yapan da düzd-i sühan (söz hırsızı) diye anılır. sünbülzâde vehbi, sirkat-ı şi’r (şiir çalma) olayı için şu beyti söylemiştir:
sirkat-ı şi’r edene kat’i zeban lâzımdır
böyledir şer-i belâgatle fetâvâ-yı sühan.

ironi

sözün gerçek ve mecazi anlamlarının dışında karşıt anlamlarıyla, tersine bir ifadeyle ince bir alayı uyandıracak şekilde kullanılması.eş.alay, istihza, alaysama.
ironide bir tutum ve davranışın ya da bir düşüncenin beğenilmemesi, eleştirilmesi; sitem, alay ve tahkir vardır. ironi ince ve derin bir zevkin ürünüdür.
cimrilik eden birine “maşallah eliniz pek açık”, tembellik eden birine “çalışkanlığınıza hayranım” demek bir ironidir.

edebiyatı tutup boğdu gürûh-ı kudemâ

okuyun siz de onun cânına ey genç üdebâ

(eski edebiyatçılar edebiyatı tutup boğdular
ey genç edebiyatçılar siz de onun canına okuyun.)

yukarıdaki beytte eskilerin edebiyatı anlaşılmaz bir hale getirdiklerini söyledikten sonra, görünüşte genç edebiyatçıların eski edebiyatın canına okumaları isteniyor. oysa ki bu sözden kastedilen fikir, genç edebiyatçıların edebiyatla ilgilerinin olmadığı ve başarısızlıklarıdır.
(kaynak: açıklamalı edebiyat terimleri sözlüğü-murat akıncı)
irsal-ı mesel
anlamla ilgili sanatlardandır. söylenen fikri kuvvetlendirmek için araya atasözü veya atasözü değerinde örnekler katmaya denir. ileri sürülen düşünce, kendisiyle ortak nokta bulunmayan başka bir düşünceyle birlikte kullanılır. irad-ı mesel de denir. örnekler genellikle herkes tarafından bilinen, söylenen, kabul edilen atasözleri, vecizeler ve hikmetli sözlerden seçilir.
örnek: tok olanlar bilemez çektiğini aç kalanın
sırtı pek kimseye ahvâl-i şita yaz görülür
samî
istidrad
uygun bir yerde konu dışında bir şey anlatmak. konuya açıklık getirmek, okuyucunun veya dinleyicinin istifadesini sağlamak için bu yola başvurulur. bu tür ara girişler “istidrad” başlığı ile yazılır, bitiş yeri ayrıca belirtilirdi. sonra bu yöntem bırakıldı, başlık koymadan açıklama yapıp “sadede gelelim” sözüyle asıl konuya dönülmeye başlandı. zamanımızda istidradlar kısa olmak kaydıyla parantez veya iki çizgi arasında yapılır.  

istidrâk
anlamla ilgili sanatlardandır. över gibi görünerek yerme ve yerer gibi görünerek övmek.
1. övme yoluyla yerme: eskiler te’küdü’z-zemm bi-mâ yüşebbihü’l medh derlerdir. kişi övmeye benzer sözlerle, kuvvetle yerilir.
ali paşa’nın girit’teki başarısızlığını dile getiren ziya paşa’nın zafernâme’sinden alınan şu beyitler bu sanatın en güzel örneklerinden.
bârek-allah zehî kevkebe-i âlel’al
levhaş-allah, aceb nusret-i feyz ü ikbâl!
hak bu kim görmedi ağaz edeli devre elek
böyle bir tefh ü zafer böyle şükûh ü iclâl…
lerze saldı feleğe nâre-i “hayyâk allah”
râşe verdi küre’yi gulgule-i “ya müteâl”
kimseler olmadı bu feth-i mübîne mazhar
ne skender ne hülâgâ ne sezar ü anibal.
âferin himmetine âsaf-ı âli-kadrin,
oldu şâyeste-ı tevfik-i cenâb-ı müteâl
girid’ı aldı geri himmet-i seyf ü kalemi
hakkına gelmiş iken dâiye-i istiklâl
devleti eyledi bir öyle belâdan âzâd
yoksa pek müşkil olurdu şu zamânda ahvâl…
ihtiyar eyledi bu kışda şu müşkil seferi,
yoksa kim etmiş idi kendisini istiskâl!
2. yerme yoluyla övme: eskiler te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşebbıhü’z-zemm derlerdi. kişi yermeye benzer sözlerle kuvvetle övülür. örnek:
dehrde anlamayup bilmediği varsa meğer
tama’u buğz u nifak u hased u gadr u sitem
nabî
istifham
anlamla ilgili sanatlardandır. cevap alma gayesi gütmeksizin art arda sorulan sorularla yapılır. sevgi, nefret, teessür, üzüntü, öfke, kin, kıskançlık, ümitsizlik, acz, şaşkınlık, hayret ve hayranlık gibi heyecan verici duygular bu yolla ifade edilir. şair duyguya bağlı olarak kendi kendisine, herkese veya her şeye soru yöneltebilir. düşünce ve kavram üzerine dikkati çekmek için bu sanata başvurulur. aşırı heyecan ve gerilim istifham’ı alelâde soru cümlelerinden ayrılır. örnek:
şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
benim mi allah’ım bu çizgili yüz?
ya gözler altındaki mor halkalar?
neden böyle düşman görünürsünüz,
yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
cahit sıtkı tarancı

istihdam
anlamla ilgili sanatlardandır. iki anlamı olan bir kelimeyi, bu iki anlama gelecek şekilde kullanmak. birinde gerçek, diğerinde mecazlı anlam kasdedilir. örnek:
bahar erdi açıldı sevdiğim hem fasl-ı dey hem gül
bir sahn-i gülistandan biri fasl-ı gülistanda.
muallim naci
bu beyitte açıldı fiili birinci mısrada fasl-ı dey (kış mevsimi)nin uzaklaşması, sona ermesi; ikinci mısrada ise, çiçeğin açılması anlamına geliyor.
istihlaf
türkçedeki sesli harfleri bazı durumlarda uzatmak. örnek:
verseydi âh-ı mecnûn feryadumun sedâsın
kuş mı karâr iderdi bâşımdaki yuvâda
fuzûlî
“başındaki” ve “yuvadaki” kelimelerinde “a”lar uzun okunur.
iştikrar
sözle ilgili sanatlardandır. aynı kökten türeyen veya aynı köke bağlı harflerin benzerliğinden dolayı aynı kökten türemiş gibi görünen seslerin birarada kullanılmasına denir. örnek:
kılmagıl muhkem gönül dünyaya akd-i irtibât
sen bir avâre müsafirsen bu vîrân ribât
fuzûlî
ribât ve irtibât aynı kökten gelir.
îtilâf
uygunluk. kelimenin anlamla uygunluğu, kelimelerin vezinle uygunluğu, kelimelerin diğer kelimelerle uygunluğu, anlamının vezinle uygunluğu ve anlamın anlamla uygunluğu.
itnab
sözü, gerektiğinden fazla kelime veya cümle ile uzatma. icaz’ın karşıtı. ikiye ayrılır:
1. itnab-ı makbul: makbul sayılan söz katmadır. bu çeşitte anlam pekiştirilir, anlatılacak şey abartılır, kastedilen husus fazla tasvir edilir ve üçü birden sağlanır. örnek:
“yalıların en tabii ve en lüzumlu gezinti vasıtası sandallar! sade yalıların mı? boğaziçi’nde herkesin her an, en çok, onlar işine yarıyor. mehtapla gezginci, sâzende köşkü onlar, saz dinleyicilerin mevkibi onlar, yerine göre madrabazların balık deposu onlar, sebze dükkanı, dondurmacı dükkanı, onlar; yörük manav sergisi onlar, tatlı su damacanalarının ambarı onlar, hasta sedyesi onlar…”
ruşen eşref ünaydın

2. itnâb-ı mümel: makbul sayılmayan söz katmadır. itnab-ı mühil de denir. haşv-ı kabih’ler ve tekrarlar makbul sayılmayan söz katmanlarıdır. örnek:
duâ ile sözü hatmedelim, zîrâ hakikatte
sözün gevher olursa yeğdir itnâbından îcâze
nef’î

iade: özellikle divan edebiyatında bir beytin son sözcüğünü ondan sonraki beytin ilk sözcüğü olarak kullanmayla ilgili söz sanatı.
icaz: az sözcükle çok boyutlu, derin bir kavramı anlatma sanatı.
içerik: bir yapıtın ya da sanatsal yaratının içerdiği duygular, düşünceler, imgeler kısacası biçim dışındaki tüm öğelerin toplamı.
iç konuşma: roman, öykü gibi kurmaca bir anlatıda kişilerin içinden geçen şeylerin aktarımı.
içtenlik: sözlü ya da yazılı anlatımda duygu ve düşüncelerin içe doğduğu gibi doğal biçimde aktarma niteliği.
idil: bir kimsenin ağzından kır yaşamının güzelliğini ve çobanıl aşkı anlatan şiirdir.
iham: iki ya da daha çok anlamı olan bir sözcüğü bir dize, bir beyit içinde bütün anlamlarını çağrıştırıp anıştırabilecek bir yolda kullanmayla ilgili anlam sanatı.
ikileme: dilin çevrimi içinde uzun yıllar birlikte kullanıla kullanıla kalıplaşmış kimi sözlere verilen ad.
ikinci yeni: 1950′den sonra garipçilere bir tepki olarak doğdu. “şiirde anlam gerekmez” savından hareketle gelişen bu akımı benimseyenlerin şiirlerine ‘anlamsız şiir’, ‘soyut şiir’ ya da ‘kapalı şiir’ gibi adlar da verilmiştir.
ilahi: tekke edebiyatında herhangi bir tarikatın izini taşımaksızın tanrı’yı övüp yücelten şiir türü.
ileti: sanatçının ya da yazarın eseriyle iletmek istediği asıl düşünceye verilen addır.
imale: hecelerin uzunluk ve kısalık yönünden denkliğine dayanan aruz ölçüsünde kısa bir heceyi ölçü zoruyla uzun okutma biçimi.
imge: edebiyat ürünlerinde, özellikle de şiirde dile getirilmek istenileni daha canlı ve etkili kılabilmek için anlatılmak istenenle başka şeyler arasında bağlantı kurarak zihinde canlandırılan yeni biçimlere verilen addır.
imgecilik: 20. yüzyılın başlarında e. pount öncülüğünde h. doolittle ve t. e hulme’un katılımıyla oluşan üçlünün ortaya attığı daha sonra lawrence ve huxley’in de katıldığı ingiliz-amerikan şiir akımı.
intihal: başkalarının yazılarından, şiirlerinden bölümler, dizeler alıp kendininmiş gibi gösterme. aşırma da denilebilir.
istihare: bir sözün benzetme amacıyla, başka bir söz yerine kullanılması. (dağın eteği, masanın gözü…)

izlenimcilik: 19. yüzyıl sonlarında doğan; dış dünyanın bıraktığı etkileri, izlenimleri olduğu gibi yansıtmayı yaratı ve eleştirinin temel ilkesi sayan sanat ve edebiyat akımı.

kalb
sözle ilgili sanatlardandır. arap harflerine göre bir kelimenin harflerinin yerleri değiştirilerek yapılır. cinas sanatının bir çeşididir. cinas-ı kalb, tecnis-i kalb ve maklûb adlarıyla da bilinir. ikiye ayrılır:
1. kalb-i kül: tersinden okunduğu zaman da anlamlı olan kelime çıkan sanattır. buna kalb-i muntazam veya aks-i müfred de denir. örnek:
mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı rûm
râm olupdur nitekim mûsâ’ya ey şeh şihr-i mâr
sururî kadim
mûr: karınca, rûm: anadolu, râm: itaat etme, mâr: yılan anlamına gelir.
2. kalb-i ba’z: bir kelimenin harfleri değiştirilerek kelime yazma sanatıdır. buna maklûb muavvec de denir. örnek:
tahlîsine yok mu duâcı
câniler içinde kaldı nâcî
muallim naci
câni: katil, nâci: şairin adı.
karavelli
asıl hikaye arasına katılan küçük, müstakil hikayeler. hikayelerin içinde manzum parça bulunmaz. ibret verici veya güldürücü niteliktedirler. genellikle uzun hikayelerin anlatıldığı toplantılarda zaman zaman dikkatleri başka noktaya çevirmek ve sahneyi değiştirmek için söylenirler.

kat’
anlamla ilgili sanatlardandır. susmanın söylemekten etkili olacağı yerde sözü kesmeye denir. heyecanın doruğa ulaştığı noktada bu yola başvurulur. genellikle nesirde kullanılan bir sanattır. örnek:
bu dağın çilesi dolmaz,
bu dağın çilesi solmaz,
bu dağ bir…
sus şair,
hepsini demek olmaz!
halide nusret zorlutuna
katar

halk edebiyatında alt alta sıralanan dörtlüklerin hepsine birden katar denir.
kayabaşı
halk edebiyatımızda bir koşma türü. özel ezgiyle okunur. türkülerin ezgilerine göre bölümlenmesinde usulsüz okunan türküler bölümüne girer. konuları kır ve köy hayatıyla ilgilidir. çobantürküsü olarak da bilinir.
kelam-ı kibar
ulu söz demektir. velilerin, büyük kişilerin, ahlakçıların özlü sözlerini tanımlamak için kullanılır.
kerem havaları
saz, bağlama, bozuk düzenler eşliğinde özel bir ezgiyle söylenen türkülerdir. adını öykü kahramanı kerem’den aldığı sanılıyor. akıcılığından dolayı çok tutulan bir üsluptur. anadolu’nun hemen bütün bölgelerinde söylenir. kerem, yanık kerem, kesik kerem, kandilli kerem gibi bölümlere ayrılır.
kesik
halk edebiyatımızda hece sayısı 7 ve 8 olan şiirlerin genel adı.

kahraman: edebiyatta olayların akışını en çok etkileyen ve göze çarpan kişilere verilen ad.

kalem şuarası: belirli bir öğrenimden geçmiş, hece ve aruz ölçülerini kullanarak şiir yazabilen ancak saz çalmasını bilmeyen şairlere kalem şuarası denir.
kalenderi: saz şairlerinin aruzun mef’ulü mefailü,mefailü feulün kalıplarına göre düzlükleri ve özel bir ezgiyle söyledikleri şiir türü.
kapalılık: sözlü ya da yazılı anlatımda anlatıcının amacını açıkça söylemediği ya da özellikle gizlemeye çalıştığı durumlarda ortaya çıkan örtülülük.
karagöz: karanlık bir yerde, gerisinde aydınlatımış beyaz bir perde cansız aktörlerle oynatılan bir oyun.
karakter: edebiyat ürünlerinde olayın ya da anlatının içinde yer alan kişilerin huy ve davranış özellikleriyle kişiliklerini belirleyici özelliklerine verilen ad.
karşılaştırma: sözlü ve yazılı anlatımda düşünceyi geliştirmek, söyleneni inandırıcı kılmak için birbiriyle bağlantılı iki nesnenin ortak olan ya da olmayan yönlerini inceleme.
karşıtlama: birbirine karşıt olan iki düşünce ya da iki hayali bir ilgi kurarak aynı dize ya da cümle içinde kullanmayı içeren anlam sanatı.
kaside: birini övmek ya da yermek için yazılan, en az 31, en çok 99 beyittin oluşan şiir biçimi.
kesiş: sözün etkisini arttırmak için başvurulan anlatım oyunu.
kıssa: kendisinden ahlak dersi çıkartılan özlü ve kısa söz.
kıta: divan şiirinde ilk beytinin dizeleri birbiriyle uyaklı olmayan, en az iki, en çok on iki beyitten oluşan nazım biçimi.
kıyafetname: insanların fiziksel görünümlerinden onların kişiliklerini, ruhsal durumlarını çıkarmayı öğreten yapıtlara verilen ad.

kinaye: bir sözcüğü hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanarak maksadı üstü örtülü biçimde anlatan söz.
kişileştirme: insana özgü özellikleri taşımayan cansız varlıkları, hayvanları ya da imgesel yaratıkları kişiler gibi davrandırma, canlandırma sanatı.
klasik: modayla değişmeyen, gelip geçici olmayan, üzerinde en az iki kuşak geçmesine karşın değerini koruyan türünde örnek niteliği taşıyan yapıt.
klasisizm: 17. yüzyıl avrupa’da, özellikle de fransa’da gelişen; eski yunan ve latin edebiyatları geleneğine bağlı kalarak anlatımda sadelik ve açıklığa ulaşmayı amaçlayan edebiyat akımı.
klişe: sözlü ya da yazılı anlatımda çok kullanılan basmakalıp sözleri belirtmek için kullanılır.
koçaklama: halk şiirinde coşkulu ve yiğitçe bir söyleyişle kahramanları öven, savaş ve döğüşleri anlatan, kahramanlık duygularını canlandıran şiir biçimi.
komedi: insanların ve olayların gülünç yanlarını ortaya koyan sahne yapıtı.
konferans: hitabet türü içinde yer alan, herhangi bir konuda dinleyenleri aydınlatıp bilgilendirme, onlara kimi gerçekleri anlatma amacıyla yapılan konuşma türü.
koşma: halk edebiyatında, hece ölçüsü (6 + 5) ya da (4+4+3) duraklı kalıbıyla sevgi ve doğa üzerine söyledikleri şiir türü ya da biçimi.
koşuk: eskiden aşk ve doğa şiirlerine verilen genel ad.
köy romanı: köy yaşayışını, köylülerin toplumsal sorunlarını konu edinen roman türü.
kullanmalık metin: günlük yaşamın her yerde ve her zaman karşılaşılan durumlarını değiştirmeden anlatan yazılara verilen ad.
kurmaca: belirtilen, dile getirilen anlam ya da anlam katmanlarıyla metin dışı gerçek yaşamın somut olguları, olay ve durumları arasında doğrudan doğruya bir özdeşlik ilişkisi kurulmasına elverişli olmayan söylem biçimi ve bu tür bir söylemin niteliği.
kübizm: 20. yüzyılın başlarında önce resimde başlayan, sonra öteki sanat dallarıyla birlikte edebiyatta etkisini gösteren sanat akımı.

la-edri: kimin tarafından söylendiği ya da yazıldığı bilinmeyen şiirlerin altına “bilmiyorum” anlamında yazılan sözcük.
lafçılık: özellikle yazılı edebiyatta anlatımı gereksiz sözlerle doldurma ve bunu alışkanlık edinme.
lakonizm: söylenmek istenileni en az sözcük ya da en kısa biçimde anlatma yolu.
lebdeğmez

içinde “dudak sessiz harfleri” (yani b, f, m, p, v) diye tanımlanan harfler bulunmayan sözcüklerle yazılmış şiirlerdir. “dudakdeğmez” adı da verilir. divan edebiyatında az başvurulan bir yöntemdir. asıl halk edebiyatımızda kullanılır. bu türde şiirler söylemek bir ustalık işareti sayılır.
örnek:
tarik-i aşka gir ehl-i hüdâ ol
gönül gel layık-i her itilâ ol

dilersen dehrde âzâde serlik
gurur-i câhı terk eyle gedâ ol
cidâl-i kîl ukale yok nihâyet
ricalû’llah ile hâl-âşina ol
çekil izzetle uzlet gûşesine
azîz ol derd-î şöhretten cûda ol
dokunmaz leb lebe remzi okurken
dehân-i dil-bere nükte nümâ ol
ahmet remzi dede
(sadece son beyitte dudak sessiz harfleri var)
leff ü neşr: bir beyit içinde iki ya da daha çok şeyi andıktan sonra onlarla ilgili şeyleri sırlama sanatı.
lehçe: bir dilin tarihsel, toplumsal, kültürel nedenlerle dilbilgisi ve sözlük açılarından ayrımlaşmış biçimi.
letrizm: 20. yüzyılda, romen asıllı isodore isou’nun öncülüğünü yaptığı, sözcükleri, sözcüklerin anlamsal değerlerini hiçe sayan şiirde temel birim olarak harfi benimseyen edebiyat akımı.
lirik şiir: epik ve dramatik şiire karşıt olan, duyguların çoşkulu bir dille anlatılması gerektiğini savunan şiir türü.
lügaz: herhangi bir varlık ya da nesnenin özelliklerini anlatarak şiir biçiminde oluşturulan bilmece..

maklub
harfleri tersten sıralandığında yine aynı sözcük çıkan sözcükler. örneğin mum, bab, aba gibi.
mazmun
bir dizenin bir ifadenin taşıdığı ve onlardan herkesin anladığı gerçek ya da mecaz anlama, asıl anlamı yanında taşıyan bir isme, bir atasözüne, âyete, hâdise, olaya, bir şeyi onun özelliklerini çağrıştıracak sözcük ya da sözcük gruplarının veya dizelerin içine yerleştirmeye mazmun denir. örnek:
çıhma yârim giceler ağyar te’nından sakın
sen meh-i evc-i melâhatsin bu noksândır sana
fuzulî
(sevgilim, gece yarıları dışarı çıkma, yabancıların ayıplarından sakın. sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın, gece çıkmak sana yakışmaz, kusur sayılır.)
fuzuli’nin bu beytinde sevgili, güzelliğin doruğundaki aya benzetiliyor. ayın en güzel hali dolunaydır. dolunay güneşin batmasından önce doğar. dolunayın gece yarısı çıkması ay tutulmasıyla olabilir. ay tutulduğunda noksandır, kusurludur, güzelliğini kaybeder. fuzulî, bu beytinde “noksan” ve “ta’n” sözcükleriyle bir ay tutulması mazmunu yapıyor.
mektup
birbirinden uzakta bulunanların haberleşmesini sağlayan bir yazı türü. en eski haberleşme araçlarından biri. sözcük anlamı arapça “yazılmış şey.” farsçası name, eski türk dillerindeki karşılığı bitig, betik ya da bittidir. tarihte rol oynamış ünlü kişilerin, yazar, bilimadamı ve sanatçıların mektuplarıyla birlikte bir edebi eserler türü olarak kimi zaman ele alınmıştır. sadece mektuplardan oluşan kitaplar da vardır.
melhame
divan edebiyatında gelecek olayları anlatan nazım ya da nesir eserlerin ortak adı.
menkut
divan edebiyatında sözcüklerinin tümü noktalı harflerden oluşan şiirler.
mensure (mensur şiir)
duygu, düşünce, yaşam ya da hayalleri şiir inceliğinde anlatan düzyazı türü. iç uyuma önem verildiği için dilbilgisi kurallarına uygunluk aranmaz. 19. yüzyılda fransız edebiyatında ilk örnekleri görüldü. şinasi’nin fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleri edebiyatımızdaki ilk örneğidir.
mesel
atasözleri, öğretici, ahlaki özellikleri bulunan küçük hikayelerdir.
meştür
divan edebiyatında dört cüzlü (yani 4 mefâ’ilün 4 müstef’ilün) ile yazılmış vezinleri ikişer cüze indirerek yazılmış şiirlerdir.
monografi
bir kişi ya da bir konu ile ilgili özel bir görüşle yazılmış incelemeler. ele alınan konu ya da kişiyi her yönüyle açıklamaya çalışır.
monolog
tek kişinin konuşması, tiyatro oyunlarında kahramanlardan birinin sahnede kendi kendine yaptığı uzun konuşmaların tamamı. tek kişinin oynaması için yazılmış komedilere de monolog adı verilir.
muamma
başta esmâ’yı hüsnâ (allah’ın doksan dokuz güzel ismi) olmak üzere konusu insan ismi olan manzum bilmeceler. kelime “gizli, örtülü, anlaşılması güç veya işaret remiz yoluyla söylenmiş söz” anlamlarına gelir. muammalar lügazlardan farklıdır. muammalar allah’ın isimlerinden biri veya insan ismi için düzenlenirken lügazlar her şey hakkında düzenlenirler. yalnız muammaların bazen lügaz, hatta âşık edebiyatında bir çeşit bilmece (âşkı -muamma) karşılığı olarak da kullanıldığı görülür. muamma alanında en çok eser veren şairimiz emri (edirneli emrullah çelebi) olmuştur. muammanın düzenlenmesinde ebced hesabı kullanılır. örnek:
bende yok sab-ü sükun sende vefadan zerre
iki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre
nâbi
muaşşer
onar mısralık bendlerle kurulan musammatlar. divan edebiyatı nazım şeklidir.

mucem
arap alfabesindeki noktalı harfler. alfabetik olarak düzenlenmiş sözlük, hâl tercümesi, ansiklopediler böyle adlandırılır. mucem tarih, ebced hesabı ile sadece noktalı harflerin hesap edilmesine dayanılarak düşülen tarihlerdir.
muhammes
beş mısralık bendlerden oluşan divan edebiyatı nazım şekli. kelime “beşlik” anlamındadır. en az 4, en çok 8 bend arasında yazılmıştır.
mukabele
aralarında tezat ve karşıtlık bulunan kelime, tamlama ve sözleri birarada kullanmak. örnek:
safa-yı aşkın dide gamınla pürnem
bir evde ayş u şâdî bir evde ye’s ü mâtem
(safa ile gam, ayş u şâdi ile ye’s u mâtem arasında karşıtlık bulunmasına rağmen birarada kullanılmıştır.)
mukatta
arap alfabesinde kendisinden sonra gelen harfle bitişmeyen harfler (elif, dal, zel, rı, ze, vav) kullanılarak söylenen söz.
mukteza-yı hâl
uslûpta zamana, yere, duruma ve hitâp edilen kişilere göre dili ayarlama, sözün söylendiği yerin, zamanın gerçek ve gereklerine uygun olması. mukteza-yı makam, itibar-ı münasib sözleri de aynı anlamda kullanılır.
murafakat
üslûbun, ele alınan konuya göre düzenlenmesi, dile getirilen düşünce, duygu ve hayallare uygun düşmesine, üslûp ile içerik arasında bir ilişki kurulması. anlatılan konuya uygun kelime, kelime grubu ve isimler seçilir.
murassa
nesirde iki ibarenin, nazımda ise iki mısranın kelimelerinin sayıca denk, karşılıklarıyla vezin ve kafiye bakımından birlik olması. örnek:
şâh melekût arş-pâye
mâh-ı ceberût perş-sâye
şeyh gâlib
musarra
mısraları birbiri ile kafiyeli olan beyitler. beyt-i musarra, gazellerin ilk beyitleri (matla’) musarra’dır. her mısrası aynı kafiyede olan şiirlere de musarra denir. (musarra tuyuğ gibi) bu şekilde düzenlenen şiirlerin bir başka adı müselseldir.
mutabakat
anlatım içinde kullanılan kelime ve deyimlerin içeriğe uygun seçilmesi. karşıtı mübayenet’tir (aykırılık, zıtlık).

muvafakat
kelimenin anlamla, kelimenin vezinle, kelimenin kelimeyle, anlamın vezinle, anlamın anlamla uygunluğu.
muvazene
nesirde seci, nazımda kafiye yerindeki sözcüğü yalnız vezin bakımından eşit olması. örnek:
münderic nüsha-i zâtında kemâlat-i vücûd
mündemic tıynet-i pâkinde havass-i icâd
nâdî
(münderic ve mündemic kelimeleri arasında muvazene vardır.)
mülemma
bir şiirin bazı mısraları, bölümleri veya bir mısranın bazı sözcüklerin değişik dillerde yazılması. divan edebiyatında arapça, farsça, yunanca’nın türkçe ile birlikte kullanıldığı şiirler yazılmıştır. tanzimat’tdan sonra bu dillere fransızca da eklenmiştir. örnek:
eyyüha’r-rağibûne fi’l-evkat!
edrikûhâ fe-mâ madâ kad fât.
fevt-i fursat me-kün çü vakt-i safâst,
ki besî hestder-cihân âfât.
irdi bir dem ki behcetinden anın
sekiz uçmâğ’a döndü altı cihât.
iş ke-mâ âşe âşikun va’lem!
tâvet in-nefsü tâbet il-evkat.
münakkahiyet
gereksiz sözlerden arındırılmış özlü ifade, konuyu gerektiği kadar işleme; anlamlı sözcükler arasında eşitlik bulunması.
münşeât
mensur yazı veya mektupların bir araya getirdiği dergiler. divan edebiyatında edebi değeri olan yazılar bir defterde toplanır ve meraklıları okurdu. münşeatlardaki nesirlerde konu birliği aranmaz. bu eserlerde çeşitli tarih belgeleri yanında edebi metinler ve özel mektupların biraraya getirildiği görülür. münşeât-ı feridun bey, nergisi ve veysi’nin münşeatları ünlüdür. son münşeât örnekleri arasında münşeât-ı akif paşa önemlidir.
münşî
sanatlı düzyazı yazan kişiler. münşilerin yazılarını toplayan dergiler münşeat’tır.
müntehabât
seçilmiş şeyler. çokluk aynı türde kaleme alınmış, bir veya daha fazla yazarlara ait yazılar arasından yapılan seçmelerle meydana getirilmiş eser; seçmeler, antoloji.
müsteşrik
doğulu milletlerin tarih, din, dil, edebiyat ve kültürlerini araştırıp inceleyen batılı bilginler. şarkiyatçı, oryantalist, doğubilimci kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.
müşaare
karşılıklı şiir söyleme. edebiyat araştırmacıları müşaareyi üçe ayırır:
1. bir divan şairinin manzum eserine diğer bir şairin aynı vezin ve kafiyede nazire yazması.
2. âşıklar arasında karşılıklı şiir söyleme. bir âşığın okuduğu beyit veya kıtaya diğer bir şair aynı vezin ve kafiyede şiir söyleyerek cevap verir.
3. edebiyat meraklılarının şiir okumaları, herhangi bir mazmunu ihtiva eden beyitler okunur veya birinin okuduğu beyte karşılık onun son kelimesiyle başlayan bir beyti başkası okur.
müşakele
birden fazla anlamı olan sözcüklerin art arda gelecek şekilde, iki anlamı ile kullanılması, birinin söylediği bir sözü bir başkasının değişik anlama gelmek üzere tekrarlaması. karşılıklı konuşan iki kişiden birinin gerçek veya mecazi anlamda söylediği bir sözü, diğeri başka bir düşünceye yanıt olacak şekilde tekrarlar. birinci anlamı gerçek olursa çoklukla ikinci kullanıştaki anlamı mecazidir. örnek:
“tezer
yine mi kanmıyorsunuz sözüme
ne için bakmıyorsunuz yüzüme
beni bir kere okşasanız ne çıkar?
melik
sen çıkarsın… demek ki fitne çıkar!”
abdülhak hâmid tarhan
mütakarrin
kafiyeleri birbirinin peşinden gelen ve iki kafiyeli olan şiir. örnek:
hangi âkıl der ki ancak râh-i gülşenden geçin
bir de gafiller şu nâilgâh-i şîvenden geçin
muallim naci
mütekerrir
murabba, muhammes, müseddes gibi nazım şekillerinde bendlerin sonlarında tekrarlanan mısra veya beyitler.
mütelevvin
divan edebiyatında bir beytin okunuşu sırasında küçük bir değişiklikle veznin bir başka vezne çevrilmesi.

müzdevic
murabba, muhammes, müreddes benzeri nazım şekillerinde bendlerin sonundaki mısraların birinci bend ile kafiyeli olması.

mahlas: kimi ozan ve yazarların yapıtlarında kullandıkları değişik ad.
mahlas beyti: şairin mahlas olarak seçtiği adın geçtiği beyte denir.
makale: bir görüş ya da savı öne süren, gazete ve dergilerde bilgi vermek için yazılan, başlıklı ve imzalı yazı.
mani: halk edebiyatının en yaygın ve en küçük nazım biçimi. dört dizeden oluşur ve dizeler yedi hecelidir.
manzum: nazımla yazılmış veya nazım biçimine konmuş, nesirden ayrı özellikler içeren eserlere verilen ortak isim.
manzume: nazım biçiminde yazılan, imge ve sanat değeri taşımayan dil ürünlerine denir.
masal: genellikle halkın ortak yaratısı olan, ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa geçen, olağanüstü olay ve durumları olağanüstü kişilerin başından geçirerek anlatan bir tür halk hikayesi.
mazmun: belli bir kavramı anlatan, onu düşündürüp çağrıştıran kalıplaşmış söz anlamına gelir.
mecaz: bir sözcüğün gerçek anlamı dışında başka bir anlamda kullanılması.
mecaz-ı mürsel: bir sözün benzetme amacı güdülmeksizin başka bir söz yerine kullanılmasıdır.
meddah: türlü yansılama ve taklitlerle hikayeler anlatan halk sanatçısı.
mektup: bir kimseye, kuruma, kuruluşa ya da topluluğa iletilmek üzere yazılan yazı. başlangıçta haberleşme aracı olarak kullanılsa da edebiyatta roman, hikaye, öykü gibi kendine özgü bir tür niteliği kazanmıştır.
melodram: ilkçağlarda özellikle de eski yunan’da kimi bölümlerinde müzik çalınan, yer yer şarkılarla desteklenen ancak sözleri ezgili olmayan sahne yapıtı.
menkıbe: din büyüklerinin, ermişlerin yaşamlarını, yaptıkları olağanüstü işleri dile getiren öykülere denir.
mersiye: bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlamak; onun erdemlerini, iyi yönlerini dile getirmek amacıyla yazılan şiirlere verilen genel ad.
mesnevi: her beytin dizeleri arasında uyaklı olan,beyit sayısı konunun işlenişine göre ciltlerce belirlenen divan şiiri biçimi.
meşrutiyet edebiyatı: türk edebiyatının tarihsel gelişimi içinde ıı. meşrutiyet’in ilanından (1908) cumhuriyet’e (1923) kadar süre içinde edebiyatla ilgili oluşumların tümüne verilen ad.
metin: bir yazıyı oluşturan ses, sözcük, cümle, birbirini izleyen cümleler bütünü ve onlanla ilgili dilsel düzenlemelerin tümü.

metin donanımı: bir metni oluşturan, metin dokusu içinde yer alan yazınsal, toplumsal, tarihsel, kültürel ögelerin ve gereçlerin tümü.
methiye: bir kimseyi övmek, yüceltmek amacıyla yazılan şiir.
mey: şarap anlamına gelen mey, divan şiirinin temel manzumlarından biri olarak kabul edilir.
meydan: saz şairlerinin saz çalarak, karşılıklı şiir söyledikleri yer.
mısra: manzum yazıların her bir satırı. dize.
milli edebiyat: yazı ve yaratıların, sanatsal ürünlerin yabancı etkilerinden sıyrılarak kendi ulusal değerlerimeze dönmeyi, halka kendi diliyle seslenmeyi ilke edinen 1908′de başlayıp 1923′e değin süren edebiyat yönelimi ve yönelime katılan sanatçıların oluşturduğu topluluk.
mitos: tarih öncesi dönemleriyle ilgili tanrı, tanrıça, yarı tanrı ve kahramanların yaşamlarını, serüvenlerini anlatan, bir toplumun inançlarını, duygularını, eğilimlerini, dolaylı bir biçimde yansıtan efsane.
mizah: olayları, durumları, kişileri gülünç yönleriyle yansıtan yapıtların bu yönünü belirtmek için kullanılır.
monografi: herhangi bir konu üzerinde özgün bir görüşle yapılan ayrıntılı, derinlemesine inceleme.
monolog: 1) bir kişinin dinleyicilere anlattığı genillikle güldürücü, eğlendirici öykü. 2) tiyatroda tek kişinin konuşması.
muamma: belli kurallara uyarak bir insan adı çıkacak biçimde düzenlenmiş manzum bilmece.
muaşşer: divan şiirinde on dizelik bentlerden oluşan nazım biçimi.
muhammes: divan şiirinde her bendi beş dizeden oluşan nazım bimiçine verilen isim.
murabba: dörder dizelik bentlerle kurulan nazım biçimi.
musammat: ölçü ölçüsünü korumak koşuluyla dört, beş, altı, yedi…dizeli bentlerden oluşan nazım biçim.
münşeat: divan edebiyatı döneminre değişik konularda yazılan mensur ya da mektupların toplandığı yapıtlara verilen genel ad.
müsebba: divan edebiyatında her bendi yedi dizeden oluşn nazım biçimi.
müseddes: divan şiirinde altı dizelik bentlerden oluşan nazım biçimi.
müsemmen: divan şiirinde sekiz dizelik bentlerden oluşan nazım biçimi.
müstezat: sözcük anlamı “artmış, çoğalmış” demektir. edebiyat terimi olarak gazelin her dizesine, kullanılan aruz ölçüsüne uymak koşuluyla bir kısa dize ekleyerek oluşturulan nazım biçimi anlamında kullanılmaktadır.

nakarat
şiirlerde bendlerin sonunda tekrarlanan mısra veya mısralar. bu bölüm, anlam bakımından her bendi şiirin ana duygusuna bağlar. şiirin, nakarat bölümlerinde ifade olunan duygu ve düşünce etrafında gelişmesini sağlar. nakarat, halk şiirinde bağlama veya kavuştak diye bilinir. sözlü musiki eserlerinde aynı söz ve ezgi ile tekrar edilen bölüm de nakarattır.
nâme
mektup, kitap, risâle, ferman gibi anlamlar taşıyan farsça bir kelime. eskiden kitap türü olarak çok kullanılmıştır. kıyafetnâme, kâbnâme, hamzanâme gibi. resmi nitelikteki kağıt ve mektuplar da nâme diye bilinirdi.
nât
hazreti muhammed’i övmek için yazılan şiirler.
nazım
dizelerden oluşan vezinli ve kafiyeli anlatım şekli. kelime, “dizmek, ipliğe inci dizmek” anlamlarını taşır. nazımda sadece anlam değil, seslerin musikisi de önemlidir. akılda kolay kaldığı için ezberlenmesi istenen bilgilerin çoğu bu yolla ifade edilir. en küçük birim dizedir (mısra). ayrıca beyit, kıta, bend gibi nazım birimleri de vardır. şiirler de nazım şeklinde yazılır, ancak her nazım, şiir değildir.
nazire
bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir. divan edebiyatı nazım türüdür. kelime arapça “eş, değer” anlamlarındaki nazir’den gelir. nazire yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır. nazire geleneği türk edebiyatına iran edebiyatından geçmiştir. iranlı şairler nazireye cevâb adını verirler. alay ve şaka yollu yazılmış nazirelere tezhil veya hezl denir. örnek:
fuzûlî’nin gazeli
hayret ey büt sûretin gördükte lâl eyler meni
sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler meni
mihr salmazsın mana rahm eylemezsin munca kim
sâye tek sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler meni
za’fı tâli mân-i tevfik olur her nice kim
iltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler meni
men gedâ şahâ yâr olmak yok ammâ neyleyem
ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni
tir-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
akd-i zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler meni
dehr vakf etmiş meni nev-res civanlar aşkına
her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler meni
ey fuzûlî kılmazsam terk-i tarîk-i aşk kim
bu fazilet dâhil-i ehl-i kemâl eyler meni
fuzûlî
nedim’in fuzuli’nin bu gazeline yazdığı nazire:
bûs-ı la’lin şöyle sîr-âb-ı zulâl eyler beni
kim gören âb-ı hâyât içmiş hayâl eyler beni
şâire söz bulmağa minnet yok amma neyleyim
âh kim hâyret seni gördükçe lâl eyler beni
sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la’l-i lebin
bir şeker handeyle mest-i bî mecât eyler beni
bağda zülf ü ruhun andıkça bu kimdür deyü
sünbül ü gül birbirinden sûal eyler beni
nükhet-î zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bâhar
turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni
nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasetinden kim gehî
sâye-i müjgân-ı âhü pây-mâl eyler beni
gerdişin gördükçe sâkî-mülâyım meşrebin
arzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni
hasret-i çeşminle ben hâk-i siyâh olsam dahi
baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni
güldürür ya ağlatır ya lütf eder yâhud itâb
hâsılı neylerse ol ruhsâr-ı âl eyler beni

arz-ı hâlim çok efendim hak-i pây devlete
lütfun ammâ bî-niyâz-ı arz-ı hâl eyler beni
ben kulun lâyık değildir aslına ammâ yine
iltifâtın ârzü mend-i visâl eyler beni
gûyyâ bilmez efendim bende-i dîrinesin
kim nedîmâ bu mudur deyü suâl eyler beni
nedîm
nesir
duygu, düşünce ve hayallerin dilgilgisi kurallarına uygun cümleler içinde anlatılması şeklindeki edebi eser. edebiyatın iki anlatım yolundan biridir. diğeri nazımdır. nesirde aklın kontrolü altında duygu, düşünce ve hayallere yer verilir. nazımdan daha geç doğmuştur. düşüncelerin fadesi için nazımdan çok daha zengin imkanlara sahiptir. hikaye, roman, tiyatro, masal, hatırat, makale, sohbet, deneme, gezi yazısı, biyografi gibi edebiyat türlerinde hep nesir kullanılır. nesrin en küçük birimi tek başına bir anlam ifade eden cümledir. nesir, kullanılan üslûba göre sade nesir, orta nesir ve süslü nesir olmak üzere çeşitlere ayrılır.
nida
divan edebiyatımızda bir sanat türü. şairin korku, sevinç, şaşkınlık, acı, ızdırap, öfke gibi pekiştirilmiş, duygu ve düşüncelerini okuyucuya hissettirebilecek şekilde işlemesi. çokluk “ey!, hey!, vay!” gibi ünlemlerle seslenilir. tekrîr ve teşhis sanatlarıyla birlikte kullanılır. örnek:
ey mi’delerin zehr-i tekazası önünde
her zilleti bel’eyleyen efvâf kadide;
ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ve âkim
her ni’meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı
gökten dilenen züll-ı tevekkül ki…
mürâyî
naat: konusu hz. muhammed’i övmek, ona yalvarıp şefaat dilemek olan kaside.
name: sevgiye ve sevgiliye ilişkin mektup anlamına gelen “name”, yazılmış kitap anlamıyla bileşik sözcük olan çeşitli kitap adlarında yer alır. (selimname, kanunname, kıyafetname)
naturalizm: fransa’da 1897 yılında ortaya çıkan, gözlemle birlikte bilimsel deneyi de uygulayan edebiyat akımı.
nazım: duygu, düşünce ve isteklerin ölçülü, ahenkli bin biçimde iletmeyi amaçlayan anlatım yolu.
nazire: bir şairin, başka bir şairin şiirini konu ve biçim yönünden yansılayıp aynı ölçü, aynı uyak, aynı redifle yazdığı benzer şiir.
nefes: özellikle bektaşi ozanlarınca yazılan, bektaşi törenlerinde makamlarla okunan, temaları bektaşi inanışlarını içeren malzumelere verilen ad.
neoklasizm: 20. yüzyıl başlarında simgeciliğe bir tepki olarak doğan klasik beğeniyi, klasik söyleyişi canlandırmayı amaçlayan sanat ve edebiyat akımı.
nesnellik: yazarın, kendisini anlatımın dışında tutması, başka bir deyişle kendisini anlatıma katmaması; nesneleri, kişileri kendi öz nitelikleriyle yansıtması durumu.
ninni: ölçü ve uyak yönünden ninniye benzeyen, genellikle anonim halk edebiyatı ürünleri arasında yer alan, çocukları uyutmak için özel ezgilerle söylenen manzum söz.

otobiyografi
bir kimsenin kendi hayatını yazdığı eser. biçim ve içeriğiyle bir edebi değer taşımalıdır.
otograf
yazarın kendi el yazısı. eskiden hatt-ı dest (el yazısı) deyimi kullanılırdı.

ottova rima
sekiz mısralı bir nazım şekli. önce italyan edebiyatında kullanılmış, sonra fransız edebiyatında, buradan da türk edebiyatına geçmiştir. batı edebiyatında kafiye şeması, abababcc’dir. bu şema bizde değişikliğe uğrayarak ababcccb şeklini almıştır. aabbccdc şekli de görülür. bu nazım şekli lirik tür için elverişlidir. ottova rima’yı edebiyatımızda daha çok abdülhak hamid kullanmıştır. örnek:
(makber’den)
bu makberdir o bâba makdem,
bilmem ne duyar girince, adem?
sûzişlerimin budur esâsı
hep şüphelerin bu en fenâsı
benlik acebâ kalır mı ol dem?
sönmüş erimekte o nûr-i dîdem.
ben gözler idim bu hâli ey yâr
senden daha çok zaman akdem…
abdülhak hâmid
ozan
kopuzla türkü söyleyen en eski türk şairleri. osmanlı döneminde halkı şairleri için kullanılırdı. âşık sözünün karşılığı olduğu gibi meddah anlamını da taşıyordu. ozanların toplumda önemli yerleri vardı. beylerin huzurunda, dini törenlerde, elindeki kopuzunu çalarak kahramanlık destanları okurlar, halk arasında kıssa söylerlerdi. memluk ordusunun mızıka takımında ozan denilen çalgıcılar olduğu tarihi kaynaklarda yazar. selçuklular’da da benzer durum görülür.
olay: öykü, roman, masal, anlatı gibi edebiyat ürünlerinde konuyu geliştiren, boyutlandırıp akışını sağlayan olguların bütünü.
olay öyküsü: “olan ne; bundan sonra ne olacak” gibi sorularla okuru gerilim ve merak içinde tutan öykü türü.
olay örgüsü: konuyu oluşturan olayların birbiriyle bağlantısına verilen ad.
opera komik: dokusunda acıklıyla gülüncü barındıran müzikli oyun.
ortaoyunu: sahne olarak kabul edilen ve etrafı seyircilerle kuşatılmış bir alanda, belirli bir konu doğrultusunda fakat yazılı bir metne bağlı kalınmaksızın oynanan tuluata dayalı oyun.
oyun: sahnede oynanmak amacıyla yazılmış yapıtlara verilen ad.
ozan: oğuz türkleri’nin saz şairlerine; hem saz çalıp hem de şiir okuyanlara verilen isim.

öğretici tür: genel bağlamda öğretme, bilgilendirme amacıyla ortaya konan, tüm dilsel ürünleri adlandırmak için kullanılır.

ölçü: sözün birtakım bölümlere ayrılarak, her bölümün hece sayısınca ya da hem sayı hem de hecelerin açıklık kapalılık, uzunluk kısalık yönünden denkliği.
öndeyiş: bir yazınsal yapıtta ya da tiyatro ürünlerinde asıl konudan önce geçenleri özetleyerek verilen bölüm.
önsöz: eserin niçin ve ne amaçla yazıldığını belirtmek için kitabın başına eklenen yazı. bu bölümde yazar ya kitabın özetini verir veya hangi nedenle yazdığını açıklar. eskiden, “sebeb-i telif-i kitab” (kitabın yazılışının sebebi) sözü kullanılırdı. tanzimat’tan sonra edebiyatçılar, mukaddeme başlığı altında yazdıkları önsözlerde edebiyat anlayışlarını belirleyici açıklamalar yaptı. namık kemal’in celaleddin harzemşah, recaizade mahmud ekrem’in zemzeme, abdülhak hamid tarhan’ın makber mukaddemeleri bunlardandır.
örnekleme: sözlü ya da yazılı anlatımda öne sürülen bir savı, bir görüş veya düşünceyi açıklamak, kanıtlamak ya da onu birtakım ayrıntılarla geliştirmek için başvurulan düşünceyi geliştirme yollarından biri.
örnekseme: dilde yeni bir sözcük yaratmada tutulan yol.
örtmece: doğrudan doğruya söylenmesi uygun olmayan bir olguyu, dümdüz anlatma ya da söyleme yerine dolaylı biçimde anlatma yolu.
öykü: hikâye yerine kullanılan öykü terimi, gözleme ya da tasarlamaya dayanan bir olayı, bir durumu dile getirerek okuyucuda ilgi ve beğeni uyandıran kısa oylumlu yazı diye tanımlanabilir.
özdeyiş: bir düşünceyi, bir duyguyu, en kısa ve en özlü biçimde anlatan yoğun anlamlı bilgece söz.
özenti: anlatımda doğallıktan kaçınma, yapmacık olma durumu.
özetleme: konuşulanların, anlatılanların ya da okunanların ayrıntısız bir biçimde, ana çizgileriyle belirtilmesi işi.
özleştirme: türkçenin, yabancı dillerden türlü nedenlerle aldığı yabancı kökenli sözcüklerin yerine türkçe sözcük bulup bunları yabancı sözcüklerin yerine geçirme işi.
öz şiirciler: cumhuriyet dönemi türk şiirinde özellikle 1930′lardan sonra şiirde ses güzelliğine önem veren, anlamı ve anlatmayı arka plana atmayı tercih eden şairleri anlatmak için kullanılır. öncüleri ahmet haşim ve yahya kemal beyatlı olmuştur.
özyaşam öyküsü: bir sanatçının ya da yazarın kendi yaşamını anlattığı yapıta verilen isim.
özyaşamsalöyküsel roman: konusu, yazarının yaşamı olan roman.

pastoral
çoban ve kır hayatını, köylerdeki yaşayış şeklini anlatan şiir. grekler’in bukolik dedikleri bu türü edebiyat-ı cedide’ciler eş’ar-ırâiyâne (çoban şiirleri) diye adlandırmışlardır. pastoral şiir, süsten, kelime oyunlarından, yapmacılıktan uzak sade bir dille yazılır. eski yunan edebiyatında theokrites ile latin edebiyatında vergillius, pastoral şiirin ilk ve en güzel örneklerini verdi.

pelteknâme
kekeleme şiiri. lisan-i pepeği adı da verilir. halk edebiyatı nazım şeklidir. âşık, kelimelerin ilk hecelerini, bazen de kelimelerin çoğunluğunu kekeleyerek söyler. bu tekrarlar ölçüye dahildir. örnek:
bu bu bugün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ
ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ
di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanımı
ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana
abdi imam
plot
roman, hikaye, tiyatro gibi eserlerde, baştan sona devam eden hareketlerin yapısı. bir bakıma eserin planıdır. kahramanların ve olayların meydana getirdiği devamlılığı ifade eder. ikinci, üçüncü derecedeki kişi ve olaylar, görünüp kaybolan bir başka zaman, mekan ve olayla ortaya çıkan kişiler, duygusal davranışlar plotu tamamlar ve zenginleştirir. plot, yapısına göre çeşitlere ayrılır. bazı plotlar trajik olayları, bazıları komedi, masal ve hiciv gibi konuları göstermek için kurulur. eser, bu plota göre kimlik kazanır.
poetika
şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü. bu kelime eskiden fransızca’da yalnız şiirin değil, güzel sanatların teorisini güzelliğin feslefesini, bir bakıma estetiği ifade ederken, bugün şiir sanatı anlamına gelen bir terim olmuştur. batı dillerinde poetika konusuna giren birçok eser var. türkçe’de ise, bazı şiirlerin ve grupların bildiri niteliğindeki, genellikle savunmaya dayalı birkaç önsözü görülür. necip fazıl kısakürek’in de bir poetika’sı var.
prozodi
kelimelerin taşıdıkları seslerin değerlerine ve hecelerin taşıması gereken seslere göre söylenmesi. tonlamaya, hecelerin vuruşuna kelimelerin uzunluk ve kısalıklarına dikkat edilerek söylenir.
panteizm: evrenle tanrı’nın tek bir şey olduğunu, evrenin tanrı’dan, tanrı’nın evrenden ayrı bir yönü, ayrı bir varlığı bulunmadığını ileri süren düşünüş biçimi.
paragraf: bir yazıda bir düşünceyle ilgili cümleler topluluğuna verilen ad.
parnas: 1850 yılında fransa’da kimi ozarlarca romantik akımın aşırı duyarlığına bir tepki olarak başlatılan, şiirde kişisel duyguları değil, ustağa ve ölçülü oluşa önem veren okul.
parodi: ağırbaşlı, ciddi bir yapıtın tümünü ya da bir bölümünü, biçimsel özelliklerini koruyarak onu yeni bir özle işleyen yapıt.
pastiş: bir yazarın dil ve anlatım özelliklerine, alay etmek amacıyla onu anımsatan, çağrıştıran bir biçimde öykünme.
pastoral şiir: çoban ve kır yaşayışını konu alan, bu yaşayıxı sevindirme amacını güden şiir.
perde: tiyatro yapıtlarında, oyunun belli başlı bölümlerine verilen ad.
plan: bir konuşma ya da yazıda söyleneceklerin ilgi ve önem derecesine göre sıralanması.
polisiye roman: bir cinayeti ya da bir suçu aydınlatmayı; o fiili işleyeni bulup ortaya çıkarmayı konu alan roman türü.
portre: bir kimseyi fiziksel görümü, ruhsal durumu yönünden en belirleyici özellikleriyle betimleme; sözcüklerle onun tensel ve tinsel resmini çizme.
pornografi: sanat ve edebiyat yapıtlarında insanın cinsel yönünü, estetik bir amaç gütmeden, salt içgüdülerine ve hayvansılığa yönelten bir yaklaşımla yansıtma.

rakta
arap harflerine göre bir harfi noktalı, bir harfi noktasız kelimeleri kullanarak şiir yazma.
rekâket
kelime veya cümlelerin düzensiz sıralanmasından ileri gelen okumayı zorlaştırıcı durum. divan edebiyatında yazıda kusur sayılırdı.
rikkat
anlatımda söylenişleri kulakta ince, hafif, hoş etki bırakan sözcüklerin kullanılması. sanatçı sevgi, şefkat, muhabbet, güzellik gibi konuları anlatırkenn sözcükleri de uygun düşecek şekilde ince sesle kurulanlardan seçer. bu sözcükler kelimâ-ı rahika, taşıdıkları özellik de rikkatdiye adlandırılır.
risale
küçük kitap, broşür. ilim veya sanata dair yazılar. önceleri çokluk dini konuları ele alan küçük hacimli kitaplar bu adla anılırlardı.
ritm
şiirde, hecelerdeki vurgu, uzunluk, kısalık, kalınlık, incelik, yükseklik gibi ses özelliklerinin ve duraklarının düzenli bir şekilde tekrarlanmasından doğan uyum.
rondelet
yedi mısralı ek bendden meydana gelen fransız nazım şekli.
rücû
divan edebiyatı sanatlarından. bir düşünceyi daha güçlü hale getirmek için, söylenen sözden vazgeçer gibi davranılır. espri, üzüntü, sevinç, dehşet, hayret durumlarında ifadeyi daha güçlü ve canlı kılmak için kullanılır. vazgeçme döngü halinde de yapılabilir. örnek:
eder isyanıma gönlümde nedâmegalebe
neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile afvime talebe
ne dedim? tövbeler olsun, bu dafi’i şerdir
benim özrüm günehimden iki kat beterdir
nûr-i rahmet niye güldürmeye rûy-i siyehim
tanrı’nın mağfiretinden de büyük mü günehim?
şinasi
ramazaniye: giriş bölümünde ramazanı konu alan kaside.
redif: şiirde dizelerin sonundaki uyakta sonra yenilenen eşsesli ve eşgörevli ekler ya da sözcükler.
ritim: şiirde hecelerin vurgu, uzunluk, yükseklik gibi ses özelliklerinin, durakların düzenli biçimde yinelenmesinden doğan ses uyarlığı.
roman: düzyazıya dayanan, genellikle insanın serüvenlerini, iç dünyalarını, toplumsal bir olay ya da olguyu, insan ilişkilerini ve değişik insanlık durumlarını anlatmayı amaçlayan anlatı türü.
romantizm: fransa’da 18. yüzyılın sonlarında klasik edebiyat akımına tepki olarak başlayan; duygu, imge ve fantaziye ağırlık veren sanat akımı.
rönesans edebiyatı: hümanizmaya koşut olarak sanat ve edebiyatta başlayan uyanış ve yenileşme girişimleri sonucunda ortaya konan tüm ürünlere verilen ad.
rubai: aruz ölçüsünün belirli kalıplarına göre yazılan, dört dizeli manzume.

sadr
bir beyitte birinci mısranın ilk parçası ile nesirde cümlenin ilk parçası.
sagu
islamiyet öncesi türk edebiyatında ölen kimselerin arkasından söylenen şiirler. sevilen, sayılan özellikle gösterdiği kahramanlıklarla tanınmış kimselerin ölümü üzerine ozanlar tarafından, yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur, ölen kişinin yiğitliği, iyiliği, cömertliği, faziletleri dile getirilirdi.
sakiname
sakiye (içki sunana) seslenmek yoluyla içkiyi (çokluk şarabı) ve içki meclislerini, adetlerini, içkiyle alakalı bütün düşünce, duygu ve kavramı bazan tasavvufi, bazan da dünyevi işleyen şiirler. mesnevi şeklinde yazılır. terkib-i bend, terc-i bend veya kaside şeklinde de görülür.
saliye
divan edebiyatımızda yeni yılı kutlamak için yazılan şiirler. bu şiirlerde daima girilen yılın tarihini tespit eden bir beyit de bulunur.
sarma kafiye
dört mısralık bendlerle kurulan nazım şekli. her dörtlükte birinci ile dördüncü, ikinci ile üçüncü mısralar kendi aralarında kafiyelidir. kafiye şeması şöyledir: abba, cddc, effe. örnek:
rûhumu bu çarmıha kendi ellerimle gerdim:
bir nebi ızdırabı kaynıyor her yerimde.
ölüm, siyah bir tütsü yakıyor gözlerimde
aldığım her nefesi son nefes gibi verdim!
yusuf ziya ortaç
satranç
saz şairleri tarafından aruzun müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün kalıbıyla ve musammat gazel şeklinde yazılan şiirler. musammat beyitlerden oluştuğu için, her mısra kafiyeli iki eşit parçaya bölünür. bu parçalar alt alta yazıldıklarında dörtlüklerden meydana gelen yeni bir şekil ortaya çıkar. bu şeklin kafiye şeması şöyledir: abab cccb dddb… örnek:
sevdi gönül bir püsteri / sanatı terzi güzeli
hüsnünü bir muhtasarı / şerh ederek söylemeli
matlanın fâikını / sohbetinin lâyıkını
ben gibi bir âşıkını / eylemiş aşkıyle deli
düştü gönül çâresine / kaşlarının karesine

çehre-i menâresine / yandı derûnum göreli
vardı ellerim eline / tutuldu dilim diline
kâkülünün bir teline / bağladı bu cân ü dili
emrahî
saya
aşık edebiyatında nesir. mensur karşılığı olarak da sayalı kullanılır. secili (müsecca) nesre ise ayaklı saya adı verilir.
sebk-i hindî
divan edebiyatında kullanılan bir üslup. terim, “hint tarzı, hint üslûbu” anlamına gelir. türk edebiyatına xvıı. iran şairlerinin etkisiyle girdi. bu nedenle sebk-i isfahâni diye de bilinir. iran edebiyatına ise hindistan’dan geçmiştir.
seci
cümlelerin veya bir cümle içinde birden çok kelimenin sonlarındaki ses benzerliği. nesirde kullanılan bir çeşit kafiyedir. secili nesre müsecca adı verilir. edebiyatımıza arap edebiyatından geçmiştir.
sehl-i mümteni
söylenmesi kolay görülen ama benzeri yapılmak istendiğinde güçlüğü ortaya çıkan söz. bu tür sözler sade ve derin anlamlıdırlar. en güzel örneklerini yunus emre, süleyman çelebi, mehmed akif ersoy vermişlerdir. örnek:
ete kemiğe büründüm
yunus diye göründüm
yunus emre
selâmet
cümlelerin doğru ve sağlam olması. ifadenin düşük, eksik olmaması gerekir.
selâset
bir yazıda cümle ve kelimelerin akıcı, âhenkli, kolay ve anlaşılır olması. selâset, sözüklerin birbirine uygun seçilmesiyle sağlanır.
selh
başkasına ait bir şiirin anlamını alıp kelimelerini değiştirerek yeniden yazmak. selh intikal’in bir çeşidi sayılır.

selis
halk şiiri nazım şekli. aruzun fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün kalıbıyla gazel şeklinde yazılır. murabba, muhammes, müseddes şeklinde yazılmış selislere de rastlanır. kafiye düzeni divan, semai ve kalenderi nazım şekilleri ile aynıdır. örnek:
benden özge sana yok âşık-ı âvâre güzel
sûziş-ı firkat ile yakma beni nâre güzel
dün gece dîde-i hunkâr ile ettikte nigâh
ciğerim başına açtın yine bir yâre güzel
nûrî
serbest nazım
bend, vezin ve kafiye kurallarına bağlı olmayan nazım şekli. bendlerin, mısraların ve hecelerin sayıları belli düzene bağlı değildir. şair isterse kafiyeli yazar. bendleri sınırlayabilir veya sınırlamaz. önce fransız sembolistleri arasında yayıldı. türk edebiyatına servet-i fünûn döneminde batı edebiyatından girdi. serbest nazmın uygulanışı üç aşama geçirdi:
1. vezinli-kafiyeli serbest nazım: servet-i fünûn ve fecr-i âti döneminde görülür. mısralar bir kelimeye kadar kısaldı, kafiye belli bir kurala göre sıraland. aruz veznine yer verildi, bir şiirde birkaç aruz kalıbı veya bu kalıpların çeşitli cüzleri kullanıldı.
2. vezinsiz-kafiyeli serbest nazım: 1925-1930 yıllarında görülmüş, 1930′dan sonra yaygınlık kazanmıştır. vezin bırakılmış, bir heceye kadar küçülen dizeler kurulmuştur. bu dizeler hiçbir dış düzene bağlı değildir. şair belirtmek istediği fikri taşıyan kelimeyi öne çıkarır. büyük harfler sadece cümle başlarında kullanılabilir. kafiyeli mısraların arası açılarak kafiye örgüsü gevşetilir.
3. vezinsiz-kafiyesiz serbest nazım: 1940 yılından sonra yaygınlaşan bu anlayışta vezin ve kafiye tamamen bırakıldı şiirde iç uyum önem kazandı. örnek:
yolcu yolunda gerek
hastalar,
kar isterler
kafdağının ardından
ve buluttan döşek,
onlar,
yaramaz çocuklardır,
sallar durur,
dünyanın balkonundan,
düştü düşecek!
gölgen kaçıyorsa senden,
düşmüşse gökte yıldızın,
kavga başlar canla ten arasında
ne bilelim;
hangi pınarın suyu,
ya da çiçeğin özünde derman,
büyük yerden geldi ferman
yolcu yolunda gerek
ali akbaş
sone
ilk iki bendi dörtlük, son iki bendi üçlük on dört mısradan oluşan nazım şekli. önce italyan edebiyatında kullanılmış, sonra fransız edebiyatına, oradan da diğer avrupa edebiyatlarına geçmiştir. edebiyatımızda ilk cenab şahabeddin’in sone şeklinde şiir yazdığını görüyoruz. servet-i fünûn şairlerinin hemen hepsi bu nazım şeklini benimser. sone kafiye sistemi üçe ayrılır.
1. italyan tipi: kafiye şeması abba, abba, ccd, ede
2. fransız tipi: kafiye şeması abba, abba, ccd, eed
(italyan ve fransız tipi sone arasındaki tek fark son üçlüğün düzenindedir.)
3. ingiliz tipi: mısra sayısı değişmemekle beraber ilk on iki mısra tek bir bend, son iki mısra da ayrı bir bend halinde yazılırlar. kafiye şeması: a b a b c d c d e f e f g g. örnek:
yüksük
yüksüğün ince şeklini yazmak
bana pek güç gelir kadınlardan
sorunuz belki bir güzel parmak
onu tersim için bulur imkan

bunu bir çekmenin içinde gören
mu’teber bir refik-i hane sanır;
kadrini pek bilirler elde iken,
düştüğü anda mutlaka alınır.
o da layık nezâketin eline:
tenine saplanır iken iğne,
yine pekçok sever iş işlemeyi;
bin letâfetle çırpınır her ân…
sanki bir nahl-i nev-hayâta konan
küçücük bir kuşun küçük yüreği!
ali ekrem (bolayır)
sözlük
bir dilin veya dillerin kelime haznesini (sözvarlığını), söyleyiş ve yazılış şekilleriyle veren, kelimenin kökünü esas alarak, bunların başka unsurlarla kurdukları sözleri ve anlamlarını, değişik kullanışlarını gösteren eser. sözlükler tek dilli veya çok dilli olabilir. madde başlarını a-be-ce sırası takip eder. genel veya özel alanlarla ilgili sözlükler hazırlanabilir. arap harfli eski sözlüklerde madde başı arapça kelimenin üç harfli kökünün son harfi esas alınarak sıralanırdı. xıv.-xv.yüzyıllar arasında yaşamış olan el-kamûsü-ı-muhît (okyanus sözlüğü) adlı eseri türkçeye çeviren mütercim asım bu sistemi kullandı. ilk sözlük olarak iskenderiye müzesi kütüphanecisi bizanslı aristophanes’in hazırladığı eser kabul edilir. islam dünyasında en önemli sözlük x. yüzyılda yaşayan fârâblı ismail cevheri’nin sihâh adlı arapça eseri. vankulu lügatı diye bilinen müteferrika’nın bastığı ilk kitap da bir sihâh çevirisidir. türk kültüründe ilk sözlük ise kaşgarlı mahmud’un türkçe’den arapça’ya divanü lügati’t-türk’üdür.

saki: su veren, su dağıtan kişi. divan edebiyatında içki meclisinde şarap sunan kimse anlamında kullanılmıştır.
salname: yıllık. içinde gün ve ay bilgisi de bulunan, kimi konularda belirli bilgiler içeren kitap.
sanat: bir duygunun, bir tasarımın, bir düşünce ya da güzelliğin biçimlendirilip anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü, bu yöntemlerle erişilen yaratıcılık.
sayıp dökme: bir düşünceyi açık seçik biçimde anlatabilmek için niteliklerini, neden – sonuç ilişkilerini ayrıntılarıyla art arda sıralama işi.
seçki: edebiyat yapıtlarında seçilen parçaları içeren yapıt.
sefaretname: osmanlı imparatorluğu döneminde kimi elçilerin gittikleri yabancı ülkeleri tanıtmak amacıyla o ülkelere gördüklerini anlattıkları yapıtlara verilen ad.
semai: hece ölçüsüyle ya da aruzun özel bir kalıbıyla yazılan şiir.

serbest nazım: ölçü, uyak gibi bağlardan sıyrılmış şiir.

servetifünun edebiyatı: 1895 yılında recazizade mahmut ekrem’in öncülüğünde servetifünun dergisinde toplanan ve tümüyle batıya yönelen edebiyatçıların oluşturduğu edebiyat ve bu edebiyatı oluşturan sanatçılar topluluğu.
serüven romanı: genellikle şaşırtıcı, beklenmedik olay ve durumları ilgi çekici yolculukları, baştan geçen meraklı serüvenleri konu alan temel amacı sürükleyicilik olan roman türü.
simge: genel anlamda, toplumsal anlaşmaya dayanan, anlamı önceden kararlaştırılmış, belirli işaret.
simgecilik: şiirde gerçekçiliğin uygulayıcıları olan parnasçıların tutumuna tepki olarak doğan ve 1885 – 1900 yılları arasında gelişerek edebiyat okulu niteliği kazanan akım.
somutlama: eğretileme, benzetme, örnekseme gibi söz sanatları aracılığıyla soyut kavramları, somut anlamlı sözcüklerle adlandırma ve anlatma yöntemi.
söylev: bir topluluğa güzel düşünceler aşılamak, o topluluğu duygulandırıp çoşturmak amacıyla söylenen güzel ve etkili söz.
söylem: konuşan ya da yazan kişinin kullandığı, bir başlangıcı ve sonu bulunan, kendi içerisinde bir tutarlılık ilkesine göre örgütlenmiş dil.
sözcük: dilde en küçük anlamlı birime verilen ad.
sözcük sanatları: anlamla ilgisi olmayan, sözcüklerin yazılış ve söyleniş özelliklerine yaslanılarak oluşturulan sanatlara denir.
söz kalabalığı: sözlü ya da yazılı anlatımda konuyla ilgisi olsun olmasın gereksiz bir yığın sözle anlatımı doldurma, şişirme.
surname: sünnet düğünleri, evlenmeler gibi büyük törenleri konu alan ve divan edebiyatında oluşturulan uzun ya da kısa oylumlu şiirlere verilen ad.

şairanelik: özellikle şiirde belirli sözcüklerin kullanıla kullanıla kalıplaşması, sözcüklerin duygusal ve çağrışımsal anlatımları yönünden tazeliklerini yitirmesi durumu.

şaheser
nesilden nesile geçen, benzeri yazılamayan yüksek değerdeki edebi eser. şaheserlerin başlıca özellikleri şöyle sıralanır: zengin bir kültür birikimi sonucu yazılır, her devrin okuyucusu tarafından aranır, okunur ve takdir edilir, zamanla yayılır, ulusal ve uluslararası unsurlar içerir, pekçok yabancı dile çevrilir, türünde yazılan yeni eserlere örnek olur.
şiveye mugayeret
şivesizlik. dili kuralları dışında kullanmak. türk dilini iyi bilmemekten, dilimizin özelliklerini gözönüne almaksızın yabancı dillerdeki bazı kullanış şekillerini tercüme edip uygulamaktan doğar. “meşrubat içmek” yerine “meşrubat almak”, “banyo yapmak” yerine “banyo olmak” gibi.

şarkı: divan edebiyatında murabbadan doğmuş bir şiir biçimi. bestelenmek amacıyla oluşturulan ve dört dizelik bentlerle kurulan bu şiir biçiminin, halk edebiyatındaki türkü türünün etkisiyle oluştuğu sanılıyor.
şathiyat: tekke edebiyatına özgü bir şiir biçimi. tanrı’yla senli benli, onunla söyleşircesine yazılan deyişlere verilen ad.
şatranç: 19. yüzyıl saz şairlenin seyrek kullandıkları bir şiir biçimi.
şiir: dilin doğuşuyla oluşmaya başlayan; bütün edebiyat türlerine kaynaklık eden en eski edebiyat türü. en belirgin özelliği ritme dayanması, söylemsel niteliklerinin bulunması olarak tanımlanabilir.
şişirme: sözlü ve yazılı anlatımda ele alınan, üzerinde durulan bir sorun, durum ya da herhangi bir konuyu gereksiz ayrıntılarla ele alma, onu aşırı ölçüde genişletme.
şive: bir dilin değişik kültür düzeylerine göre farklı biçimlerde konuşulma özelliği.

ta’kid
ifadeye açıklık getirememe, anlatamama halidir. ikiye ayrılır.
1. lafzi ta’kid: bir cümlede kelimelerin yerli yerine kullanılmamasından doğar. örnek:
ben fakîrî etme terk memnûn-i ebnâ-yı zaman
hasıl etmezsen değil gam matlabım yâ rab bana
râgıp paşa
2. manevi ta’kid: bir cümlede kelimeler yerli yerince kullanılmakla beraber bir anlam çıkmamasına denir.
örnek: âlemin cânı değilsin cân-ı âlemsin sen
nef’î
ta’rifat
mevki sahipleri ve bazı görevlileri tasvir eden şiirler. divan edebiyatı nazım türüdür. birkaç beyitlik bendler halinde yazılırlar. sâfi kasım paşa’nın, kalkandelenli fikri’nin, gelibolulu mustafa ali’nin, yenişehirli avni’nin ta’rifatı vardır. örnek:
nedür bildüm mi defter-dâr efendi
eğerçi bir iki üç var efendi
kiminün işini altun iderler
kimin ma’zül kimin mağbûn iderler
olardur sâ’i-i genc ü hazînle
olardur sâhib-i mâl u define
kalkandelenli fikri
ta’şir
bir gazelin her beytinin veya bir beytinin üzerine sekiz mısra eklenerek yapılan mu’aşşerdir. divan edebiyatı nazım şeklidir. edebiyatımızda örneği fazla görülmez. yahya bey’in muhibbî’nin (kanunu sultan süleyman) gazeline yaptığı ta’şiri örnek olarak verilebilir.
haste olmak gûşmâl-i hazret-i izzet gibi
her kişinün yalımın alçak ider gurbet gibi
değme bir kimse göre gelmez refahiyyet gibi
nâleler gûyâ derây-ı rıhlet-i râhat gibi
dâr-ı dünya cây-ı fürkat menzil-imihnet gibi
devleti bir âlet-i hengâme-i zahmet gibi
sağlıgun bünyâdı yok âyinede sûret gibi
matla’ı şâh-ı cihânun maşrık-ı hikmet gibi
halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
yahya bey
taştir
bir gazelde her beytin iki mısrasının arasına iki veya üç mısra ekleyerek manzume meydana getirmek. divan edebiyatı nazım şeklidir. kelime, arapça “bir şeyin yarısı, iki cüzünden bir cüzü” anlamındaki şatr kökünden gelir. taştirde, aynı vezin ve kafiyede, araya iki mısra girerse terb-i mutarraf, üç mısra girerse tahmis-i mutarraf olur. edebiyatımızda xvııı. yüzyıldan sonra örnekleri görülen taştir çok az kullanılan bir şekildir. en çok halveti şeyhlerinden aydi baba yazmıştır.

tazmin
bir şairin, bir mısra veya bir beytin bir başka şairce kullanılması. divan edebiyatı nazım türüdür. tazmin edilen mısra veya beytin sahibinin zikri şarttır. tazmin eden şair, şiiri herhangi bir nazım şekline tamamlar ve aldığı sahibini belirtir. örnek: recaizade ekrem’in şiirini tanzim:
sanırım ismini kuşlar heceler
seni söyler bana dağlar dereler
su çağıldar kuzular kırda meler
seni söyler bana dağlar dereler
hep seni aşkın eserken serde
hüsn ü ânın görünür her yerde
gezdiğim duygulu vâdilerde
seni söyler bana dağlar dereler
yahya kemal beyatlı
tecâhül-i arif
anlamla ilgili sanatlardandır. bilinen bir gerçeği, bilmez görünerek söylemek yöntemiyle yapılır. bilinen şey, bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir espriye dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatından da yararlanılır. örnek:

âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
fuzulî
(bilmiyorum, dönen kubbe mi su rengindedir, yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır.) fuzuli, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyor gibi görünüyor. aslında gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok ağladığını belirtmek için bu yola başvurmuştur.
tefrik
anlamla ilgili sanatlardandır. aynı çeşide giren iki şey arasına, birbirine aykırı taraflar (tebâyün) sokularak bir farklılık meydana getirilmesidir. örnek:
budur farkı gönül mahşer rûz-ı hicrândan
kim ol cânım verir cisme bu cismi ayırır cândan
ortak çeşit gün, aykırı taraflar ise cisme can verme, cisimden canı ayırmadır.
tehzil
alay ve şaka yollu yazılmış nazire. hezl diye de bilinir. çokluk tanınmış şairlerin şiirlerine vezin ve kafiye taklit edilerek yazılır. tehzil, ciddi şiirleri bayağılıktan uzak ciddi bir duruma soktuğu için edebiyatın güzel ve eğlenceli örnekleri arasında kabul edilir. xvıı. yüzyıldan sonra yaygınlık kazanan bu tür şiirin örneklerini daha çok sürûri, havâyi, sünbülzade vehbi, hüseyin kâmi (dehri mahlasıyla), fazıl ahmet aykaç, halil nihat boztepe vermişlerdir.
tekrar
bir ifadede aynı sözcük ya da söyleyişi, estetik kaygı gütmeden birkaç kez tekrar etmek. aşırı tekrar sözkonusu ise buna kesret-i tekrar denir.
telmih
divan edebiyatı sanatlarından. söz sırasında bilinen bir olaya, bir kişiye, kıssaya ya da atasözüne işaret etmektir. ama bu kişi ya da şey uzun uzadıya değil bir iki sözcükle anlatılır. örnek:
ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin
ey hüdhad-i ümmid saba’dan mı gelirsin
nabî
(şair beytinde süleyman-belkıs kıssasını hatırlatıyor.)
tenâfür
bir ifadede birbirleriyle uyuşmayan harf, hece, sözcük ya da tamlamaların kulağa hoş gelmeyen etki yapmasıdır. ikiye ayrılır:
harflerle tenâfür: çıkış noktaları aynı ya da birbirine yakın harflerin aynı sözcükte toplanması. örneğin: yaptırttık
sözcüklerle tenâfür: söylenişleri zor olan, dinlenmesinden zevk alınmayan ağır vurgulu sözcüklerin art arda sıralanması: örnek:
şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi
tenasüb
divan edebiyatında anlamları arasında bağlantı bulunan sözcüklerin aynı ifadede kullanılmasıyla yapılan edebi sanat. örnek:
asîb rûzigârı gülistân-ı dehre
sen serv-i gül-izârı hevâdar olan bilür
bakî
tenasüb, ilham ve tezat sanatlarıyla da birlikte kullanılır. bu yönüyle de ikiye ayrılır: ilham-ı tenasüb: ilham ve tenasüb sanatlarının birlikte kullanılmasıyla yapılır. iki anlamı olan bir sözcüğün, dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla diğer bazı sözcüklerin arasında anlam bakımından bağlantı kurularak yapılır. örnek:
ne güzel vâkıadır bu ki asup can gözünü
hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü’yâ gördüm
zatî
(can gözünü açıp gaflet uykusunda geçen ömrümün bir rüya olduğunu görüp anlamam ne güzel bir olaydır. rüya, düş kelimelerinin kastedilmeyen ikinci anlamının hâb ve rüya sözcükleriyle ilişkisi vardır.)
ilham-ı tezad: ilham ve tezat sanatları birlikte kullanılır. iki anlamı olan bir sözcüğün dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla anlamlı bir sözcük arasında ilişki kurmak şeklinde yapılır. belirtilmeyen anlam cinas yoluyla sağlanır. örnek:
serverlik ister isen üftâdelik şiâr et
kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde
fuzulî
(burada ayak önce kadeh sonra gerçek ayak anlamlarıyla kastediliyor. fuzulî beyitte sözcüğün vurgulamadığı ayak anlamı ile baş sözcüğü arasında tezat yapıyor.)
terdid
bir anlatımda sözü dinleyici ya da okuyucunun ilgisini yoğunlaştırdıktan sonra konuyu hiç beklenmedik bir sonuca götürme yoluyla yapılan edebi sanat. sözün ciddi bir sonuca varması haline terdid-i sâdık, varmamasına terdid-i mutâyip denir. örnek:
dizilirler ayakta
ana baba ve kardeş
hayal ırak… ırakta
eder fiillerle güreş
başından kayar yastık
nura döner karanlık
sırlar çözülür artık
kırka çıkınca ateş
necip fazıl kısakürek

terza rima
üçer mısralık bentlerle kurulur. bend sayısı belirsizdir. tek bir mısra ile sona erer. kafiye şeması şöyledir: aba bcb cdc ded e.
ilk olarak italyan edebiyatında görüldü. dante ilahi komedya’sını bu nazım şekliyle yazdı. edebiyatımızda terza rima’yı tevfik fikret, şehrâyîn adlı tek şiirinde denemiştir. 1908′den sonra pek kullanılmamıştır. bu biçimde yazılmış kısa şiirlerin son mısrasının kuvvetli olmasına dikkat edilir.
tesbi
bir gazelin beyitleri önünü beş mısra eklenerek yapılan müsebba’dır. müsebba musammatlardan bir nazım şeklidir. kafiye şeması şöyledir: aaaaa (aa) bbbbb (ba) ccccc (ca). tesbi, türk edebiyatında çok az görülür. izzet molla’nın fuzuli’nin bir beytini, leyla hanım’ın da izzet molla’nın bir beytini tazmin yoluyla oluşturduğu tesbi’ler de vardır.
tetabu-ı izâfât
ikiden fazla ismin meydana getirdiği zincirleme tamlama. edebiyatımızda türkçe, farsça, arapça kaidelere göre kurulmuş üç çeşit tetâbu’ı izâfâta rastlanır. türkçe kurala göre iki, farsça kurala göre üç kelimeden meydana gelen tamlamalar anlatımı bozmaz. türkçe tetâbu’-ı izâfât’a örnek:
“ahmet’in söylediklerinin doğruluk derecesinin araştırılması…”
farsça tetâbu’-ı izâfât’a örnek:
ey vucûd-ı kâmilün âyin eclâr-ı feyz-ı hak
âsitânım kıble-ı hâcât-ı erbâb-ı yakîn
fuzulî
tevârüd
iki şairin birbirinden habersiz aynı mısrayı veya beyti tesadüfen yazması.
tevkiye
anlamla ilgili sanatlardandır. iki veya ikiden fazla anlamı olan bir kelimenin yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kasdetmek. birçok edebiyatçı bu sanatı iham sanatıyla aynı kabul etmiştir. fakat ihamda, ikiden fazla anlamı olan kelimenin bir mısra veya beyitte bütün anlamları kasdedilirken, tevriyede uzak anlamına işaret edilir. örnek:
kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar
bir namedir hicaz’da uşşakdan kopar
nâili-kadim
triyole
on mısralı bir nazım şeklidir. önce iki mısralı kısım, sonra dörder mısralı iki kısım gelir. birinci kısmın ilk mısrası birinci dörtlüğün sonunda, yine birinci kısmın ikinci mısrası ikinci dörtlüğün sonunda tekrarlanır. dört mısralı kısımlarda, eklenen mısraların ilk üç mısra ile anlam bütünlüğü sağlaması gerekir. kafiye şeması şöyledir: ab aaaa bbbb. örnek:
yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlet var,
nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-seher?
sabâh-ı feyz-i bahâride mübtesem ezhâr
çemen çemen mütemevvic nesîm-i anber-bâr:
niçin? ben anlamadım kimden etsem istifsâr?
yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlat var!
dem-i seherde yanında şu parlayan ahter
hazan içinde solan bir çiçek gibi dil-ber
sürûr fec ile şâdân iken bütün yerler,
nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-i seher?
tahsin nuhid

tanık gösterme: sözlü ya da yazılı anlatımda öne sürülen bir savı açımlayıp geliştirmek için üzerinde durulan konuda tanınmış, uzman bir kişinin adını anma ve düşünceyi güçlendirmek için anılan kişinin bir düşüncesini aktarma.
tanımlama: sözlü ya da yazılı anlatıda düşünceyi geliştirme yollarından biri. nitelik ve özellikleriyle bir kavramı belirleme, işlevini gösterme ya da onu benzerlerinden ayırıcı yönlerini dökümlendirme olarak da açıklanabilir.
tanzimat edebiyatı: 1860′da tercüman-ı ahval gazetesinin çıkmasıyla başlayan, divan edebiyatı geleneklerini bir yana bırakarak batı kültürüne yönelmeyi, batı düşününü ve yazınsal türleri benimsemeyi amaçlayan edebiyat yönelimi.
tarih: divan edebiyatında şairlerin doğum, ölüm, büyük bir yapı ya da önemli olayları belirtmek amacıyla sürdürdükleri gelenek.
tarihsel roman: romanların kişiler ve konularına göre yapılan ayrımlama açısında adlandırılan bir roman türü.
tariz: bir kimsenin kimi niteliklerden yoksun olduğunu belirtmek için bir sözü dolaylı bir biçimde ya da tersini kastederek dokundurma sanatı.
tartışmacı anlatım biçimi: sözlü ve yazılı anlatımda kullanılan anlatım biçimlerinden biridir. anlatıcının öne sürülen veya var olan ama kendisinin belirli nedenlerle benimsemediği düşünce, duygu, kanı ve davranışları değiştirmeyi amaçlayan bir söylem biçimi olduğu da söylenebilir.
tasavvuf: islam dininde varlık birliğini temel alan, panteizmi ana düşünce olarak benimseyen, kalbi dünya işlerinden arındırarak allah sevgisine adayan düşünüş biçimi.

taşlama: halk edebiyatında bir kişiyi, bir yeri, bir şeyi ya da bir olayı acı, alaycı bir dille veren şiir biçimi.
taştir: divan şiirinde başkasına ait bir gazelin her beytinin dizeleri arasına iki ya da daha çok dize eklenmesiyle oluşturulan nazım biçimi.
tecahül-i arif: söyleyişte bir anlam inceliği yaratmak için bildiği bir şeyi bilmez görünme, bilmezlikten gelme sanatı.
tecelli: bildirme, görünme. tasavvuf düşüncesine ve bu düşünüşü benimsemiş kimselere göre gördüğümüz her şey tanrı’nın bir tecellisidir.
tekerleme: kimi sözcüklerin, seslerin yinelemesi, ölçü, uyak gibi öğelere bağlı kalınması yoluyla oluşturulan anlamlı ya da anlamsız, belirli bir konusu olmayan söz dizelerine verilen ad.
tekke: dayanmak, dayanılacak yer anlamı taşıyan bu sözcük, aslında bir tarikata bağlı olan dervişlerin ya da kimselerin toplandıkları, tarikatın gereklerini yerine getirdikleri yapıyı adlandırır.
tekke edebiyatı: konu, dil yönünden islam uygarlığının etkilerini taşıyan, tekkelerde gelişen, tasavvuf duygu ve düşüncelerini aşılamak, yaymak amacıyla ortaya konmuş ürünlerin tümü.
tema: bir yapıt ya da yaratının anlamca sürdürdüğü temel yönelimlere verilen ad.
tenasüp: birbiriyle sözcük ya da kavramları dize ya da beyitlerde bir arada kullanma sanatı.
terim: bir bilim ve sanat dalıyla ilgili kavramları karşılayan sözcüklere verilen ad. terimler tek anlamlı sözcüklerdir; yan anlamları yoktur.
terkibi-i bend / terci-i bend: gazel uzunluğunda, onun gibi uyaklı tek ölçülü bentlerden oluşan divan şiir biçimlerine verilen ad.
terza rima: italyan nazım biçimlerinden biri. üçer dizelik bentlerden oluşur. bentlerin sayısı ozanın dilediği ölçüde olabilir.
tevriye: anlatım inceliği sağlamak amacıyla birden çok anlamı bulunan bir sözcüğün yakın anlamını değil de uzak anlamını kullanma sanatı.
tezkire: divan edebiyatında şairlerin yaşamöyküsünü konu alan yapıtların genel adı.

tezkire kelime anlamıyla “zikredilen, zikri geçen” demektir.kişilerin biyografisini çeşitli yönleriyle subjektif veya objektif ele alan eserlerdir.bu eserler mensur yazılmakla birlikte içinde manzum kısımların yer aldığı tezkireler de vardır.

türk edebiyatı‘nda tezkire yazma geleneğinin temeli ali şir nevai ‘nin mecalisü’n-nefayis adlı eserine dayanır.edebiyatımızdaki ilk tezkire budur.türk edebiyatı’nda sırasıyla xvı.yüzyılda sehi bey, latifi, âşık çelebi, hasan çelebi, ahdi ve beyani; xvıı.yüzyılda sadıki, riyazi, faizi, rıza, yümni, asım ve güfti; xvııı.yüzyılda mûcib, safayi, salim, beliğ, safvet, ramiz; xıx.yüzyılda da fatin gibi belli başlı tezkire yazarları mevcuttur. bunların dışında da yazılmış çok sayıda tezkire mevcuttur.

tezli oyun: oyunun akışını, aksiyonunu, düşüncelere yaslandırarak geliştiren oyun türü.
tezli roman: genellikle toplumsal ya da siyasal bir sorunu konu alan ve bunu bir teze bağlayarak işleyen roman türü.
tip: öykü, roman, masal gibi anlatısal türlerde ve oyunlarda benzer özelliklerle belirlenip sınıflandırılabilen kişilerin, bu ortak özelliklerini en belirgin ve somut biçimde, sivriltilmiş ve abartılmış olarak yansıtan ve bunları kendinde toplayan kişi.
tirad: oyun kişilerinin uzun soluklu, kesintisizce konuşmalarına verilen ad.
tiyatro: oyunların oynandığı yer anlamına gelen tiyatro, kimi zaman oyunlar kimi zaman da dramatik türün adı olarak kullanılabilir.
toplum için sanat: sanatın temel işlevi, toplumsal sorunları yansıtma, bunlara çözüm yolu arama anlayışından yola çıkan; “sanat sanat içindir” yaklaşımına karşıt bir tutuk içeren savdır.
toplumcu gerçekçilik: insanı toplumsal ilişkileri içinde ele alan, toplumsal gerçekleri devrimci bir doğrultuda ve marxist bir yaklaşımla yansıtmayı amaçlayan edebiyat akımı.
trajedi (tregetya): antik ve klasik tanıma göre, yüceltilmiş şözlerle yazılan, bir kahramanın iyi bir durumdan kötü bir duruma düşmesiyle, duygusal arınmayı sağlayacak acıma ve korku duygularına yönelen oyun türü. klasik anlayışta manzum olarak yazılan tragetya, daha sonra düzyazıyla da yazılmıştır.

tragedya yunanca tragoidia sözcüğünden gelir. tragos keçi, oidia ise ezgi anlamındadır. böylece tragedya “keçi ezgisi” anlamındadır. tragedyanın sözlük anlamı; ciddi ve hüzün verici karakterlerden kurulu ve sonu kötü biten bir dramatik yapıttır. bu tanım tragedya için ne kadar yetersiz bile olsa, tragedya bu kavram üzerinden yola çıkılarak anlatılabilir.

tragedya, bir kahramanın kendi çevresinde gelişen olaylarla savaşıp kendinden daha büyük ve anlamlı olduklarını anlayıp bu olaylar karşısında yenik düşmesini anlatır. tragedya oyularında gelişen olaylar kahramanın yenilmesi ve ölmesiyle önem kazanır. tragedya oyunlarında ve shakespeare’in tragedyalarında oyunlar genellikle kahramanın ölümüyle sonuçlanır. fakat ölüm her zaman acı verici olmayabilir. kendi yaşamımızda da bizim dışımızda yani bizden soyutlanmış ölüm olayları trajik olmaktan çıkar.

“örneğin bir bebeğin ölümü, bir katilin asılması, bir psikopatın intiharı, çevreden ve sorunlardan soyutlandığı anda hiç acı verici olmayabilir. bu öykülerde olayları birebir yaşayan kişiler için acı olaylardır”. mesela o bebeği kaybeden anne için olay tam bir trajedidir.

tragedyada, yani dramatik anlamda olay örgüsü sürükleyicidir. çok fazla kesilmez..olaylar, heyecanı ve gerilimi yüksek oyunlardır. bu yüzden seyirci kendini olaylara kaptırır, kendini oyuncuların yerine koyar ve olay örgüsü içinde yaşananları kendi de sahnedekiler gibi yaşar.

dramatik oyunu sahneye koyacak olan oyuncu da karakteri tam anlamıyla yaşar.oyunun akışına kendini bırakır ve olay örgüsü içinde kaybolur gider.
tuluat: karagöz ve ortaoyunu’nda olduğu gibi, önceden yazılmış bir metne dayanmadan ama örgüsü önceden bilinen, oyuncuların bu örgüye göre o andaki buluşlarıyla konuşarak geliştirdikleri halk tiyatrosu türü.
tumturak: sözlü ve yazılı anlatımda yersiz ve gereksizce büyük laflar, tantanalı sözler etmekten doğan anlatım eksikliği.
tutarsızlık: düşünce, duygu ve imgeleri yansıtan sözcüklerin, cümlelerin birbirini kavramayışları ya da dilsel ve mantıksal yönden bağlanamamayışından kaynaklanan anlatım kusuru.
tuyug: aruz ölçüsünün belirli bir kalıbıyla yazılan, dört dizelik nazım biçimi.
tür: edebiyatta ortaya konan eserlerin konu ve hedef kitlesi açısından sınıflandırılmasıdır.
türetme: sözcüklerin kök ve gövdelerine yapım eki getirerek onlardan yeni sözcükler oluşturma yöntemi.
türk edebiyatı: ilk çağlardan itibaren türk diliyle yaratılmış sözlü ve yazılı tüm ürünlerin genel adı.
türkü: halk şiirinde kendine özgü bir ezgiyle söylenen, kavuştaklı bir nazım biçimi.

ulama: bir sözcüğün son sesiyle onun ardından gelen sözcüğün önsesinin kaynaşmasına yol açan birleştirme.
uyak: sözcük ve eklerin son heceleri ya da en az iki dizenin sonunda yinelenen ses benzerliği.
uyarlama: yabancı dilden çevrilen bir metni, çevrildiği dili kullanan toplumun yaşam koşullarına, töre ve geleneklerine uydurma işi.
uzun hece: arapça ve farsça’dan dilimize geçen sözcüklerde görülen, her zaman uzun bir sesli ile biten hece. (hala, fani vb.)

üç birlik kuralı: trajedi’nin oluşmasını sağlayan kurallara verilen addır. yer, zaman ve konu birliğini içerir.
ünlem: söyleyenin duygusal tepkisini dile getiren; korku, sevinç, şaşkınlık, acıma gibi duygularla birlikte çağrı, buyruk, yasaklama bildirerek bir başına cümle oluşturan sözcüklere verilen addır. (haydi!, ey!, vay! vb.)
ünlü uyumu: bir sözcüğün yapısı içinde yer alan bir ünlünün etkisiyle öteki ünlülerin de ona uyması sonucu ortaya çıkan ilerleyici ve gerileyici benzeşme durumudur.
ünsüz uyumu: bir sözcükteki ünsüzler arasında görülen benzeşime verilen addır.
üslup: sözlük anlamı “tarz, yol, usül”dür. edebiyat terimi olarak üslup, dilsel araç ve olanaklardan yararlanarak düşünce, duygu, hayal ve eylemlerin özgün,  kişisel bir yaklaşımla ifade ediliş biçimi, anlatılış tarzı. “biçem, stil, deyiş, eda, özanlatı, tarz” kelimeleri de aynı anlamda kullanılmıştır.

üslup kişiye özgüdür; yazardan yazara değişir. aritoteles’e göre yazar sayısı kadar üslup çeşidi vardır.  yine buffon: “üslup yazarın ta kendisidir.” demektedir.
geçmişte üslup; sâde, süslü (müzeyyen), yüksek (âli) olmak üzere üçe ayrılmıştır:
1) sâde üslup: yapmacıksız, süssüz, günlük konuşma dilinin temel alındığı, öğretici yazılarda kullanılan üslup.
2) süslü (müzeyyen) üslup: mecaz ve söz sanatlarına, anlam oyunlarına önem veren üslup.
3) yüksek (âli)  üslup: düşünce ve duyguların yüceliğine, anlamın sağlamlık ve doğruluğuna, sözcüklerin seçkinliğine önem veren üslup.

artık günümüzde üslup anlayışındaki bu ayrımlar ya da sınıflamalar geçerliliğini yitirmiştir. bugün, modern eleştiride şöyle bir üslup  sınıflaması yapılmaktadır:

yazarın adıyla anılan üslup (homer üslubu gibi).
çağa bağlı üslup (ortaçağ üslubu gibi).
dile bağlı üslup (germen üslubu gibi).
konuya bağlı üslup (filozofik üslup gibi).
ülkeye bağlı üslup (provens üslubu gibi).
okuyucu – alıcı topluluğuna göre üslup (popüler üslup, sosyetik ü.)
eserin amacına bağlı üslup (alaylı üslup gibi).

bunlardan başka üslubun oluşmasında etkisi ve ilgisi bulunan şu faktörleri de gözden kaçırmamak gerekir: yazarın edebiyat ve sanat geleneği, edebiyat ve sanat anlayışı, siyasi (politik) görüşü, yazarın yaşı, erkek  ya da kadım oluşu, kişisel psikolojik yapısı, mizacı, karakteri, eğitim ve öğretimi, dilinin bağlı olduğu dil grubunun lengüistik (dilsel) özelliği, dış kültür ve yabancı dillerle ilgisi, okuyucuya davranışı, cümle kuruşu…

günümüze kadar önemli yerli ve yabancı kaynaklarda, üslup çeşidi olarak sayılanlar arasında şunlar var: akıcı, bayağı, belgin, canlı, çocuksu, estetik, hoyrat, özensiz, özentili, parçalı, pitoresk (resmimsi), renkli, süslü, sürükleyici, yalın, yapma, yüce, zarif, zengin, samimi üslup.

kaynak: açıklamalı edebiyat terimleri sözlüğü-murat akıncı)

üstdil: özellikle belirli bir alana özgü olan bir konuyu ya da o konuyu açıklamak için kullanılmış olan konu dilini betimlemek için oluşturulmuş araç dil.

varuşçuluk: ikinci dünya savaşı’ndan sonra fransız yazar j. p. sartre’ın kurucusu ve kuramcısı olduğu edebiyat ve felsefe akımı.

varsağı: koşma türünün kendine özgü bir ezgiyle söylenen biçimine verilen ad. güney anadolu bölgesinde varsak türkleri’nce söylendiği için bu adı almıştır.

vecize
söyleyeni belli, kısa, anlamlı söz. özdeyiş diye de bilinir. bireysem ya da toplumsal bir ilke, bir görüş, bir kanıyı en kısa yoldan anlatır. yaşam deneyimine ve gözleme dayanır. vecizeler bağımsız yazıldığı gibi, bir eserin içinde dağınık da bulunabilir. islam büyüklerinin bu tür sözlerine kelam-ı-kibar denir. vecize önce eski yunan edebiyatında yazılmıştır. klasizm edebiyatı döneminde, larochefoacauld’ın maximes (vecizeler) adlı eseriyle avrupa’ya gelmiştir.
vezn-i âhar
halk şiiri nazım şekli. aruzun müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla murabba şeklinde yazılır. her mısra bir müstef’ilâtün cüzüne sığacak şekilde dört kelime veya kelime grubuna bölünür. birinci mısranın 2. cüzü ikinci mısranın başına, ikinci mısranın 2. cüzü üçüncü mısranın başına, üçüncü mısranın 2. cüzü dördüncü mısranın başına getirilir ve bu cüzlerden sonra gelen cüzler birbirlerini izler. örnek:
ey vaslı cennet/kıl câna minnet/vay, serv-ı kamet/cân içre cansın
kıl câna minnet/vay serv-ı kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın
vay serv-kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın/suh-ı cihansın
cân içre cansın/nev-res gidansın/şûh-ı cihansın/gözden nihansın.
tokatlı nurî

vodvil: genellikle olguların tuhaflığına yaslanılan kaba bir güldürü türü.
vurgu: sözcüklerde, cümlelerde, dizelerde yan yana gelen sözcüklerin kimi hecelerin ötekilerine oranla daha dik ve baskılı söylenişi.

yazı dili – konuşma dili: yazı dili, bir ülkede konuşulan  şive ya da ağızlar içinden  yaygınlaşıp egemen olan ortak dilin yazışmalarda kullanılması, bilim ve sanat yapıtlarının bu ortak dille yazılması sonucu ortaya çıkan yazılı dildir.
günümüz türkçesinde istanbul ağzına dayanan yazılı dil hem ortak dildir, hem de türk yazı ve edebiyat dilidir.  genelde yazı dili ve edebi dil kavramları eşanlamlı kullanılmaktadır.

“türk yazı dili” denildiğinde, ilk yazılı ürünleri 8. yüzyıla uzanan, asya ve anadolu’da günümüze kadar sayısız yapıt bırakmış bir dil anlaşılır. günümüze kadar gelebilen en eski yazılı ürünler incelendiğinde, türk yazı dilinin tarihinin 8. yüzyıldan en az bin yıl öncesine götürülebileceği öne sürülmektedir. sözkonusu yazılı belgeler, gelişme evrelerini geride bırakmış bir dilin ürünleridir. türklerin kullandıkları yazılar konusundaki araştırmalar ve bulgular da düşünceyi doğrulamaktadır. göktürk yazısının kökeni 5. yüzyıla kadar çıkarılabilmektedir.

sözün belli işaretlerle saptanması demek olan “yazı”, bir işaret sistemi gerektirmekte, bu işaretler “harf” denilen şekillerle gösterilmektedir. harflerin tümüyse “alfabe”yi oluşturmaktadır. göktürk alfabesinin türkçedeki bütün sesleri karşılayacak yetkinlikte oluşu, yazının kullanılışının, dolayısıyla yazı dilinin oluşumunun çok eski dönemlere götürülebileceğini göstermektedir.

türklerin, tarihleri boyunca değişik yazıları (göktürk, sogd, uygur, brahmi, manihey, arap ve latin alfabesi) kullanmalarına ve bu alfabelerin dayandığı kültürlere bağlı olarak türk yazı dili de değişiklikler geçirmiştir.

yazı diliyle konuşma dili arasındaki başlıca ayrım, yazılı anlatımda dil kurallarına uymaya özen gösterilmesidir. yazı dilinde, sözcükler arasındaki anlam ilişkileri, sözdiziminde ve cümlelerde doğruluk, konuşma diline oranla daha çok önem taşır.
konuşma diline gelince: konuşma dili, bir ulusun dilinin yazıyla ilişkisi olmayan ve çeşitli söyleyiş özellikleri taşıyan yönüdür. dilin gelişiminde temel, konuşma dilidir. değişik yöntemlerle yazıya geçirme sistemlerinin hepsi, konuşma diline dayanır.

konuşma diliyle yazı diil arasında söyleyiş özelliklerinden kaynaklanan çeşitli farklılıklar vardır: “geleceğiz, yapıyor, bir şey, ağabey” biçiminde yazılan sözcüklerin “gelicez, yapıyo, bişey, abi” biçiminde söylenmesi gibi.

konuşma dili, yazı diline oranla hızlı bir gelişme içindedir. bu gelişmede kısa anlatım, devrik cümle, çeşitli vurgulama istekleri gibi nedenlerle söyleyişten ileri gelen etkenlerin payı büyüktür. türk dilinde konuşma dili, yazı dili ayrımı islamlık etkisine girilmesinden sonra belirginlik kazanmıştır.  

yeni: daha öncekilerden farklı olan; modern, dinç, dinamık, orijinal, eskimemiş… sanatçılar arasında çağı gelmiş – geçmiş, ya da yaşlanmışlar için “eskiler”; yeni ortaya çıkanlar ve gençler için de “yeniler” gibi ifadeler kullanılmaktadır. gerçek anlamda yeni, her çağ ve her ulusta yeni kalabilen, hiç eskimeyendir. 

yeni roman: 1950′lerde fransa’da yazılmaya başlanan ve geleneksel roman anlayışına karşı geliştirilen, kendine özgü anlatım tekniklerine, yazınsallığa ağırlık veren, öznelliğe dayanan ürünler ortaya koyan  bir roman akımı.

yıllık: yılda bir çıkarılan ve bir yılın olaylarını kapsayan kitapların genel adı.eş.salname.belirli bir alana ya da konuya ayrılmış sinema yıllığı, edebiyat yıllığı gibi yapıtların yanı sıra bütün bir yılı çeşitli yönleriyle yansıtmayı amaçlayan yapıtlar da çıkarılmaktadır.

zeyl: divan edebiyatında bir yapıtı tamamlamak için yazılan bölüme ya da yapıta verilen ad.zeyl, bir yapıtın yazarınca yazılabileceği gibi, başka bir yazar tarafından da yazılabilirdi. özellikle islami bilimlerde yazılan zeyller başlıbaşına bir yapıt niteliği taşır.

(http://www.turkceciler.com/terimler/edebiyat_terimleri.html)aldım.

(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.





TÜRKÇE-DİLBİL.DERS NOT.(1)

10 02 2010

TÜRKÇE-DİLBİLGİSİ DERS NOTLARI

Harf:Seslerin yazıdaki işaretlerine harf denir.

Alfabe:Bir dilin sesleri olan bütün harflerin belli bir sıra ile dizilmiş haline denir.Latin kökenli yeni Türk alfabesi,1 Kasım 1928 tarihinde kabul edilmiştir.Alfabemizde sekizi ünlü,yirmi biri ünsüz olmak üzere 29 harf vardır.

Ünlü(Sesli) Harfler:Tek başına seslendirilebilen harflerdir: a-e-ı-i-o-ö-u-ü

Ünlü Harflerin Özellikleri:

1.Ağzımızdan hiçbir engele uğramadan çıkarlar.

2.Tek başlarına okunabilirler: a-e-ı-i-o-ö-u-ü

3.Türkçe sözcüklerde iki ünlü harf yan yana gelmez:Saat,şair,şiir,dua……

4.Tek başlarına hece oluşturabilirler: Ali-odun-üzüm…..

5.Her hecede mutlaka bir ünlü harf bulunur: Ak  ak  çe  ka ra  gün  i  çin  dir.

Ünsüz(Sessiz) Harfler:Ses yolundan diş,dudak gibi bir engele uğrayarak

çıkarlar.21 tanedir:

b-ç-d-f-g-ğ-h-j-k-l-m-n-p-r-s-ş-t-v-y-z

Ünsüz Harflerin Özellikleri:

1.Türkçe sözcüklerin başında farklı dahi olsa iki ünsüz harf yan yana bulunamaz.:Spor,star,profesör…..

2.Türkçe sözcüklerin kökünde aynı ünsüzler yan yana bulunamaz:Millet,hürriyet.şiddet…..

Hece ve Özellikleri:Ağzımızın bir hareketiyle çıkan ses veya ses topluluklarına hece denir.Türkçemizde altı çeşit hece vardır.

Ali Osman ilk Türk” cümlesinde hece çeşitlerinin tümü vardır:

1.A→Bir ünlüden oluşanlar

2.li→Bir ünsüz,bir ünlüden oluşanlar

3.Os→Bir ünlü,bir ünsüzden oluşanlar

4.man→Bir ünsüz,bir ünlü,bir ünsüzden oluşanlar

5.ilk→Bir ünlü,iki ünsüzden oluşanlar

6.Türk→Bir ünsüz,bir ünlü,iki ünsüzden oluşanlar    

Kurallı Birleşik Fiiller

En az iki kelimenin belli bir kurala göre birleşmesiyle oluşan birleşik fiillerdir. Dilimizde çok değişik  kurallı birleşik fiil vardır. Bunların en yaygın olarak kullanılanları dört çeşittir.

1) Tezlik Fiili: Fiil kök ve gövdelerine –ı, -i, -u, -ü ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “vermek” fiiliyle birleştirilir. Tezlik fiilleri daima bitişik yazılır. Geliver-, yapıver-, okuyuver-, seçiver…

Tezlik fiillerinde genellikle “çabukluk, beklenmezlik, kolaylık, önem vermeme” anlamları görülür.

Gazeteyi yere atıverdi. (Önem vermeme)

Fiil Tabanı               -(i) ver (mek)

Bak              (ı)ver-

Tezlik fiilinin olumsuzu iki şekilde yapılır: Geliver…gelmeyiver  veya  Geliverme

2) Yeterlilik Fiili : Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “bilmek” fiiliyle birleştirilir. Bu fiillerde bir işin yapılmasına gücün yetmesi, işi başarma anlamları vardır. Daima bitişik yazılır.  Yapabil-, gezebil-, okuyabil-…

Yeterlilik fiillerinde genellikle olasılık anlamı görülür. Bu nedenle yeterlilik fiillerinin bulunduğu cümlelerde olasılık zarflarının kullanılması dil yanlışlığına yol açar.

Belki yarın köye dönerim. (Doğru)

Yarın köye gidebilirim. (Doğru)

Belki yarın köye gidebilirim. (Yanlış)

Dikkat!Yeterlilik fiilinin olumsuzu üç şekilde yapılır: Alabilirim… (Alamam) (Almayabilirim) (Alamayabilirim) Birincide kesinlik, ikincide kişinin kendisine bağlı olumsuzluk, üçüncüde ise kişinin elinde olmayan nedenlerden doğan olumsuzluk söz konusudur.

3) Sürerlilik Fiili : İki şekilde yapılır.

Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “durmak, kalmak, gelmek” fiilleriyle birleştirilir. Bu tür sürerlilik fiilleri daima bitişik yazılır. Uyuyakal-, gidedur-, süregel-…

Fiil kök veya gövdelerine –ıp, -ip, -up, -üp ekleri getirilir. Bu kelimelerden sonra “durmak, kalmak, gelmek” fiilleri kullanılır. Bu tür sürerlilik fiilleri ayrı yazılır. Konuşup dur-, gidip dur-, donup kal-, sürüp gel-…

Bu fiillerde, işin belli bir süre devam ettiği anlamı vardır. Sürerlilik fiillerinin olumsuzu yoktur.

4) Yaklaşma Fiili: Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime, “yazmak” fiiliyle birleştirilir. Yaklaşma fiilleri bitişik yazılır. Düşeyaz-, öleyaz-…

Bu fiillerde “olmadı ama az daha olacaktı, az kalsın oluyordu” anlamları vardır. Yaklaşma fiillerinin anlamı olumsuzdur. Bu nedenle yaklaşma fiilleri ayrıca olumsuz yapılamaz. Yani bu fiillerin görünümü olumlu, anlamı olumsuzdur.

NOT : Türkçe’de en çok kullanılan kurallı birleşik fiiller bunlardır. Bunlar iki fiilden oluşmuştur. Ayrıca bir fiilimsi, bir fiilden (ağlayacağı tut-, göresi gel-..) ; bir fiil , bir yardımcı fiilden  oluşan (hazırlanmış ol-, gider ol-, söyleyecek ol-…) kurallı birleşik fiiller de vardır.

Öğrenciler metinden birleşik yapılı fiillere örnekler bulacak. 

ZAMANLARINA GÖRE FİİLLER

Fiiller, zamanlarına göre iki ana grupta incelenir:

A.Basit Zamanlı Fiiller        B.Birleşik Zamanlı Fiiller

BASİT ZAMANLI FİİLLER: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirilmesiyle oluşur. Basit zamanlı fiillerde, kip ekinden sonra kişi ekleri getirilir:geldim,görüyorsun,gitmiş,çalışacağız,gülersiniz…

BİRLEŞİK ZAMANLI FİİLLER: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra  idi (-dı,-di, -du, -dü, -tı, -ti, -tu, -tü), -imiş (-mış, -miş, -muş, -müş), ise (-sa, -se) ek-fiilleri getirilerek oluşur. Bazı kaynaklarda birleşik zamanlı fiiller, “iki kip eki almış” fiil olarak da tanımlanır.

Birleşik zamanlı fiiller üçe ayrılır:

1-Hikâye (öyküleme) birleşik zaman: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra “idi” (-dı, -di, …) getirilerek oluşturulur. Gel-i-r-di, gel-i-yor-du-m…

2-Rivayet  birleşik zaman: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra “imiş” (-mış, -muş…) getirilerek oluşturulur. Gel-i-r-miş, gel-miş-miş…

3-Şart (Koşul) Birleşik Zaman: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra “ise” (-se, -sa) getirilerek oluşturulur:Gel-i-r-se, gel-miş-se-m…

1.“Kar tozuntusu arasından üç canavar gördüler.” cümlesinin yükleminin kökünü ve eklerini bulunuz.

2. “Kurt birdenbire geriledi.” cümlesinin yüklemini bularak nasıl oluşturulduğunu söyleyiniz.

3. “Fırtına vız geliyordu insanlara.” cümlesinin yüklemi nasıl oluşmuştur?

YAPILARINA GÖRE FİİLLER

Türkçe’de fiiller yapı bakımından üçe ayrılır:

  1. Basit fiil      2.Türemiş fiil       3.Birleşik fiil

1.BASİT FİİLLER: Herhangi bir yapım eki almamış, başka bir kelimeyle de birleşmemiş kök durumundaki fiillerdir. Kök, fiilin bölünemeyen en küçük anlamlı parçasıdır.

Sev-, ağla-, kaç-, sor-

Çekimli bir fiilin kip, kişi ve olumsuzluk ekleri atıldıktan sonra geriye kalan iş, oluş, hareket bildiren kısmı yapım eki almamış, yani başka bir kelimeden türememiş veya başka bir kelimeyle de birleşmemiş fiil basit yapılıdır.

Okuyacakmışsın ….Oku-y-acak-mış-sın (Kök-yardımcı ses-gelecek zam.eki-rivayet eki-2.tekil şahıs eki.)

2.TÜREMİŞ YAPILI FİİLLER: Fiil ya da isim köklerine yapım eki getirilerek türetilen fiillerdir. Göz-le-,gör-üş-,yaş-a-,giy-in…

NOT! Yansıma olan kelimelerle de fiil türetilebilir.( Çat-la-, fısıl-da-, hav-la-)

Örnek Soru: Hangi cümledeki yüklemin yapısı basittir? (1996 DPY)

A)     Yeni aldığı elbiseyi bugün giydi.

B)     Çocuk, yatağından hafifçe doğruldu.

C)     Seyahatten dönen kardeşini yokladı.

D)     Akşam olunca sokaklar tenhalaştı.

Cevap (A) : Giy-di   (Basit)

Örnek Soru : Aşağıdaki altı çizili kelimelerden hangisi isimden türemiş bir fiildir?

A)     Babam koca bir ayı avlamış.

B)     Bebeğe yedirdin mi mamasını?

C)     Bu kartları çok ucuza bastırdım.

D)     Alıştım artık, bana yapılanlara. 

E)     Cevap (A) : Av (isim)

“Bir kır faresi ile kent faresi arkadaş olmuşlar.” cümlesinin yüklemi ne tür sözcüklerden oluşmuştur?

BİRLEŞİK YAPILI FİİLLER : İki ya da daha fazla kelimenin bir araya gelerek oluşturdukları fiillerdir. Üç yolla yapılır:

Yardımcı fiille kurulan birleşik fiiller:       

Anlamca Kaynaşmış Birleşik Fiiller ( Deyim Hâlindeki Birleşik Fiiller) :

İnsan bir dostu satar da ondan daha değerli ne alabilir ki?” , “Dostluksa çok kolay aşınıveriyor?”, “Televizyon izlerken uyuyakaldım.” ve “Ayağım kayınca yolun tam ortasında düşeyazdım.” cümlelerinin yüklemlerini bularak anlamlarını açıklayınız.Bu fiiller hangi yapıda olabilir?

Kurallı Birleşik Fiiller : En az iki kelimenin belli bir kurala göre birleşmesiyle oluşan birleşik fiillerdir. Dilimizde çok değişik  kurallı birleşik fiil vardır. Bunların en yaygın olarak kullanılanları dört çeşittir.

1) Tezlik Fiili: Fiil kök ve gövdelerine –ı, -i, -u, -ü ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “vermek” fiiliyle birleştirilir. Tezlik fiilleri daima bitişik yazılır. Geliver-, yapıver-, okuyuver-, seçiver…

Tezlik fiillerinde genellikle “çabukluk, beklenmezlik, kolaylık, önem vermeme” anlamları görülür.

Gazeteyi yere atıverdi. (Önem vermeme)

Fiil Tabanı               -(i) ver (mek)

Bak              (ı)ver-

*Tezlik fiilinin olumsuzu iki şekilde yapılır: Geliver…gelmeyiver  veya  Geliverme

2) Yeterlilik Fiili : Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “bilmek” fiiliyle birleştirilir. Bu fiillerde bir işin yapılmasına gücün yetmesi, işi başarma anlamları vardır. Daima bitişik yazılır.  Yapabil-, gezebil-, okuyabil-…

Yeterlilik fiillerinde genellikle olasılık anlamı görülür. Bu nedenle yeterlilik fiillerinin bulunduğu cümlelerde olasılık zarflarının kullanılması dil yanlışlığına yol açar.

Belki yarın köye dönerim. (Doğru)

Yarın köye gidebilirim. (Doğru)

Belki yarın köye gidebilirim. (Yanlış)

Dikkat!Yeterlilik fiilinin olumsuzu üç şekilde yapılır: Alabilirim… (Alamam) (Almayabilirim) (Alamayabilirim) Birincide kesinlik, ikincide kişinin kendisine bağlı olumsuzluk, üçüncüde ise kişinin elinde olmayan nedenlerden doğan olumsuzluk söz konusudur.

3) Sürerlilik Fiili : İki şekilde yapılır.

1-Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “durmak, kalmak, gelmek” fiilleriyle birleştirilir. Bu tür sürerlilik fiilleri daima bitişik yazılır. Uyuyakal-, gidedur-, süregel-…

2-Fiil kök veya gövdelerine –ıp, -ip, -up, -üp ekleri getirilir. Bu kelimelerden sonra “durmak, kalmak, gelmek” fiilleri kullanılır. Bu tür sürerlilik fiilleri ayrı yazılır. Konuşup dur-, gidip dur-, donup kal-, sürüp gel-…

Bu fiillerde, işin belli bir süre devam ettiği anlamı vardır. Sürerlilik fiillerinin olumsuzu yoktur.

4) Yaklaşma Fiili: Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime, “yazmak” fiiliyle birleştirilir. Yaklaşma fiilleri bitişik yazılır. Düşeyaz-, öleyaz-…

Bu fiillerde “olmadı ama az daha olacaktı, az kalsın oluyordu” anlamları vardır. Yaklaşma fiillerinin anlamı olumsuzdur. Bu nedenle yaklaşma fiilleri ayrıca olumsuz yapılamaz. Yani bu fiillerin görünümü olumlu, anlamı olumsuzdur.

NOT : Türkçe’de en çok kullanılan kurallı birleşik fiiller bunlardır. Bunlar iki fiilden oluşmuştur. Ayrıca bir fiilimsi, bir fiilden (ağlayacağı tut-, göresi gel-..) ; bir fiil , bir yardımcı fiilden  oluşan (hazırlanmış ol-, gider ol-, söyleyecek ol-…) kurallı birleşik fiiller de vardır.

Öğrenciler metinden basit,türemiş ve birleşik yapılı fiillere örnekler bulacak.

Öğretmen tahtaya, “Demirkır Aygır koşuyordu.” , “Karşılarında üç korkusuz kurt duruyordu.” , “Ardından uzun uzun ulumalar duyuldu.” , “Romanda yaşlı bir atın yaşam mücadelesi anlatılmaktadır.” , “Aygır savaşa katılır katılmaz kurtlardan biri döngeri etti.” ve “Uzaklardan yine kurt ulamaları geliyordu ama atlar hiç oralı olmuyordu.” cümleleri tahtaya yazacak,bu cümlelerin yüklemleri kip ve yapı yönünden incelenecek

VURGU: Konuşurken veya bir parçayı okurken, bazı heceleri veya kelime gruplarını üstüne basarak söyleriz veya okuruz. Bu söyleyiş özelliğine VURGU denir. Vurgu anlam yönünden önemli heceleri ya sözcükleri öne çıkarmaya yarar. Türkçe’de iki çeşit vurgu vardır:

1)Kelimelerde Vurgu: Bir kelimede herhangi bir hecenin diğerlerine göre daha kuvvetli söylenmesidir. Kuvvetli söylenen hece olduğu halde bu olay kelimede meydana geldiği için kelime vurgusu olarak adlandırılır. Türkçe kelimelerde genellikle hafif bir vurgu vardır. Genelde kelimelerin son hecesinde görülür. Yalnız yer isimlerinde vurgu ilk veya orta hecededir: Ankara – İzmit – Tokat – Sakarya gibi.

Örnek: Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla.

Kelimelere ek eklendiğinde, vurgu son heceden bu eke geçer: Du – va – , du – va – ra, du – var – da...

Kelimelerde Vurgu Alan ve Almayan Ekler

Kelime türeten ekler vurgu alır. Gözlük, gözlükçü, Güzellik, kömür
İyelik ekleri vurguyu kendine çeker: Kitabım, kitabın, kita, kitabımız, kitabınız, kitapları
Soru eki olan “mi” vurgulu söylenmez. Bu kitap senin ki?

Türkçe kelimelerde vurgu genellikle son hecelerdedir. Kelime vurgusu ile ilgili önemli özellikler  şunlardır:

1-Tek heceli kelimelerde vurgu bulunmaz.

2-Vurgu genellikle son hecede bulunur.

3-Kelimeye bir ek getirilirse, son hecedeki vurgu eke geçer. Çünkü bu durumda son hece ek’tir. Örnek: Kitap …. kitapçı 

4-İki heceden oluşan yer adlarında vurgu genellikle birinci hecededir. Örnek : Konya

5-Pekiştirilmiş kelimelerin başına getirilen heceler vurguludur. Örnek: Masmavi

2)Cümlelerde Vurgu: Genellikle cümlelerde vurgu yüklem olan kelimenin üzerindedir. Ancak cümledeki kelimelerin anlam değeri birbirine eşit değildir. Üzerinde durulan kelime, yükleme yakın bir kelimedir.

Örnekler:
Ahmetler, yarın saat dörtte İzmir’e gidecekler.
Ahmetler, yarın sat dörtte İzmir’e uçakla gidecekler.
Ahmetler uçakla İzmir’e yarın saat dörtte gidecekler.
Yarın saat dörtte İzmir’e uçakla Ahmetler gidecekler.

TONLAMA: Cümlelerin söylenişi sırasında, sesimizi cümlelerin anlamına göre ayarlamaya TONLAMA denir.Sesli okurken,konuşurken ya da şarkı söylerken sesimizi zaman zaman alçaltır,yükseltiriz.Yerine göre sesimiz incelir,kalınlaşır;set ya da yumuşak çıkar.Bu yolla sese bir duygu değeri katarız.Konuşurken okurken gerektiği yerde tonlama yapmalıyız.

Cümlelerde Tonlama: Cümleleri yalnızca düzgün yazmak yeterli değildir. Okurken ve konuşurken cümleleri anlamlarına uygun biçimde söylemek, konuşmayı güzelleştirir. Okunan parçanın özelliğine göre vurgu kullanılır.

ZAMANLARINA GÖRE FİİLLER

Fiiller, zamanlarına göre iki ana grupta incelenir:

A.Basit Zamanlı Fiiller        B.Birleşik Zamanlı Fiiller

BASİT ZAMANLI FİİLLER: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirilmesiyle oluşur. Basit zamanlı fiillerde, kip ekinden sonra kişi ekleri getirilir. Türkçe’de basit zamanlı fiillerin tekil ve çoğul kişilere göre çekimlenişi tabloda gösterilmiştir.

 BİRLEŞİK ZAMANLI FİİLLER: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra  idi (-dı,-di, -du, -dü, -tı, -ti, -tu, -tü), -imiş (-mış, -miş, -muş, -müş), ise (-sa, -se) ek-fiilleri getirilerek oluşur. Bazı kaynaklarda birleşik zamanlı fiiller, “iki kip eki almış” fiil olarak da tanımlanır.

Birleşik zamanlı fiiller üçe ayrılır:

1-Hikâye (öyküleme) birleşik zaman: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra “idi” (-dı, -di, …) getirilerek oluşturulur. Gel-i-r-di, gel-i-yor-du-m…

2-Rivayet  birleşik zaman: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra “imiş” (-mış, -muş…) getirilerek oluşturulur. Gel-i-r-miş, gel-miş-miş…

3-Şart (Koşul) Birleşik Zaman: Fiil kök veya gövdelerine herhangi bir kip eki getirildikten sonra “ise” (-se, -sa) getirilerek oluşturulur:Gel-i-r-se, gel-miş-se-m…

BİRLEŞİK ZAMANLI ÇEKİMLER:Fiillerin basit zamanlı çekimleri sadece bir tek kip eki içerir. Hâlbuki dilimizde iki kip eki üst üste gelebilir. İşte çekimi iki kip ekiyle yapılmış olan bu fiillere birleşik zamanlı fiiller; çekimlerine de birleşik zamanlı çekimler denir. Birleşik zamanlı çekimlerde sonradan eklenen haber veya dilek ki ekleri asıl zamanı kendi üzerlerine alırlar. Yapılışı şöyledir:

Basit zamanlı çekimlerde, fiil + kip eki + şahıs eki (gel-di-k vb.);

birleşik zamanlı çekimlerde fiil + kip eki +  birleşik zaman eki + şahıs eki (gel-miş-ti-niz vb.) olur

Üçüncü çoğul şahıslarda genellikle fiil + kip eki + şahıs eki + birleşik zaman eki (gel-i-yor-lar-dı vb.) olur

Üç birleşik zaman vardır:

Hikâye birleşik zamanı                   “-di” ekiyle yapılır               ←idi

Rivayet birleşik zamanı                 “-miş” ekiyle yapılır             ←imiş

Şart birleşik zamanı                       “-se” ekiyle yapılır            ←ise

Aslında bu ekler ek-fiilin üç zamana göre çekimlenmesinden başka bir şey değildir. “idi, imiş, ise”, basit zamanlı çekimleri yaparken kullandığımız bilinen ve öğrenilen geçmiş zamanla şarta ait eklerin “imek” fiiline eklenmesiyle oluşmuştur. Daha sonra “i” düşer.

Bu birleşik zamanları oluşturan eklerin hangi asıl (basit) zamanlı çekimlere gelebileceği aşağıda gösterilmiştir:

1. Hikâye birleşik zamanı:Emir çekimi hariç bütün basit zamanlı çekimlerin hikâye birleşik zamanlı çekimleri vardır.

gel-di-y-di-m; gel-miş-ti-m; gel-i-yor-du-m; gel-i-r-di-m; gel-ecek-ti-m;

gel-se-y-di-m; gel-e-y-di-m; gel-meli-y-di-m; ——— 

Bu birleşik çekim, basit zamanla belirtilen işin bilinen geçmiş zamana ait olduğunu gösterir.

Tek kip ekiyle çekimlenmiş fiillerin sonuna “idi” ek-fiili getirilerek yapılır. “idi” ek-fiili de genellikle bitişik yazıldığı için “i” düşer ve “-dİ” hâlini alır.  

Tek kip ekiyle çekimlenmiş fiillerin sonuna “ise” ek-fiili getirilerek yapılır. “ise” ek-fiili de genellikle bitişik yazıldığı için “i” düşer ve “-se” hâlini alır.

İkinci görevi isim ve isim soylu sözcükleri yüklem yapmaktır.

Ek-fiiller genel olarak dört bölümde incelenir:

1.Ek-fiilin geniş zamanı

2.Ek-fiilin görülen geçmiş zamanı

3.Ek-fiilin duyulan geçmiş zamanı

4.Ek-fiilin şartı

 FİİLİMSİLER (EYLEMSİLER) :Fiil anlamı taşıyan;  ancak fiillerin özelliklerini tam olarak yansıtmayan ve cümlede isim soylu kelimeler gibi görev üstlenen kelimelere fiilimsi (eylemsi) denir. Bilindiği gibi Türkçe’de –(i)msi eki benzeyen anlamına gelir. Buna göre fiilimsi de “fiile benzeyen” demektir. Fiillerin üç temel özelliği vardır: Fiiller, iş hareket, oluş bildirir, mastar eklerini (-mek, -mak) alır, kip eklerini alır. Fiilimsiler ise mastar eklerini ve kip eklerini alamaz. Sadece iş, hareket, oluş bildirmesi bakımından fiile benzer.

Fiil      Fiilimsi

Gel-    Gelmek

Koş-   Koşan adam

Gül-    gülerek

Fiilimsiler üçe ayrılır:

  1. İsim-fiiller
  2. Sıfat-fiiller (Ortaç)
  3. Zarf-fiiller (Bağ-fiil, ulaç)

1.İsim-fiiller:Fiilin adı demektir. Fiil kök veya gövdelerine –mak, -mek, -ma, -me, -ış, -iş, -uş, -üş ekleri getirilerek oluşur. Yazmak, konuşmak, yemek, yazma, alış…  Konuşmak bir sanattır.

Olumsuzluk eki –ma, -me ile isim-fiil eki olan –ma, -me karıştırılmamalıdır. Bu hafta işe gitme. (Olumsuz fiil) / Tatile gitme hazırlıkları başladı. (İsim-fiil)

-mak, -mek, -ma, -me eklerini alan bazı kelimeler bir nesnenin adı olarak kullanılabilir. Ekmek, çakmak, yemek, tokmak, kıyma, sarma, kazma…

Bu yıl tarlaya buğday ekmek istiyorum. (isim-fiil)

Bakkaldan üç ekmek aldı.  (İsim)

-iş ekini alan bazı kelimeler isim-fiil, isim ve fiil görevinde kullanılabilir.

Yurda giriş işlemleri başladı. (İsim-fiil)

Binanın girişi çok berbattı. (İsim)

Hiç çekinmeden rakiplerine girişti. (Fiil)

2.Sıfat-Fiiler (Ortaç):Fiilin sıfat dönüştürülmüş şeklidir. Fiil kök veya gövdelerine –an, -en, -ası, -esi, -maz, -mez, -ar, -er, -ır, -ir, -ur, -ür, -dık, -dik, -duk, -dük, -tık, -tik, -tuk, -tük, -acak, -ecek, -mış, -miş, -muş, -müş ekleri getirilerek yapılır. Sıfatların her zaman bir ismi nitelediği gibi sıfat-fiiller de genellikle bir ismi niteler. Tanıdık kişi, okumuş adam, çıkmaz sokak….

Sıfat-fiil ekini alan fiiller, bazen isim göreviyle kullanılır. Bayrama katılan öğrencilere izin verildi.  (Sıfat-fiil)   / Bayrama katılanlara izin verildi. (İsim) (Sıfat-fiiller çekim eki alarak isimleşir.)

Sıfat-fiil ekleriyle kip ekleri karıştırılmamalıdırGörünmez kaza  (Sıfat-fiil)  / Buradan bizim ev görünmez. (Fiil)

Sıfat-fiil eklerinin olumsuzları da yaygın olarak kullanılır. Görmemiş adam, olmayacak iş

-dık, -acak sıfat –fiil ekleri, ünlü ile başlayan ekleri aldığında yumuşama olayı meydana gelir. Babamın tanıdığı kişiler geldi.

3.Zarf-fiiller (Bağ-fiil, ulaç) :Fiillerin durumunu, zamanını, şeklini bildiren fiilimsilerdir. Fiil kök veya gövdelerine “-ıp, -ip, -up, -üp, -arak, -erek, -ken, -a, -e, -maden, -madan, -alı, -eli, -ınca, -ince, -maksızın, -meksizin, -casına, -alı, -eli, -ınca, -ince, -unca, -ünce, -dıkça, -dikçe, -dukça, -dükçe, -dığında, -düğünde, -mez” ekleri getirilerek yapılır.  Zarf-fiiller çoğunlukla bağlama göreviyle kullanıldığı için bir adı da bağ-fiildir.

Koşa koşa geldi.

Çocuk ağladıkça açıldı.

Öğretmen dersi anlatıp çıktı.

Zarf-fiiller çekim eki almaz (Diğer fiilimsilerden farklı)

NOT : Fiil ve fiilimsilerde olumsuzluk –me, -ma ekleriyle sağlanır. Geniş zamanın olumsuzu –maz, -mez ekleriyle yapılır. Gel-me, gel-mez

ÖRNEK SORU: Fiil kök ya da gövdelerinden türeyen, tamlayıcı cümlecik kuran, çekimi olmayan kelime çeşitlerinin ortak adı nedir? (1985 FL)

a) İsim-fiil      b) Sıfat-fiil     c) Bağ-fiil      d) Fiilimsi

ÖRNEK SORU: Aşağıdaki cümlelerin hangisinde sıfat-fiil yoktur? (1996 FL/AÖL)

a)     Günlerce düşünüp çalışarak bir program yaptık.

b)     Yapılacak işleri öncelik sırasına göre dizdik.

c)     Bulunduğumuz çevreyi ayrıntılarıyla tanıdık.

d)     Bu arada bizi üzen olaylar oldu.

BİRLEŞİK YAPILI FİİLLER : İki ya da daha fazla kelimenin bir araya gelerek oluşturdukları fiillerdir. Üç yolla yapılır:

A-Yardımcı fiille kurulan birleşik fiiller:       

Yardım      et-

Başarılı      ol-

Not: Ol-  yardımcı fiili tek başına da fiil olarak kullanılabilir. Ben hep sizin yanınızda olacağım.

DİKKAT!Yardımcı fiille oluşturulan birleşik fiillerde ses düşmesi veya ses türemesi oluşuyorsa fiil bitişik yazılmalıdır. Eğer ünlü düşmesi veya ünsüz türemesi olmuyorsa ayrı yazılır.

Sabır-et-     sabret-  (Ses düşmesi)

Af-et-         af-f-et- (Ses türemesi)

Terk et-,Namaz kıl-,Hasta ol-

B-Anlamca Kaynaşmış Birleşik Fiiller ( Deyim Halindeki Birleşik Fiiller) :

Kelimelerin gerçek anlamlarından sıyrılmasıyla yani mecaz anlamda kullanılmasıyla oluşan birleşik fiillerdir. –mek. –mak mastar ekinin alabilen deyimler bu gruba girer.  Veya ; isim soylu kelime ya da kelimelerle bir fiilin bir araya gelmesiyle oluşur. Memleketim gözümde tütüyor ! Başka nereye başvurdunuz? Çok eziyet çekmiş.

(Göz gezdir-, kafa patlat-, kapı dinle-, kulak asma-, akıl ver-…)

Öğrenciler  birleşik yapılı fiillere örnekler bulacak

YAPILARINA GÖRE İSİMLER:

1)Basit yapılı isimler:Herhangi bir yapım eki almamış başka bir sözcükle de birleşmemiş,kök durumundaki isimler basit yapılıdır:

Çocuk,aile,kalem,ağaç,insan,bahçe,kitap,genç,balık,gölge…

Çekim ekleri,sözcüğün yapısını değiştirmez.Örneğin ev sözcüğüne isim çekim eklerini getirelim ve yapısının değişip değişmeyeceğine bakalım.

Hâl Ekleri:ev-i,ev-e,ev-de,ev-den→Ev değişti mi?Ev gene aynı ev.

İyelik ekleri:ev-im,ev-in,ev-i,ev-imiz,ev-iniz,ev-leri→Ev hâlâ aynı ev.

Çoğul Eki:ev-ler→Sadece sayısı arttı ama ev gene aynı ev.

Tamlama Ekleri:   Tamlayan eki       Tamlanan eki

                            ev-in                  kira-sı

                                  o-nun                 ev-i

Gördüğünüz gibi bu ekler evin ne şeklini değiştirdi ne de anlamını,yani evle ilgili yeni bir şey türetemediler.Çünkü bu ekler yapım eki değil çekim ekidir.

Soru:Şu isimlerden hangisinin yapısı basittir?Niye?    →   değirmenci,gemiler,gezgin,sözlü

-“Bu kadar çok su ve suyun çeşitli biçimleri bir arada olsun,bu kadar çok buz,bulut bulunsun olacak şey değildi doğrusu.” cümlesindeki basit isimleri söyleyiniz.

2)Türemiş Yapılı İsimler:İsim veya fiil köklerine yapım ekleri getirilerek oluşturulmuş isimler türemiş yapılıdır.         ev         evli         evlilik

*Ev bu sefer değişti mi?Değişti.Çünkü ev sözcüğüne getirilen ekler yapım eki.   

Türemiş sözcükler türedikleri kökle anlam bakımından bir ilgi taşırlar;fakat sözcük tamamen farklı kavram ve nesneleri ifade eder:

göz    →    gözlük    →     gözlükçü   →    gözlükçülük

a) İsimden Türemiş İsimler:

-lık:kitap -lık  →kitaplık ,gençlik,insanlık,sözlük,gözlük,tuzluk,yolluk,taşlık,kiralık,yazlık…

li:evli,sulu,tuzlu,şekerli,tatlı,sözlü,canlı,acılı,saygılı,Çorumlu,canlı,gönüllü…

-siz:susuz,gönülsüz,cansız,saygısız,terbiyesiz,tatsız…

-ce:İngilizce,Türkçe,akıllıca,çocukça,karaca,bolca,insanca…

-cı:halıcı,balıkçı,kebapçı,kitapçı,yolcu,popçu,kazıkçı…

-daş:vatandaş,meslektaş,yurttaş,sesteş…

Soru:Hangisinin kökü fiildir?       temizlik,beyazlık,sessizlik,bilgi

b)Fiilden Türemiş İsimler:

-gi: bil(mek)gi bilgi  ,vergi,saygı,sergi,çalgı,sevgi,görgü,etki,bitki,askı,baskı,coşku…

-im:bilim,seçim,ölüm,geçim,sayım,verim,doğum…

-gun: soygun,vurgun,bilgin,bozgun,azgın,üzgün,bitkin,seçkin,etkin…

-uk: bozuk,atık,açık,kırık,artık,sapık…

-ı: yazı,ölü,dizi,artı,kazı,takı…

-mak,-ma,-iş:kaçmak,kaçma,kaçış…

 Soru:Hangisinin kökü isimdir?       yağış,öğrenci,gözcü,olgun

 Soru:Hangisinin yapı bakımından “sevgi” sözcüğüne benzer?      saksı,toprak,araba,yolcu

c)Yansımalardan türemiş isimler:hışır→hışır,çat →çatırtı, gür →gürültü,gıcır

→gıcırtı, pat →patlak…. 

-Metinden türemiş isimlere örnekler bulunuz.

3)Birleşik Yapılı İsimler:Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri de sözcük birleştirilmesidir.Yeni bir kavramı karşılamak için birden çok sözcüğün birleştirilmesiyle ya da bir araya getirilmesiyle oluşturulan isimlere birleşik isim denir.Öyküde geçen gökyüzü,kara yel,pılı pırtı,koca yemiş isimleri birleşik isimdir.Birleşik adlar bitişik ya da ayrı yazılabilir.Birleşik isimler birkaç yolla yapılabilir:

1.İsim tamlaması şeklinde birleşik isimler:Keçiboynuzu,kuşburnu,hanımeli,kargaburnu…

Bazı birleşik isimler ayrı yazılır:Köpek balığı,ton balığı,Ankara keçisi,uğur böceği,yatak odası,cep telefonu,meyve suyu,İnegöl köftesi,Antep fıstığı,kara yolu,yayın evi,sağlık ocağı,hafta sonu,kaşar peyniri,gök kuşağı,şeker pancarı….

2.Sıfat tamlaması şeklinde birleşik isimler:

 Karagöz,Uludağ,boşboğaz,alabalık,Kocatepe,Eskişehir,Akdeniz,eşkenar,sıradağ,sivrisinek

Bazı sıfat tamlaması şeklinde birleşik isimler ayrı yazılır:Açık oturum,uçan daire,ön yargı,aç göz,alt yapı…

3.Bir isimle bir fiilden oluşan birleşik isimler:Ateşkes,barışsever,mirasyedi,imambayıldı…

4.Bir isimle bir fiilimsiden oluşan birleşik isimler:Oyunbozan,dalgakıran…

5.İki fiilin bir araya gelmesiyle oluşan birleşik isimler:Çekyat,gelgit,biçerdöver,oldubitti…

YAPILARINA GÖRE FİİLLER

Türkçe’de fiiller yapı bakımından üçe ayrılır:

1-Basit fiil      2.Türemiş fiil       3.Birleşik fiil

1.BASİT FİİLLER: Herhangi bir yapım eki almamış, başka bir kelimeyle de birleşmemiş kök durumundaki fiillerdir. Kök, fiilin bölünemeyen en küçük anlamlı parçasıdır.

Sev-, ağla-, kaç-, sor-

Çekimli bir fiilin kip, kişi ve olumsuzluk ekleri atıldıktan sonra geriye kalan iş, oluş, hareket bildiren kısmı yapım eki almamış, yani başka bir kelimeden türememiş veya başka bir kelimeyle de birleşmemiş fiil basit yapılıdır.

Okuyacakmışsın ….Oku-y-acak-mış-sın (Kök-yardımcı ses-gelecek zam.eki-rivayet eki-2.tekil şahıs eki.)

2.TÜREMİŞ YAPILI FİİLLER: Fiil ya da isim köklerine yapım eki getirilerek türetilen fiillerdir. Göz-le-,gör-üş-,yaş-a-,giy-in…

NOT! Yansıma olan kelimelerle de fiil türetilebilir.( Çat-la-, fısıl-da-, hav-la-)

Örnek Soru: Hangi cümledeki yüklemin yapısı basittir? (1996 DPY)

E)     Yeni aldığı elbiseyi bugün giydi.

F)     Çocuk, yatağından hafifçe doğruldu.

G)     Seyahatten dönen kardeşini yokladı.

H)     Akşam olunca sokaklar tenhalaştı.

Cevap (A) : Giy-di   (Basit)

Örnek Soru : Aşağıdaki altı çizili kelimelerden hangisi isimden türemiş bir fiildir?

F)     Babam koca bir ayı avlamış.

G)     Bebeğe yedirdin mi mamasını?

H)     Bu kartları çok ucuza bastırdım.

İ)       Alıştım artık, bana yapılanlara. 

Cevap (A) : Av (isim)

“Bir kır faresi ile kent faresi arkadaş olmuşlar.” cümlesinin yüklemi ne tür sözcüklerden oluşmuştur?

BİRLEŞİK YAPILI FİİLLER : İki ya da daha fazla kelimenin bir araya gelerek oluşturdukları fiillerdir. Üç yolla yapılır:

Yardım      et-

Başarılı      ol-

Not: Ol-  yardımcı fiili tek başına da fiil olarak kullanılabilir. Ben hep sizin yanınızda olacağım.

Örnek Soru: “Olmak” fiili aşağıdaki cümlelerin hangisinde yardımcı fiil olarak kullanılmıştır? (1996 – FL / AÖL)

Gideli iki yıl oluyor.  (Zarf Tümleci)

Her şeyden önce insan olmalı.  (Yüklem)

Evimizin bir de bahçesi olmalı. (Özne)

Bu yaz ekinler erken oldu.  (Zarf Tümleci)

DİKKAT!Yardımcı fiille oluşturulan birleşik fiillerde ses düşmesi veya ses türemesi oluşuyorsa fiil bitişik yazılmalıdır. Eğer ünlü düşmesi veya ünsüz türemesi olmuyorsa ayrı yazılır.

Sabır-et-     sabret-  (Ses düşmesi)

Af-et-         af-f-et- (Ses türemesi)

Terk et-,Namaz kıl-,Hasta ol-

Örnek Soru: Hangi cümlede birleşik fiil yoktur? (1993 EML)

Bahçede çalışan komşumuza yardım edelim.

İnsanları fikirlerinden dolayı küçümsemeyin.

Sabahtan beri içimde bir  eziklik hissediyorum.

Dayıma, sabah erkenden telefon ettim.

Anlamca Kaynaşmış Birleşik Fiiller ( Deyim Halindeki Birleşik Fiiller) :

Kelimelerin gerçek anlamlarından sıyrılmasıyla yani mecaz anlamda kullanılmasıyla oluşan birleşik fiillerdir. –mek. –mak mastar ekinin alabilen deyimler bu gruba girer.  Veya ; isim soylu kelime ya da kelimelerle bir fiilin bir araya gelmesiyle oluşur. Memleketim gözümde tütüyor ! Başka nereye başvurdunuz? Çok eziyet çekmiş.

(Göz gezdir-, kafa patlat-, kapı dinle-, kulak asma-, akıl ver-…)

Kurallı Birleşik Fiiller

En az iki kelimenin belli bir kurala göre birleşmesiyle oluşan birleşik fiillerdir. Dilimizde çok değişik  kurallı birleşik fiil vardır. Bunların en yaygın olarak kullanılanları dört çeşittir.

1) Tezlik Fiili: Fiil kök ve gövdelerine –ı, -i, -u, -ü ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “vermek” fiiliyle birleştirilir. Tezlik fiilleri daima bitişik yazılır. Geliver-, yapıver-, okuyuver-, seçiver…

Tezlik fiillerinde genellikle “çabukluk, beklenmezlik, kolaylık, önem vermeme” anlamları görülür.

Gazeteyi yere atıverdi. (Önem vermeme)

Tezlik fiilinin olumsuzu iki şekilde yapılır: Geliver…gelmeyiver  veya  Geliverme

2) Yeterlilik Fiili : Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “bilmek” fiiliyle birleştirilir. Bu fiillerde bir işin yapılmasına gücün yetmesi, işi başarma anlamları vardır. Daima bitişik yazılır.  Yapabil-, gezebil-, okuyabil-…

Yeterlilik fiillerinde genellikle olasılık anlamı görülür. Bu nedenle yeterlilik fiillerinin bulunduğu cümlelerde olasılık zarflarının kullanılması dil yanlışlığına yol açar.

Belki yarın köye dönerim. (Doğru)

Yarın köye gidebilirim. (Doğru)

Belki yarın köye gidebilirim. (Yanlış)

Dikkat!Yeterlilik fiilinin olumsuzu üç şekilde yapılır: Alabilirim… (Alamam) (Almayabilirim) (Alamayabilirim) Birincide kesinlik, ikincide kişinin kendisine bağlı olumsuzluk, üçüncüde ise kişinin elinde olmayan nedenlerden doğan olumsuzluk söz konusudur.

3) Sürerlilik Fiili : İki şekilde yapılır.

Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime “durmak, kalmak, gelmek” fiilleriyle birleştirilir. Bu tür sürerlilik fiilleri daima bitişik yazılır. Uyuyakal-, gidedur-, süregel-…

Fiil kök veya gövdelerine –ıp, -ip, -up, -üp ekleri getirilir. Bu kelimelerden sonra “durmak, kalmak, gelmek” fiilleri kullanılır. Bu tür sürerlilik fiilleri ayrı yazılır. Konuşup dur-, gidip dur-, donup kal-, sürüp gel-…

     Bu fiillerde, işin belli bir süre devam ettiği anlamı vardır. Sürerlilik fiillerinin olumsuzu yoktur.

4) Yaklaşma Fiili: Fiil kök veya gövdelerine –a, -e ekleri getirilir. Ortaya çıkan kelime, “yazmak” fiiliyle birleştirilir. Yaklaşma fiilleri bitişik yazılır. Düşeyaz-, öleyaz-…

Bu fiillerde “olmadı ama az daha olacaktı, az kalsın oluyordu” anlamları vardır. Yaklaşma fiillerinin anlamı olumsuzdur. Bu nedenle yaklaşma fiilleri ayrıca olumsuz yapılamaz. Yani bu fiillerin görünümü olumlu, anlamı olumsuzdur.

NOT : Türkçe’de en çok kullanılan kurallı birleşik fiiller bunlardır. Bunlar iki fiilden oluşmuştur. Ayrıca bir fiilimsi, bir fiilden (ağlayacağı tut-, göresi gel-..) ; bir fiil , bir yardımcı fiilden  oluşan (hazırlanmış ol-, gider ol-, söyleyecek ol-…) kurallı birleşik fiiller de vardır.

Öğrenciler metinden basit,türemiş ve birleşik yapılı fiillere örnekler bulacak.

Öğretmen tahtaya, “Demirkır Aygır koşuyordu.” , “Karşılarında üç korkusuz kurt duruyordu.” , “Ardından uzun uzun ulumalar duyuldu.” , “Romanda yaşlı bir atın yaşam mücadelesi anlatılmaktadır.” , “Aygır savaşa katılır katılmaz kurtlardan biri döngeri etti.” ve “Uzaklardan yine kurt ulamaları geliyordu ama atlar hiç oralı olmuyordu.” cümleleri tahtaya yazacak,bu cümlelerin yüklemleri kip ve yapı yönünden incelenecek.                                                       

İSTİKLAL MARŞI

celâl:Hiddet,öfke.

hilâl :Ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi.

engin :1.Ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş.2.Denizin karadan uzakta bulunan kısmı.

Garp:Batı,batı medeniyeti.

âfâk :Ufuklar.

serhat :Hudut,sınır.

Huda:Hakk:Allâh.

şüheda :Şehitler.

cüdâ :Ayrı,ayrı kalma.

nâmahrem :Yabancı.

şahâdet :Şahitlik.

ebedi :Sonsuz.

cerîha :Yara.

naaş :Ceset.

arş :Göğün en son katı.

ruh-ı mücerret :Yalın ruh.

izmihlâl :Yok olma.

 *Şiirin bütününde ele alınan temel duyguya ana duygu (tema) denir.İstiklâl Marşı’nın teması bağımsızlık,bağımsız olma isteğidir.
*İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Âkif Ersoy,bestecisi Osman Zeki Üngör’dür.İstiklâl Marşı,Türk milletinin millî marşıdır ve bağımsızlığımızın sembolüdür.İstiklâl Marşı 12 Mart 1921 tarihinde TBMM’de kabul edilmiştir.

Birinci dörtlükte bahis konusu olan “al sancak”tır. Al sancak, Türk milletinin sembolüdür. Burada şair, fikrini anlatırken onun uyandırdığı hayal ve çağrışımlardan da faydalanmıştır. Türk bayrağının al rengi şairde bir alev intibaı uyandırmıştır. Bu alev “sönmez” Zira onun çıktığı kaynak her Türk ailesinin evinde yanan ocaktır. Yurdun üstünde tüten en son ocak kaldıkça, bu bayrağın alevi bu şafaklarda dalgalanacaktır. Akif, bu benzetmeyle “bayrak” ile “millet” arasındaki bağlantıyı sanatkârane bir şekilde ifade etmiştir.

Türk bayrağında dikkati çeken ikinci sembol yıldızdır. İkinci dizede şair, bu yıldız ile gökteki yıldızı birleştirir. Gökteki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi, “Türk milletinin yıldızı” olan al bayrağın yıldızına da kimse el süremez. Yıldız kelimesi, aynı zamanda kader, talih manalarına da gelir, Akif’in bu hayallerle belirtmek istediği, Türk milletinin ölmezliği fikridir. O, ordu ve millete “Korkma!” derken böyle bir inançtı dayanır.

İkinci dörtlükte Türk bayrağının üçüncü sembolü olan “hilâl” den hareket edilmiştir. Hilâl kelimesi eski Türk edebiyatında sevgiliye benzetilir. Türk bayrağındaki ay (sevgili) tehlikeler içinde bulunduğu ve kendisini sevenlerden fedakârlık beklediği için. kaslarını çatmıştır. Eski Türk edebiyatında sevgilinin kaşı umumiyetle aya benzetilir. Şair burada, vatanın timsali olan sevgiliye (hilâle) gülmesi için yalvarır. Bu millet, onun uğruna on binlerce şehit vermiştir. Yoksa o dökülen kanlarını helâl etmez.

“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”mısrasında “Hak” kelimesi iki manada kullanılmıştır. Birinci manaya göre Hak, Tanrı manasına gelir. Müslüman olan Türkler ona taparlar. Hak kelimesinin öteki manası hak-hukuk deyiminde görüldüğü üzere, adalet ile ilgilidir. Hak aynı zamanda yapılan bir iş, fedakârlık veya durum karşılığı alınması gereken paydır. Akif bu beyitte İstiklâl kavramı ile Hak (Tanrı ve adalet) kavramı arasında münasebet kurmaktadır. İslâmiyetin en mühim yönlerinden biri, adalete üstün bir değer vermesidir. Hak kelimesinin iki veya üç mana kazanmasının sebebi budur. Milletler yüksek kıymetlere inandıkları ve bağlı bulundukları takdirde istiklâle hak kazanırlar. Bahis konusu mısra böyle bir inanca dayanıyor.

Üçüncü kıt’ada “hürriyet” kavramı bahis konusudur. Burada şair “ben” kelimesini kullanmakla beraber, kastedilen Türk milletidir. Şair, burada Türk mîlletini konuşturmaktadır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamış ve hür yaşamaya alışmıştır. Ona zincir vurulamaz. Böyle bir şey yapılmaya kalkıldığı takdirde, o, sel gibi taşarak, bendini çiğner ve aşar. Anadolu Türk devleti gerçekten de 1071 Malazgirt Zaferi’nden bugüne kadar daima hür ve müstakil olmuştur. Hür yaşamak, Türk devlet ve milletinin varlığı ile birdir. Ondan mahrum kalmak bundan dolayı ona ağır gelir, onu çıldırtır. Bu parçada millî bir değere bağlı olan millî iradenin gücü, tabiattan alınan benzetmelerle ifade olunmuştur. Hürriyetin başlıca özelliği sınır tanımamaktır. Yahya Kemal de, Açık Deniz şiirinde Türk milletinin hür yaşama iradesini coşkun deniz sembolü ile anlatır.

Dördüncü kıt’ada savaşan iki taraf, Türk milleti ile düşmanlar mukayese edilmiştir. Garp (Batı) maddî silâhlarının üstünlüğüne güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanların bu maddî üstünlüklerine karşı, Türklerin hiçbir şey ile sarsılmayan “iman”ları vardır, îman, insanın taşıdığı manevî inançların bütünüdür. İnsanı üstün kılan maddî gücü değil, îmanıdır. Zira îman olmazsa maddî güç, başarı kazanamaz. Manevî değerlere dayanmayan maddî güç, insanî bir değer taşımaz.

Şair, hiçbir hakkı olmadığı hâlde başka milletlere saldıran sözde medenî Batı’yı “tek dişi kalmış canavar”a benzetiyor. “Tek dişi kalmış” demesinin sebebi, onun dehşet verici gözükmesine rağmen, eski gücünü kaybetmiş olmasıdır. Burada bütün vahşîliğine rağmen, kendisini “medenî” diye tanıtan Batı ile bir alay da vardır. Devletler sadece maddî güçleriyle üstün gelmezler. Tarihî olaylar bunu göstermiştir. Sömürgeci Batı’ya karşı, başta Türkler olmak üzere ezilen bütün milletler isyan etmiştir ve Batı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra üstünlüğünü kaybetmiştir. Bu bakımdan Mehmet Akif’in onu “tek dişi kalmış bir canavar”a benzetmesi yerindedir.

Bu parçada “ulusun…” kelimesi bazıları tarafından yanlış olarak “ulu” (büyük) kelimesiyle karıştırılmaktadır. Burada “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, bırak, varsın ulusun, onda artık korkulacak bir taraf kalmamıştır” demek istemiştir.

Beşinci kıt’ada düşmanla savaşan askere hitap ediliyor. Ordu dayanırsa zafer muhakkaktır. Bu parçada geleceğe büyük bir inançla bakılmaktadır. Tanrı, Türklere (Müslüman) ebedî bir hayat vadetmiştir. İstiklâl Savaşı’nın kazanılmasında dinî inancın büyük rolü olmuştur. Bunu o devre ait pek çok vesikadan anlamak mümkündür. Akif, burada Türk milletinin inancını dile getirmektedir. Akif‘in kendisi de vatanına çok bağlı bir Müslümandı. İslâmiyet, iyimser bîr dindir. Ona iman edenler ebedî bir hayata kavuşurlar.

Altıncı kıt’ada “vatan” bahis konusudur. Dış görünüşü bakımından vatan bir “toprak” parçasıdır. Fakat bu toprak parçası, milletin tarih ve hayatına sımsıkı bağlıdır. Onu kutsal kılan maddî yönü değil, millet ve tarih ile olan münasebetidir. Bu vatan, binlerce şehit tarafından kazanılmış ve korunmuştur. Bundan dolayı, ona bakarken toprağı değil, ona gömülü olan şehitleri görmelidir. Dünyada hiçbir şey vatan kadar kutsal ve değerli değildir.

Yedinci kıt’ada yine “vatan” kavramı bahis konusudur. Burada da vatan ile şehitler (şühedâ) arasındaki münasebet üzerinde durulmuş, son beyitte vatana bağlılık duygusu başka bir şekilde anlatılmıştır. Bir insan için en büyük yoksulluk, vatanından uzak (cüda) kalmaktır. İnsan kendi canını veya sevgilisini kaybederse, vatan ve milletin var olacağı düşüncesiyle teselli bulur. Vatanını kaybederse, milletinin varlığı da tehlikeye düşer.Burada vatanın can ve canandan (sevgiliden) da üstün bir değer taşıdığı inancı vardır. İnsan, böyle bir inanca sahip olmazsa vatanı için ölümü göze alamaz.

Sekizinci ve dokuzuncu kıt’alar birbirine bağlıdır. Burada “din” bahis konusudur. Akif’in bir Müslüman olarak Tanrı’dan istediği en büyük şey mabedine yabancıların el dokundurmaması ve dinin temeli olan kıymetlere şahadet eden ezanların yurdun üzerinde ebedî olarak işitilmesidir.”Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli” mısraında “şahadet” kelimesi şahitlik manasına geldiği gibi ezanda geçen “Eşhedü en lâilâhe illallah, Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” cümlelerine de tekabül eder. Bunlardan birincisi “Şüphesiz bilirim, bildiririm, Allah’tan başka tapacak yoktur”, ikincisi “Şüphesiz bilirim, bildiririm, Muhammed Allah’ın elçisidir” manalarına gelir. Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için “Kelimeişahadet” denilen bu cümleleri tekrarlaması ve onlara inanması lâzımdır. Müslüman ülkelerde günde beş vakit okunan ezan ile İslâmiyetin temelini teşkil eden bu cümleler tekrarlanır. Elin başparmaktan sonra gelen parmağına şahadet parmağı denilir. Konuşamayacak olan hastalar içlerinden dua ederken şahadet parmaklarını kaldırırlar. Minareler, göklere uzanmış şahadet parmağına benzer. Akif, şiirinde buna da telmih ediyor. Açıkça söyleme­den herkesin bildiği bir şeyi sezdirmeye “tevriye” adı verilir. Akif’in bu mısraında “telmih” ve “tevriye” sanatları vardır.

İstiklâl Savaşı’nda din duygusunun önemli bir rol oynadığını söylemiştik. Türk tarihinde “din”, “vatan”, “millet” ve “istiklâl” duyguları yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Akif’in anladığı ve Safahat’ta ortaya koyduğu İslâm dini, en yüksek kıymetlere dayanır. Gerçekten de Türk devletinin var olmasında İslâmiyetin büyük rolü olmuştur. Onun temelindeki “birlik” (vahdet), “hak” (adalet), “ezeliyet” ve “ebediyet” fikri “devlet-i ebed-müddet” veya ölmezlik inancını doğurmuştur.

Dokuzuncu kıt’ada konuşan şehittir. Din uğruna savaşan asker, kendi Öldükten sonra ezan seslerini işitirse, mezarından kalkarak, yarasından kanları aka aka, her şeyden soyunmuş bir ruh gibi göklere yükselir ve başı arşa değer. İslâm dinine göre şehitler doğrudan doğruya cennete giderler. Bundan dolayı, onlar din ve vatan uğruna ölmekten korkmazlar.

Onuncu ve sonuncu kıt’a, şiirde ortaya konulan fikir ve inançların bir nevi özetidir. Burada da milletin ölmeyeceği, ebedî olarak yaşayacağı inancı vardır.

İstiklâl Marşı’nda bazı duyguları kuvvetli olarak belirtmek maksadıyla kullanılan benzetmeler, halkın zevkine uygundur ve bizde süslü, yapmacık tesiri uyandırmazlar. Şiir, dil ve üslûp bakımından umumiyetle sadedir. Aruz veznine kuvvetle hâkim olan Akif, mısralarına bir konuşma ve hitabet edası vermiştir. Başka şiirlerinde nesre yaklaşan Akif, burada kıt’aların dört mısraını da kendi içlerinde arka arkaya gelen dört sağlam kafiyeye oturtmak suretiyle muhtevaya uygun, basit olmakla beraber, kuvvetli bir ahenk sağlamıştır. Bunu yaparken belki de halkı ve Mehmetçik’i düşünmüştür. Dil ve şekil bakımından şiire hâkini olan düşünce; kuvvet, güven duygusu, sağlamlık ve sadeliktir. Bunlar Türk halkı ve askerinin temel vasıflarıdır.

SES

“İnsanların en kolay ve elverişli anlaşma araçları sestir.Sözcükler,ağzımızdan çıkan seslerden oluşur.Dilimizde 29 ses bulunduğu kabul edilmiştir.Her sesin yazıdaki şekline harf denir.Bir dilde bulunan harflerin hepsi o dilin alfabesini oluşturur.” diyecek ve alfabemizdeki bütün sesler sırasıyla ve doğru okunuşlarıyla sınıfta sesli olarak(bütün sınıfın koro biçiminde katıldığı bir etkinlikle)söylenecek ve aşağıdaki etkinlikler sırasıyla yerine getirilecek:

1.Öğretmen, “Yurdumun toprağına,taşına.” sözcüklerini tahtaya yazdıracak ve “Bu sözcüklerdeki ünlüleri gösteriniz diyecek.(a,ı,o,u)

“ışık,ulus,çağdaş,yol” sözcükleri sınıfça sesli olarak söylenecek.Öğretmen, “Bu sözcüklerdeki ünlüleri nasıl söylediğinize dikkat ediniz.Dilinizin hafifçe geriye doğru çekildiğini göreceksiniz.Böyle,dilin geriye doğru çekilmesiyle çıkarılan ünlülere kalın ünlüler denir.”diyecek ve ünlüleri tahtaya yazdıracak.

“Devletim,düzenliğim örnek olsun.” cümlesini tahtaya yazdıracak ve “Bu cümledeki ünlüleri gösteriniz.” diyecek.(e,i,ö,ü)

“Bu sözcüklerdeki ünlü sesleri çıkarırken diliniz hafifçe ileri sürülüyor mu?Böyle,dilimizi ileri sürerek çıkardığımız ünlülere ince ünlüler denir.” diyecek ve  ünlüleri tahtaya yazdıracak.

2.Yukarıda gördüğünüz gibi,her iki cümlede,sözcüklerdeki ünlüler kalınlık ve incelik bakımından ilk hecedeki ünlüye uymaktadır.Bu kurala göre,Türkçe bir sözcüğün ilk hecesindeki ünlü kalınsa;diğer hecelerindeki ünlüler de kalın olur.Eğer,sözcüğün ilk hecesindeki ünlü inceyse;diğer hecelerindeki ünlüler de ince olur.Türkçemizde bu kurala “Büyük Ünlü Uyumu Kuralı” denir.Kurala uymayanlar açıklanacak:

a.Türkçe oldukları halde zamanla ses değişikliğine uğramış sözcükler büyük ünlü uyumuna uymazlar:alma-elma,ana-anne,kangı-hangi,kardaş-kardeş.

b.Türkçemize yabancı dillerden girmiş bazı sözcükler büyük ünlü uyumuna uymayabilir:insan, dünya, gazete, otomobil, kitap,televizyon.

c.Birleşik sözcükler ve tek heceli sözcüklerde büyük ünlü uyumu aranmaz: Kadıköy, gecekondu, hanımeli, okuyabilirim, sabretmelisin, Türk, ilk, son, ev, ot, film, dört

3.Öğretmen, “Herkes,adının büyük ünlü uyumuna uyup uymadığını belirlesin.” diyecek ve hataları anında düzeltecek.

4.”Ellinci Yıl Marşı” adlı şiirde bu kurala uymayan sözcükleri bulunuz,neden uymadıklarını açıklayınız?” sorusunu sınıfa yöneltecek, doğru belirleme ve açıklamalara pekiştireç verilecek.

5.Dilin durumuna ve söyleyiş özelliğine göre (kalın ve ince ünlüler), dudakların durumuna göre (düz ve yuvarlak ünlüler), alt çenenin durumuna göre (dar ve geniş ünlüler) açıklanacak ve tahtaya tablo halinde çizilecek, öğrenciler de defterlerine çizecek.

 ÜNLÜLER Düz Yuvarlak
Geniş Dar Geniş Dar
Kalın   a  ı   o  u
İnce   e  i   ö  ü

 

6.“Yaşasın şanlı ordum,sarsılmaz güvenliğim.” dizesinde geçen “yaşasın, şanlı, sarsılmaz,g üvenliğim” sözcüklerindeki tüm ünlüler(a,e,ı,i) düzdür. “Ordum” sözcüğünün ilk hecesinde yuvarlak (o),sonraki hecesinde dar yuvarlak bir ünlü (u) bulunmaktadır. Şiirin başka bir dizesinde geçen “örnek” sözcüğünde ise ilk hecede yuvarlak bir ünlü (ö) varken sonraki hecede düz geniş ünlü (e) yer almaktadır. Bu örneklerde olduğu gibi Türkçe’de düz ünlülerden(a,e,ı,i) sonra düz ünlüler,yuvarlak ünlülerden (o,ö,u,ü) sonra düz geniş (a,e) ya da dar yuvarlak (u,ü) ünlüler gelir. Bu kurala küçük ünlü uyumu denir.

7.Dilimizde bazı durumlarda küçük ünlü uyumuna uymayan aykırılıklar görülür:

a.Türkçe sözcüklerden bazıları kurala uymaz:hamur,çamur,kavun..

b.Yabancı kökenli sözcükler bu kurala aykırıdır:hürriyet,televizyon..

c.Birleşik sözcüklerden bazıları kurala uymaz:Anadolu,Çukurova..

d.”-yor” eki küçük ünlü uyumundan etkilenmez.Dolayısıyla bu eki alan sözcükler kurala uymaz:geliyor,koşuyor..

 1. ÖYKÜLEME NEDİR? ÖYKÜLEME NASIL YAPILIR?

Yaşanan, duyulan, görülen, tasarlanan bir olayın ya da olay­ların anlatılmasına “Öyküleme” denir.

Günlük yaşamda öykülemeye büyük yer verilir. Yazarken konuşurken, anılarımızı anlatırken, masal, fıkra anlatırken Öykü­leme biçiminden yararlanırız. Özellikle olaylı yazı türlerinde öy­kü, roman, yaşam öyküsü, gezi yazısı, anı yazısı, tarih yazıları masal gibi yazı türlerinde “Öyküleme” den yararlanırız.

2. Öykülemenin Öğeleri Öykülemenin öğeleri şöyledir:

a) Olay: Olmuş olan ya da olacak olan durumlara “olay” de­nir. Kişilerle ilgili olaylar olduğu gibi, toplumla ilgili, doğayla ilgili olaylar da olabilir.

Örneğin; bir insanın attan düşmesi, bir otomobilin yoldan çıkması, bir ağacın dallarının kesilmesi, bir çiçeğin açması yağmurun yağması, bir savaş durumu, bir hastalığın salgınlaşma­sı, korkma, sevinme…vb. birer olaydır.

b) Kişiler: Öyküde, olayı yaşayanlar ya da başından olay ge­çen kışı ya da kişilerdir. Öyküde bir kişi olduğu gibi birden çok da kişi olabilir. Öyküde kişilerin en önemlisi öykünün kahramanıdır. Buna “baş kişi” de denir. Kişiler gerçek kişiler olduğu gibi gerçeğe uygun tasarlanmış kişiler de olabilir.

Öyküde kişiler karşılıklı konuşma yapabilirler. Bu karşılıklı konuşmalara “diyalog” denir.

c) Yer ve zaman: Öykülemede olayın ya da olayların geçtiği bir yer vardır. Buna “mekân” da denir. Ayrıca olay ve olayların geçtiği, olduğu, oluştuğu bir zaman da vardır.

3. Öykülemede Tasarı (Plân)

Öyküleme tasarı şöyledir:

a) Serim: Olayın geçtiği yer, kişilerin tanıtıldığı ve olay zamanı­nın belirtildiği bölüme “serim” denir. Bu bölüm kısa tutulur Yazar okuyucuya neyi anlatacağını bu bölümde duyumsatmaya çalışır

b) Düğüm: Olayların geliştiği, genişletildiği, okuyucunun ilgi ve merakının artırıldığı bölümdür. Olaylar, olayların gelişmesi bu bölümde anlatılır. Okuyucu sonucu merak etmeye başlar. Bu bölüm, öykünün en uzun bölümüdür.

c) Çözüm: Olayın sona erdiği, okuyucunun meraktan kurtul­duğu bölümdür. Bu bölüm kısadır. 4. Öyküleme Nasıl Yapılır?

Öykülemede yazar olayı iki biçimde anlatabilir:

Olayı, kendi yaşamış, kendi başından geçmiş gibi anlatabilir.

Olayı üçüncü kişinin başından geçmiş gibi anlatabilir. (40.dk)

İşlenişII: Betimleme (Tasvir Etme)

1. Betimleme Nedir?

Varlıkların en belirgin özelliklerini tanıtmaya “betimleme” denir. Betimleme, varlıkların tüm özelliklerini gözler önüne serer Betimleme, çok kullanılan bir anlatım biçimidir, insanları, varlıkları, olayları, olayların geçtiği yerleri anlatırken zorunlu olarak betimlemeden yararlanırız, iyi betimleme yapmak için iyi bir gözlemci olmak gerekir. Gözlem yaparak varlıkların benzeyen ya da benzemeyen yönleri görülür. Bunlar sıraya konularak anlatılır.

2. Betimlemede Tasar

Her anlatım biçiminde olduğu gibi betimlemede de bir tasar-vardır. Betimleme yapılırken sıfatlardan, benzetmelerden, karşıt­lıklardan yararlanılır. Varlıklar arasındaki ayrıntılar verilirken bunlar sıraya konulur. Bu yapılırken ya özelden genele doğru gidilir, ya; da genelden özele doğru gidilir. Betimlemeye hem konuşma dilinde, hem de yazılı anlatımda başvurulur. Betimleme bir yazı türü değildir ama öykü, roman, masal, anı, destan, şiir gibi yazı türlerinde başvurulan bir anlatım biçimidir. Betimleme çok uzun ol mamalı, asıl yazının anlam bütünlüğünü bozmamalıdır.

3. Betimleme Türleri

Betimleme 5′e ayrılır:

a) insan Betimi

insanın iç ve dış özelliklerini anlatan betimleme türüdür. Bu“portre”de denir, insanın dış görünüşünü, boyunu, yüzünü, saçlarını, giyinişini anlatan portrelere “fiziksel portreya da “dışsal portre • tensel portre” de denir, insanın iç özelliklerini, duygularını, huylarını, beğenilerini anlatan portrelere “ruhsal portre” ya o’a “içselportredenir Buna “tinsel portre” de denir. Bunlar ayrı ayrı verilebileceği gibi, karışık, içice de verilebilir.

b) Hayvan Betimi

Bir hayvanın özelliklerini ya da olayla ilgili yanlarını anlatan betimlemedir.

c) Eşya Betimi

Olayla ilgili eşyaları tanıtırken, onları canlandırırken yapılan betimlemedir.

ç) Görünüm (Manzara) Betimi

Olayla ilgili görünümleri, olayla ilgili doğa parçalarını (dağ, ova, göl, akarsu, deniz, ağaç, orman vb.) ya da bir sokağı, bir mahalleyi, bir kasabayı, bir kenti vb. tanıtan betimleme türüdür

d) Devinimli Varlıkların Betimi

Olaylı yazılarda, canlı, cansız varlıkların hareket durumlarındaki niteliklerini belirten betimlemedir.

İkilemelerin Yazımı

İkilemeler genellikle ayrı yazılır. Araya hiçbir noktalama işareti de konmaz.

Anlata anlata, ev bark, çoluk çocuk, ufak tefek,

Eş dost yüzümüze gülmez mi?

O adam hatır gönül dinlemez.

Bu zamanda ev bark edinmek zor.

Delikanlıda boy pos yerinde.

Marangoz eğri büğrü tahtaları rendeledi.

Bu adamın neyin nesi olduğunu bilen yok.

O kadar üzülme, beterin beteri var.

Yıllar yılı dost bildiğin insanlar hani?

Boşu boşuna herkesi telâşlandırdın.

Meydandaki kalabalığı görünce coştu da coştu.

Bitişik yazılan ikilemeler de vardır:

cırcır (böceği), cızbız, civciv, çıtçıt, dırdır, fırfır, fısfıs, hımhım, hoşbeş, şıpşıp (terlik), yüzgöz (olmak)…darmadağınık, darmaduman, karmakarışık. (40.dk)                           

 a. Arapça ve Farsça özel adların yazımı

Türkler tarafından kullanılan kişi adları Türkçedeki söylenişine göre yazılır:

Ahmet, Bedrettin, Fuat, Mehmet, Necmettin, Ömer, Rıza, Saadettin

Aynı isimlerin Araplar ve Farslar tarafından kullanıldığı belirtilecekse yumuşak ünsüzler korunur. Bu imlâ, bilimsel çalışmalarda da kullanılabilir:

Ahmed, Bedreddin, Fuad, Muhammed, Necmeddin, Saadeddin,

Arapça ve Farsça yer adları Türkçe söyleyişe göre yazılır:

Cezayir, Fas, Filistin, Mısır, Suudi Arabistan, Bağdat, Cidde, Halep, İsfahan, İskenderiye, Medine, Mekke, Şam, Şiraz

b. Lâtin alfabesini kullanan milletlere ait özel isimlerin yazılışı

Yabancı özel adlardan türemiş akım adlarıyla dilimizde eskiden beri Türkçe biçimiyle kullanılan kişi ve yer adları Türkçe söyleyişe göre yazılır. Bunların dışındaki yabancı özel adlar özgün imlâlarıyla yazılır. Bu kelimelerdeki özel karakterler ve işaretler de mümkün olduğunca (baskı sırasında bulunabiliyorsa) korunur:

Napolyon, Şarlken, Atina, Brüksel, Cenevre, Londra, Marsilya, Münih, Paris, Roma, Selânik, Venedik, Viyana, Hollânda…Alain, Beethoven, Byron, Shakespeare, Nice, New York, Rio de Janerio, Molière…

Marksist, Dekartçılık, Kartezyenizm…

realist, realizm, romantizm, dadaizm, fütürizm vb.

c. Yunanca adların yazımı

Yunanca isimler, Yunan harflerinin Lâtin alfabesindeki karşılıkları kullanılarak yazılır:

Homeros, Herodotos, Sokrates, Aristoteles, Platon, Papandreu…

Bazıları dilimiz söyleyişine uyarlanarak kullanılmaktadır:

Herodot, Sokrat, Aristo, Eflâtun, Pisagor, Öklid

d. Rusça adların yazımı

Rusça isimler, Rus harflerinin Lâtin alfabesindeki karşılıkları kullanılarak yazılır:

Çaykovski, Gogol, Puşkin, Tolstoy, Petersburg

Ancak “Moskva” kelimesi dilimizde “Moskova” olarak kullanılmaktadır.

Rusçadan alınan bazı kelimelerin yazımı:

Enisei→Yenisey

Dostoevskiy→Dostoyevski

Çexov→Çehov

 e. Çince ve Japonca adların yazılışı

Çince ve Japonca adlar, Türkçede yerleşmiş biçimlerine göre yazılır. Kişi isimlerinde tire kullanılır

Pekin, Şanghay, Tokyo, Hiroşima, Osaka, Sun Yat-sen, Lin Yu-tang

ANLATMA ÖZELLİĞİNİN NİTELİKLERİ

1. Arılık (Duruluk)

Gereksiz sözcüklerden arınmış, içinde yabancı, anlaşılmaz

sözcükler bulunmayan arı Türkçe anlatıma “arılık” denir.Arı ya da duru anlatımda tümcedeki gereksiz, fazla, doldurma sözcükler kullanılmaz.

Fazla, doldurma, gereksiz sözcükler nasıl belli olur? Böyle bir durumda tümcedeki sözcükler tek tek çıkarılıp tümce yeniden okunur. Çıkarıldığında anlam bozulmuyorsa o sözcük “fazla, doldurma, gereksiz” sözcüktür.

“Sizin okulunuzda, benim çok sevdiğim bir öğret­men çalışıyor.”

Bu tümcede “sizin” sözcüğü ile “benim” sözcükleri “gerek-siz” dir. Bunları çıkardığımız zaman tümce şöyle olur:

Okulunuzda, çok sevdiğim bir öğretmen çalışı­yor.

Bu tümce “duru” bir tümcedir. Fazlalıktan arınmıştır.

2. Açıklık

Sözün kolay anlaşılır nitelikte olmasına “açıklık” denir. Açık tümce, kolay anlaşılan, amacı açıkça ortaya koyan tümcedir.Dolambaçlı, karmaşık anlatım ya da yorum gerektirecek bi­çimde yazılan yazılar “açıklık” tan yoksun yazılardır. Şu örneğe bakalım:

Gönderdiğim kitabı, eminim bugüne dek almış olmalısınız.

Burada “eminim” sözcüğü kesinlik anlatırken “almış olmalısınız” sözü “olaslık” anlatıyor. Bir tümcede aynı anda hem ke­sinlik anlamı, hem olasılık anlamı otmaz. Bu yüzden tümcede açıklık yoktur.

3. Yalınlık (Sadelik)

Edebi sanatlarla yüklenmemiş, süs ve özentiden uzak, tum-turaksız anlatıma “yalınlık” denir.

Yalın anlatım, doğal ve içten tümcelerle yapılır.

 Örneğin:

“Uzun, at kuyruğu gibi uzun sarı saçları, sonbaharın hüzünlü rüzgârları önünde havada çem­berler çizip göğe doğru savrulurken onu bir gör­meliydiniz.”

Bu tümcede yalınlık” yoktur. Çünkü süslü bir anlatım yeğ­lenmiş, abartılı ve özentili bir anlatıma başvurulmuştur. Anla­tım içtenlikli ve doğal olmalıdır.

4. Akıcılık

Rahat ve kolay okunan, anlamca açık olan, içinde ses kakış­ması olmayan anlatım özelliğine “akıcılık” denir. Şu tümcelere bakalım:

“Yeni yöneticimiz içeri girdi. Tümümüz ayağa kalktık. Bize gülümseyen gözlerle baktı. Oturu­nuz, dedi. Oturduk. Ona hemen içimiz kaynadı.”Zeynep Arıkan

Bu anlatım “akıcı” bir anlatımdır. Bir de şu anlatıma bakınız:

“Onu, sokağın karşısındaki kalabalığı ite kaka yararak giderken görünce ona kendimi göster­memek için yönümü değiştirip ben de kalabalı­ğa karıştım.”Osman İnceler

 

ÖZET ÇIKARMA

Anlatılan, okunan, konuşulan bir şeyin ya da bir yapıtın özü­nün bozulmadan kısaltılmasına “özet çıkarmak” denir. Ortaya çıkan bu yazıya da “özet” denir.

Özetleme öğrenmeyi kolaylaştırır, çabuklaştırır. Konuyu usumuzda tutmayı sağlar.

Özetleme yapmak kolay değildir. Özetleme yapılırken önemliyi önemsizden ayırmak gerekir. Bu da özetleme yapa­cağımız yazıyı çok iyi, çok dikkatli okumamızla olacaktır

Özetleme yapılırken nelere dikkat edilmesi gerekir?

1) Metin iyice okunmalı, özümlenmeli.

2) Anlamı bilinmeyen sözcükler, deyimler ve terimlerin an­lamları öğrenilmeli.

3) Olayların gelişimi, kişi ve yer adları, kişilerin belirgin özel­likleri, önemli duygu ve düşünceler not edilmeli.

4) Yapıtın ya da yazının tasarı (plan) çıkarılmalıdır.

5) Özetleme, kişinin kendi anlatımıyla olmalı, aynen alınma­sı gereken sözcükler, söz öbekleri tırnak işareti içinde gösterilmelidir.

6) Özetleme geniş zaman kipiyle yapılmalıdır.

Özetleme yapılırken aşağıdaki sıra izlenir:

1) Sözcük ve deyimlerin anlamlan,

2) Olayın gelişimi, duygular, düşünceler,

3) Tasarı,

4)  Özet.                                                                                                                          

(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.





TÜRKÇE-DİLBİL.DERS NOT.(2)

10 02 2010

TÜRKÇE-DİLBİLGİSİ DERS NOTLARI

SÖYLEŞİ: Rahat, akıcı ve günlük dile yakın bir anlatımla  düşüncelerin anlatıldığı konuşma havası içindeki böyle gazete ve dergi yazılarına söyleşi(sohbet) denir.Her düz yazıda olduğu gibi söyleşi de giriş, gelişme ve sonuç bölümünden oluşur.

 VİRGÜL

“Kuşları,yaprakları,ağaçları düşünüyor.”

“Kafasında yeni hayaller,yeni duygular,yeni arzular biçimleniyor.”

Bu cümlelerde ,eş görevli sözcük ve sözcük gruplarını ayırmak için virgül kullanılmıştır.

“Örnek olsun diye,örnek istemez ya,söylüyorum.”cümlesinde ara sözleri ayırmak için kullanılmıştır.

“Canım kardeşim ,seni çok özledim.”cümlesinde sesleniş sözünden sonra virgül kullanılmıştır.

“Evet ,hepimiz seni bekliyoruz.”cümlesinde ise kabul bildiren sözlerden sonra virgül kullanılmıştır.

 VURGU:Kelime veya cümlelerde herhangi bir hecenin ya da sözcüğün diğerlerine göre daha baskılı yani kuvvetli söylenmesine vurgu denir. Vurgu anlam yönünden önemli heceleri ya sözcükleri öne çıkarmaya yarar. Türkçe’de iki çeşit vurgu vardır:

a)Kelime Vurgusu :Bir kelimede herhangi bir hecenin diğerlerine göre daha kuvvetli söylenmesidir. Kuvvetli söylenen hece olduğu halde bu olay kelimede meydana geldiği için kelime vurgusu olarak adlandırılır. Türkçe kelimelerde vurgu genellikle son hecelerdedir. Kelime vurgusu ile ilgili önemli özellikler  şunlardır:

*Tek heceli kelimelerde vurgu bulunmaz.

*Vurgu genellikle son hecede bulunur.

*Kelimeye bir ek getirilirse, son hecedeki vurgu eke geçer. Çünkü bu durumda son hece ek’tir. Örnek: Kitap …. kitapçı 

*İki heceden oluşan yer adlarında vurgu genellikle birinci hecededir. Örnek : Konya

*Pekiştirilmiş kelimelerin başına getirilen heceler vurguludur. Örnek: Masmavi

b)Cümle Vurgusu : Cümlede herhangi bir kelimenin diğerlerine göre daha kuvvetli söylenmesidir. Türkçe’de genellikle yüklemden bir önceki kelime vurguludur. Aşağıdaki cümlelerde sırasıyla özne, nesne, zarf tümleci e dolaylı tümleç vurgulanmıştır.

Dün okuldan defteri Ayşe aldı.        (Ayşe : Özne)

Ayşe, dün okuldan defteri aldı.       (Defteri : Nesne)

Ayşe, defteri okuldan dün aldı.       (Dün: Zarf T.)

Ayşe, dün defteri okuldan aldı.       (Okuldan : Dolaylı T.)

(Sınav sorularında vurgu öğe şeklinde sorulabildiği gibi, “yer, zaman, kişi” şeklinde de sorulabilir.)

SÖZCÜKLER

“Bir apartmanda kapıcı olan bir adamın dişi ağrıyordu.Bir dişçiye gitti.Dişçi,kendisini koltuğa oturttu:

-Aç ağzını,dedi.Ağrıyan dişin hangisi?

Kapıcı:

-Üst katta,soldan ikinci kapı… diye cevap verdi.”

1.Öğretmen,metni tahtaya yazdıktan sonra,“Bu metinde hangi sözcükler ek almamıştır?”(kapı, diş,bir,üst,cevap) sorusunu yöneltecek,doğru cevaplara pekiştireç verecek,yanlış ya da eksik cevapları düzeltecek. “Hangi sözcüklerin ek aldıkları hâlde anlamları değişmemiştir? (apartmanda,adamın,dişi,kendisini,koltuğa,oturttu,katta,soldan,verdi)

 Öğretmen, “İşte yapım eki almamış,kök hâlindeki sözcüklere basit sözcükler denir.Kök bir sözcük,anlamını değiştirmeyen ekler,çekim ekleri alırsa;onlar yine basit sözcüktür.” açıklamasını yapacak ve öğrencilerden de basit sözcüklere örnekler vermelerini isteyecek

2.Öğretmen, “Metindeki hangi sözcüklerde kökten başka bir de anlamı değiştiren ek vardır?” sorusunu yöneltecek. “kapı-cı,diş-çi” cevaplarına pekiştireç verecek,yanlış veya eksik cevapları düzeltecek.Öğretmen, “İşte,bir köke bir yapım eki eklenerek elde edilen yeni anlamlı sözcüklere türemiş sözcükler denir.Türemiş bir sözcükle,türediği kök arasında anlamca ilgi vardır,anlam tümüyle kopuk olmaz.Ayrıca kök bir sözcüğün yapım eki aldıktan sonraki durumuna gövde denir.” açıklamasını yapacak.Öğrencilerden de türemiş sözcüklere örnek vermelerini isteyecek.doğru örnekleri tahtaya yazacak,yanlışları düzeltecek.

3.Öğretmen tahtaya, “akbaba,anımeli,gecekondu,imambayıldı,yeryüzü” vb. sözcükleri yazacak ve öğrencilere, “Her sözcüğün kaç ayrı sözcükten oluştuğunu”, “sözcüklerdeki iki ayrı sözcüğü kendi anlamlarında düşünüp düşünemeyeceğimizi” soracak,alınan cevaplardan sonra, “Birden fazla sözcüğün anlam bakımından kaynaşmasıyla oluşan sözcüklere birleşik sözcük denir.”

 DOLAYLI TÜMLEÇ:Cümlede dolaylı tümleç olan sözcükler,mutlaka ismin “-e,-de,-den” hal eklerinden birini alır.Cümlede dolaylı tümleci bulmak için yükleme “nereye,nerede,nereden,neye,neyde,neyden,kime,kimde,kimden” sorularını yöneltiriz.

Ayşecan’ın bahçesinde             solmayan güller   varmış.

Dolaylı T.(nerede?)                    Özne(ne?)       Yüklem

Soruları    Selcen’e        yönelttim.

B.tli N.      D. T.(kime?)  Yüklem

ZARF(BELİRTEÇ) TÜMLECİ:Yüklemi yön,zaman,durum,vasıta,sebep,şart,miktar yönüyle etkileyen sözcüklerdir.Cümlede zarf tümlecini bulmak için “ne zaman,ne şekilde,nasıl,niçin,ne kadar,ne ile” gibi soruları sorarız.

Toprak    derin derin    ürperdi.

    Ö.         Z.T.(nasıl?)      Y.

Bu şiiri    kar yağarken      yazdım.

B.tli N.   Z.T.(ne zaman?)     Y.

 PORTE

Bir varlığın,bir eşyanın belirgin özellikleriyle tanıtılmasına betimleme(tasvir) denir.Tasvirler tanıtılan varlıklara göre;insan tasviri,hayvan tasviri,manzara tasviri,olay tasviri gibi çeşitlere ayrılır.İnsanları anlatan tasvirlere portre denir.İnsanın dış görünüşünü(boyunu,yüzünü,saç,göz,ten rengini,kılık kıyafetini gibi özelliklerini)tanıtan tasvire fiziksel portre adı verilir.İnsanın iç yapısını(huyunu,davranışlarını,alışkanlıklarını vb.)anlatan tasvirlere ise ruhsal portre denir.Bir varlığın özelliğini,o özelliği daha güçlü bir varlığı örnek göstererek anlatmaya benzetme denir.Benzetme,varlıkları daha iyi tanıtabilmek,olayları daha canlı ve etkili anlatabilmek için kullanılır.Yazar,metinde benzetmelerden yararlanmıştır.Tam bir benzetmede benzeyen,kendisine benzetilen,benzetme yönü ve benzetme edatı olmak üzere dört öğe bulunur. Bazen benzetmenin öğeleri eksik olabilir.

ŞİİR:

Duygu, düşünce ve hayallerin etkileyici ve sanatlı bir şekilde anlatıldığı yazı türüdür. Şiirde ölçü (hece ölçüsü), kafiye, redif vardır. Şiirler ikilik, dörtlük veya beşliklerden oluşur. Şiir yazan kişiler “şair” denir.  “Manzume” şiirin diğer adıdır.

-Şiirin özellikleri hakkında bilgi verilecek.

-Şiirde her bir satıra dize denir.

-Her dizenin ilk sözcüğü büyük harfle başlar.

-Şiirin kafiye düzeni çıkarılacak.

-Vurgu ve tonlamayı kavrayabilmek.

“Yarın ,babamla beraber Aksaray’a gideceğiz.”

Yukarıdaki cümleyi sesli okuduğumuz zaman ,bütün sözcüklerin aynı kuvvetle söylenmediğini görüyoruz.Anlamca önemli olan ve özellikle belirtilmek istenen  “Aksaray’a” sözcüğü diğerlerine göre ,daha etkili ve baskılı okunmaktadır.Bir  cümlede ya da sözcükte ,bir sözcüğü ya da heceyi diğerlerine göre daha baskılı okumaya vurgu denir.Burada olduğu gibi ,cümlede anlam bakımından en önemli olan sözcüğün diğerlerine göre daha kuvvetli söylenmesine cümle vurgusu denir.

“Geçtiği yollardan gece gündüz dörtnala döndü.”

“Ben sadece seni gördüm.”

Yukarıdaki cümlelerde olduğu gibi altı çizili sözcükler diğer sözcüklere göre daha vurgulu okunur.

Sesli okurken ,konuşurken ya da şarkı söylerken sesimizi zaman zaman  alçaltır,yükseltiriz.Yerine göre sesimiz  incelir,kalınlaşır; sert ya da yumuşak çıkar.Bu yolla sese bir duygu değeri katarız.Buna tonlama denir.

 NUTUK(SÖYLEV): Bir toplululuğu coşturmak,heyecanlandırmak ve yönlendirmek  amacıyla  söylenen coşkulu sözlere nutuk denir.Nutuk söyleyene söylevci(hatip)denir.

 NOKTA:

“Tarlaya gitmek için yola koyulduk.”cümlesinde olduğu gibi tamamlanmış cümlelerin sonuna kuonur.

“Beni muayene eden Dr.Ahmet YILDIZ  bugün hastaneye gelmemiş.”cümlesinde olduğu gibi kısaltmaların sonuna konur.

“2.Mahmut döneminde ilk gazete çıkarıldı.”cümlesinde olduğu gibi sıra gösteren rakamlardan sonra “inci,ıncı”eki yerine kullanılır.

“Oradan  saat 9.20’de ayrıldım.”

“10.05.2004” Saat ve tarih bildiren rakamlar arasına nokta konur.

NOT:Nokta şuralarda kullanılmaz.

-Gazete,dergi,şiir,kitap ve yazı başlıklarından sonra:

 Dağa Çıkan Kurt

 Gecekondu ve Kentleşme

-Kurum ve kuruluş adlarının ilk harflerini yan yana getirerek yapılan kısaltmalarda:

 AB (Avrupa Birliği)

 TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

  DDY  (Devlet Demir Yolları)

 SORU İŞARETİ:

“Oraya kiminle gideceksin?”

“Ne istiyorsunuz bu adamdan?”cümlelerinde olduğu gibi soru bildiren cümle ya da sözcüklerin sonunda kullanılır.

“Erçişli Emrah 17.yüzyılda (?)  yaşadıgını söyledi.”cümlesinde olduğu gibi kuşku duyulan ya da bilinmeyen bilgiler için parantez içinde konulur.

 TIRNAK İŞARETİ:

 Atatürk “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” demiştir. cümlesinde olduğu gibi aktarma söz ya da cümleler tırnak içinde gösterilir.

 Bir ulusu ayakta tutan en önemli öğe “dil”dir. Cümlesinde  olduğu gibi önemi vurgulanmak istenen sözcükler ,terimler tırnak içinde gösterilir.

Sıralamalarda “den den “işareti olarak kullanılır:

Ülkemizin 7 coğrafi bölgeye ayrılmıştır:

1)Akdeniz   Bölgesi

2)Karadeniz        “

3)Ege                “

4)İç Anadolu      “

5)Doğu Anadolu  “

6) Güneydoğu     “

7)Marmara        “

Not: Başka birinin yazısından veya sözünden, hiç değiştirilmeden yapılan aktarmalar tırnak içinde gösterilir. Alıntı cümle(ler), büyük harfle başlar, noktayla biter. Alıntı cümleye ait olan noktalama işaretleri tırnağın içinde kalır. Asıl cümle de daha bitmediği için küçük harfle devam eder:

           -Yaşlı kadın, “Yetişin!” diye bağırdı.

 TERİM ANLAM:

*Bilim, sanat, meslek ve teknik konularda bazı kavramları karşılayan kelimelere TERİM denir.

Coğrafya terimi
Hukuk terimi
Geometri terimi
Matematik terimi
Edebiyat terimi
Müzik terimi
Ada, dağ, ova, deniz, göl, nehir…
Anayasa, kanun, dava, davacı, mahkeme…
Açı, kenar, köşegen, kare…
Toplama, çıkarma, eksi, artı, kalan, denklem…
Raman, piyes, masal, hikaye, denem, makale…
Nota, solfej, türkü, şarkı…

 EŞ ANLAMLI SÖZCÜKLER (ANLAMDAŞ SÖZCÜKLER)

Aynı varlığı, nesneyi ya da kavramı gösteren sözcüklerdir. Aslında hiçbir dilde birbirinin tıpatıp aynısı olan eş anlamlı sözcük yoktur. Bu tür sözcüklerin ilk bakışta anlamlarının aynı olduğu sanılır. Fakat çok ince bir anlam ayrılığı vardır. Bugün dilimizdeki “çevirmek, döndürmek”, “yollamak, göndermek”, “bıkmak, usanmak” sözcükleri görünüşte eş anlamlı sayılabilir. Fakat aslında bu sözler ayrı köklerden türemiş ve anlamca birbirine çok yaklaşmış olan sözcüklerdir. Örnek :  İri – büyük – kocaman   /   Bitmek – tükenmek   /  Cihan – dünya – alem 

Üzüntü – gam – keder  /    Diyar – ülke

 KARŞIT (ZIT) ANLAMLI SÖZCÜKLER :

Anlamları birbirine karşıt olan kavramları bildiren sözcüklerdir. Birbirine karşıt yargılar verilirken karşıt anlamlı sözcüklerden yararlanılır. Bu açıklamadan şu anlam çıkar. Karşıtlığın oluşabilmesi için, sözcüklerin uç noktalarda bulunma zorunluluğu vardır.

Sözgelimi “yaşam – ölüm” iki uç noktada bulunduğu için karşıt anlamlıyken “zayıf – dolgun” yaklaşık karşılığı gösterir ve uzak anlamlı olarak kabul edilir. Örnek :

Gülmek – ağlamak  /  Dar – geniş  /  Er – geç  /  Alçak – yüksek  /  Sert – yumuşak

UYARI

Bir sözcüğün olumsuz kullanılmış şekli onun karşıt anlamını oluşturmaz.

Sözgelimi “oturmak” sözcüğünün karşıtı “oturmamak” değil “kalmak” tır.

Bir sözcüğün karşıt anlamlısını o sözcüğün cümle içinde kazandığı anlam belirler.

“zor – kolay”

Midesinden zoru var.          (Bu cümlede “kolay” ın karşıtı değildir.)

Bu ders oldukça zormuş.      (Bu cümlede “kolay”ın karşıtıdır.)

Karşıt anlamlılık ilişkisi “ad, sıfat, zarf ve eylem” türündeki sözcükler arasında olabilir.

 SESTEŞ (EŞ SESLİ) SÖZCÜKLER :

Yazılışları ve okunuşları aynı olduğu halde, anlamları tamamen farklı olan sözcüklere “sesteş” sözcükler denir. Örnek :

Yüzünde kan lekesi vardı.   -  Sen hala onun söylediklerine kan. 

Ay’a bu ay yeni bir uzay aracı gönderilecekmiş.   -  Yüzünü asma, öbür sınavda yüz alırsın.

Gül sen, gülün olayım.  -  Köyün ortasından geçen çay, çay bahçelerini suluyor.

 MAKALE: Bir konuda bilgi vermek,bir düşünceyi kanıtlamak için yazılan yazılara makale denir.Makale de diğer düz yazı türlerinde olduğu gibi giriş ,gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.Girişte konu ve iddia ortaya konur.Gelişme bölümünde düşünceler geliştirilip örneklerle kanıtlanmaya çalışılır.Sonuçta da kesin ve inandırıcı bir yargıya varılır.

 ZARF:

“Postacı dün bir mektup getirdi.”cümlesinde “dün” sözcüğü  yüklemin gösterdiği işin zamanını belirtmektedir.(ne zaman geldi?-dün geldi)

“Küçük çocuk hüngür hüngür ağlıyordu.”cümlesinde “hüngür hüngür” sözcüğü yüklemin gösterdiği durumu belirtmektedir. (nasıl ağladı?-hüngür hüngür ağladı)

“Çocuk yukarı çıkıyor.”cümlesinde “yukarı” sözcüğü  yüklemin gösterdiği işin yönünü belirtiyor.

Sıfatları,fiilleri veya belirteçleri zaman,yer,azlık-çokluk,durum ve soru bakımından belirten bu tür sözcüklere zarf denir. 

A-Yer-yön zarfları:

“Her ne olursa olsun ileri atılmalıyız.”

“Sonra başını geri çevirerek, bize baktı.”

Aşağı tükürsen  sakal,yukarı tükürsen bıyık.”

“Hava soğudu, artık içeri girelim.”  Bu cümlelerdeki koyu yazılmış olan “ileri,yukarı,aşağı,geri,içeri” kelimeleri, eylemin gösterdiği işin ,oluşun ya da hareketin yerini veya yönünü bildiriyor.O nedenle bunlara yer-yön zarfı denir

“Aşağı mahallede toplanan kalabalık bir sel gibi ilerliyordu.”

“Yukarı kattakiler rahatsız oluyormuş.” cümlelerinde geçen “yukarı ,aşağı”  sözcükleri eylemin yerini veya yönünü belirtmemiş,bir adı nitelemiştir.Bu sözcükler sıfattır.

 B-Durum zarfları:

Adam rahat rahat çalışıyordu.

İyi dinlerseniz,hemen anlarsınız.

Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyor.

Merdivenleri ağır ağır çıkıyordu.

Yukarıdaki cümlelerdeki rahat rahat, iyi, cıvıl cıvıl, ağır ağır  sözcükleri ve sözcük grupları eylemlerin gösterdiği iş,oluş veya hareketin nasıl yapıldığını belirtmektedir; bu nedenle durum belirtecidir.

“Lütfen doğru otur.”cümlesinde “doğru” sözcüğü oturma işinin yapılacağını belirttiği için durum belirtecidir.

Doğru söz sahibini mahçup etmez.”cümlesinde “doğru” sözcüğü isimden önce geldiği için sıfattır.

“Cetvelle tahtaya bir doğru çizelim.”cümlesinde bir kavramı karşıladığı için isimdir.

“Akşama doğru hava serinledi.”cümlesinde sözcükler arasında bir anlam ilgisi kurduğu için edattır.

O halde bir sözcük kullanımına göre ad,sıfat,edat ve zarf olabilir.

 SAYILARIN YAZILIŞI:   

*Küçük sayılar, yüz ile bin sayıları ile  metinlerde geçen sayılar yazı ile gösterilir: İki hafta sonra, dört kardeş, yüz yıllık tarih, bin yıldan beri, haftanın beşinci günü…

*Saat, para tutarı, ölçülerle ilgili sayılar büyük sayıları yazmada  rakam kullanılır:

Öğleden sonra saat 16:30’da gelirim.Domatesin kilosu 1.500.000 olmuş.

Pazardan 5 kilo patates al.

Aksaray ile Sultanhanı arası 40 kilometredir.

15 metre kumaş verir misin?

*Saat ve dakikaların metin içinde yazı ile yazılması da mümkündür:

Saat dokuzu beş geçe çıkacağız.

Saat yediye çeyrek kala zil çaldı.

Mesala saat onda gel.

*Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz, altmış beş…

Ancak para ile ilgili işlem ve belgelerde sayılar bitişik yazılır: yüzdoksanbin , ikiyüzellibin,  beşyüzaltmışbin…

*Beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır: 32.605, 49.453.558, 456.972…

*Sayılarda kesirler virgül ile ayrılır:15,2.  ,5,6…

Üleştirme sayıları rakamla  değil yazı ile belirtilir: ikişer, dokuzar, onar onar…

 

 SES : Akciğerlerden çıkan havanın nefes borucu aracılığıyla yukarı çıkarak, gırtlaktaki ses tellerine çarpmasıyla oluşan titreşimlere ses denir. Bir dilin en küçük birimi sestir.

ses türleri

Sesler, ses yolundan çıkışlarına göre ikiye ayrılır:

 ÜNLÜLER (SESLİLER)

 2-ÜNSÜZLER (SESSİZLER

1)Ünlüler( Sesliler): Tek başlarına okunup hece oluşturabilen, ünsüz harfleri seslendiren harflere ünlü harfler denir.Ünlü harfler, ses yolunda hiçbir engele uğramadan çıkarlar:Dilimizde 8 ünlü harf vardır: “a, e, ı, i, o, ö, u, ü”

Ünlü harfler çıkışları sırasında dilin, dudakların ve ağzın biçimine göre çeşitlenirler:

2 )Ünsüzler(Sessizler) : Tek başlarına söylenemeyen,ancak bir ünlünün yardımıyla söylenebilen seslere ünsüz denir.Ünsüzler tek başlarına hece olamazlar.Dilimizde 21 tane ünsüz vardır.Bunlar ses yolunda engellenerek çıkar ve biçimlenirler.Çıkarlarına,çıkış sürelerine,çıkışları  sırasında ses tellerinin titreşim durumlarına göre çeşitlenirler.

 GERÇEK ANLAM (TEMEL ANLAM):Kelimelerin taşıdıkları ilk ve genel anlama gerçek anlam denir. Kelimelerin sözlükteki ilk anlamıdır. Kelimenin gerçek anlamı, herkesçe bilinen yaygın anlamıdır. Buna “temel anlam” da denir.

Meselâ, “ağız” dendiğinde akla ilk gelen, organ adıdır. “göz” kelimesi de öyle.

Soğuktan su boruları patlamış.

Ayağında eski bir spor ayakkabı var.

Biraz sonra toprak bir yola girdik.

Kanadı kırık bir martı gördüm.

*Bir anlamı karşılamak amacıyla, birden çok kelimenin gerçek anlamı dışında kullanılarak oluşturdukları kalıplaşmış sözbirliğine DEYİM denir. Kafası kızmak, Gözünü budaktan esirgememek…

İSTİKLAL MARŞI

Birinci dörtlükte bahis konusu olan “al sancak”tır. Al sancak, Türk milletinin sembolüdür. Burada şair, fikrini anlatırken onun uyandırdığı hayal ve çağrışımlardan da faydalanmıştır. Türk bayrağının al rengi şairde bir alev intibaı uyandırmıştır. Bu alev “sönmez” Zira onun çıktığı kaynak her Türk ailesinin evinde yanan ocaktır. Yurdun üstünde tüten en son ocak kaldıkça, bu bayrağın alevi bu şafaklarda dalgalanacaktır. Akif, bu benzetmeyle “bayrak” ile “millet” arasındaki bağlantıyı sanatkârane bir şekilde ifade etmiştir.

Türk bayrağında dikkati çeken ikinci sembol yıldızdır. İkinci dizede şair, bu yıldız ile gökteki yıldızı birleştirir. Gökteki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi, “Türk milletinin yıldızı” olan al bayrağın yıldızına da kimse el süremez. Yıldız kelimesi, aynı zamanda kader, talih manalarına da gelir, Akif’in bu hayallerle belirtmek istediği, Türk milletinin ölmezliği fikridir. O, ordu ve millete “Korkma!” derken böyle bir inançtı dayanır.

İkinci dörtlükte Türk bayrağının üçüncü sembolü olan “hilâl” den hareket edilmiştir. Hilâl kelimesi eski Türk edebiyatında sevgiliye benzetilir. Türk bayrağındaki ay (sevgili) tehlikeler içinde bulunduğu ve kendisini sevenlerden fedakârlık beklediği için. kaslarını çatmıştır. Eski Türk edebiyatında sevgilinin kaşı umumiyetle aya benzetilir. Şair burada, vatanın timsali olan sevgiliye (hilâle) gülmesi için yalvarır. Bu millet, onun uğruna on binlerce şehit vermiştir. Yoksa o dökülen kanlarını helâl etmez.

“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”mısrasında “Hak” kelimesi iki manada kullanılmıştır. Birinci manaya göre Hak, Tanrı manasına gelir. Müslüman olan Türkler ona taparlar. Hak kelimesinin öteki manası hak-hukuk deyiminde görüldüğü üzere, adalet ile ilgilidir. Hak aynı zamanda yapılan bir iş, fedakârlık veya durum karşılığı alınması gereken paydır. Akif bu beyitte İstiklâl kavramı ile Hak (Tanrı ve adalet) kavramı arasında münasebet kurmaktadır. İslâmiyetin en mühim yönlerinden biri, adalete üstün bir değer vermesidir. Hak kelimesinin iki veya üç mana ka zanmasının sebebi budur. Milletler yüksek kıymetlere inandıkları ve bağlı bulundukları takdirde istiklâle hak kazanırlar. Bahis konusu mısra böyle bir inanca dayanıyor.

ŞİİRLER İŞLEDİKLERİ KONULAR BAKIMINDAN ALTIYA AYRILIR:

1- Epik Şiir: Konusu savaş, kahramanlık, yiğitlik ve yurt sevgisi olan ya da tarihsel bir olayı coşkulu bir anlatımla işleyen uzuncu şiirlere denir. Aynı anlamda destanî şiir, hamâsî şiir, kahramanlık şiiri terimleri de kullanılır.

(Mohaç Türküsü – Y.Kemal Beyatlı, Mehmetçik – Fazıl Hüsnü Dağlarca – Üç Şehitler Destanı’ndan)

2- Lirik Şiir : İçten gelen heyecanları coşkulu bir dille anlatan duygusal şiir türüdür. ( Divan ed. Da özellikle gazeller, murabbalar, şarkılar; halk ed. Da koşmalar, semailer lirik şiir türüne örnektir. ) (Lir: Bir çeşit saz. Rebâbî de denmiş. )

3- Pastoral Şiir : Doğa güzelliklerini, orman, dağ, yayla, köy ve çoban yaşamını ve bunlara karşı duyulan özlemleri anlatan şiir türüdür. Pastoral sözcüğü “çobanlara ilişkin” demektir. Türkçe’de bu anlamda râiyâne, rüstâî terimleri de kullanılmıştır. Batı ed. Da doğrudan doğruya doğa manzaralarını canlı bir biçimde anlatan şiirlere idil, konuşma biçiminde yazılan pastoral şiirlere de eglog denir.

(Bingöl Çobanları – Kemalettin Kamu)

4- Didaktik Şiir : Belli bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü zayıf şiir türüdür. Türk Ed.da ta’limî  terimi de kullanılmıştır. Manzum hikayeler ve fabllar bu bölüme girer. (Seyfi Baba – M.Akif Ersoy, Karga ile Tilki – Orhan Veli)

5- Dramatik Şiir : Manzum olarak yazılmış tiyatro eserleri bu bölüme girer. Dramatik manzume, karşılıklı konuşma şeklinde yazılan manzumedir. Bu şiirler genellikle acıklı ya da korkunç olayları anlatırlar. Anlattıkları konuyu okuyucunun gözünde canlandırırlar. Dramatik manzumeler anlattıkları konulara göre şu çeşitlere ayrılır: Trajedi, komedi, dram.  (Faruk Nafiz Çamlıbel ve Necip Fazıl Kısakürek’in bu türde eserleri vardır.)

6-Satirik Şiir : Toplumsal düzensizlikleri, kişilerdeki dalkavukluk, düzenbazlık, kendini beğenmişlik, mevki düşkünlüğü gibi huylar; devlet yönetimindeki umarsızlık, çıkarcılık ve beceriksizlikleri anlatan bunları yeren şiirlere denir. Divan ed.da hicviyeler, halk ed.da taşlamalar bu şiir türünün en güzel örnekleridir. Şeyhi, Bağdatlı Ruhi, Nef’i, Ziya Paşa güzel örnekler vermişlerdir.

 KAFİYE (UYAK) NASIL BULUNUR?

Kafiye(uyak): Bir şiirde dizlerin sonundaki ses benzerliğine denir. Kafiye bulunurken dizenin sonundan başına doğru gidilir. Kafiye önce kelime kökünde aranmalı daha sonra eklere bakmalı.

—— bülbül

—— gül

—— sümbül

dizelerinde koyu harfle yazılan kısımlar kafiyedir.

Kafiyeyi bulurken bilinmesi gereken en önemli unsurlardan biri rediftir.

Redif: Aynı anlam ve aynı görevdeki kelime ve eklerdir.

Dere boyu saz olur

Gül açılır yaz olur

Ben yarime gül demem

Gülün ömrü az olur dizelerinde altı çizili kelimeler “olur” aynen tekrar ediyor; hepsinin anlamları ve görevleri de aynı olduğu için rediftir. Koyu yazılan “az” sesleri ise kafiyedir

O zaman bin secde eder –varsa- tım

Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yım

Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım

O zaman yükselerek arşa değer belki bım  dizelerinde ise kelime kökleri “taş, yaş, na’ş, baş” ta “aş” sesleri benzeştiği için kafiye, “ım” sesleri ise aynı görevdeki ekler oldukları için rediftir.

 BÜYÜK ÜNLÜ UYUMU

Kalınlık-incelik uyumu da denir.

Bu kurala göre Türkçe bir kelimenin ünlülerinin tamamı ya kalın ya da ince olmalıdır.

sevilmek, ince, denizden, kelebekler, göstermelik…;

satılık, kalın, oyun, uçurtma, aşağı, sorular…

 KÜÇÜK ÜNLÜ UYUMU

Düzlük-yuvarlaklık uyumu da denir.

Bu kurala göre bir kelime düz ünlü (a, e, ı, i) ile başlıyorsa sonraki ünlüler düz; yuvarlak ünlü (o, ö, u, ü) ile başlıyorsa sonraki ünlüler ya dar yuvarlak (u, ü) ya da düz geniş (a, e) olmalıdır:

arkadaş, karanlık, kelime, merdiven, serilmek, ıslık, ılık, ırak, sıcaklık, incelik, iyi

kova, orak, oğlak, oğlan, gözlem, önem, uğrak, uygar, uğraşmak, üzer, üçer

okul, kuru, uygun, olumlu, bozulmuş, çocuk, oğul, okul, ölümlü, öküz, uğur, ululuk, üçüz, üzüm, süzgün…

 VURGU

Konuşma veya sesli okuma sırasında bazı sesleri diğer seslerden daha baskılı söyleriz. Buna vurgu denir. Vurgu konuşma ve okumalarımızı daha duygulu, daha sıcak, daha anlamlı yapar.  Vurgu kelime vurgusu ve cümle vurgusu olmak üzere iki çeşittir. (Bazı gramerlerde  başka değişik vurgulardan da bahsedilir: dize vurgusu, tümleme vurgusu, ünlem vurgusu….gibi)

 KELİME VURGUSU:

Bir kelimenin içindeki bir sesi diğer seslerden daha baskılı söylemeye kelime vurgusu denir. Dilimizde normalde kelime vurgusu son seslerdedir. Bu kurala uymayan kelime ve ekler vardır. Bunlar:

1- Zaten tek heceli kelimelerde vurgu aranmaz

2-  İki heceli yer isimlerinde vurgu ilk hecededir. Burdur, Konya, Siirt

3- Daha fazla heceli yer isimlerinde başta veya ortada bulunur. İstanbul, Isparta  Tunceli, Denizli

4- Bazı kelimelerde vurgu sonda değildir. Şimdi, ancak…..

5- Bazı vurgusuz ekler sona geldiğinde vurgu ondan önceki heceye kayar.

Bu ekler şunlardır:

a) Olumsuzluk eki: Seveceğim > Sevmeyeceğim

b) Soru eki:  Bana mı söyledin

c) Küçültme eki –ce:  (Sıfat ise vurguludur Daha çok zarflarda vurgu almaz):Yavaşça kalktık. ağırca çocuk

6- Ek fiil ile fiillerin birleşik çekimli hallerindeki hikaye rivayet ve şart kiplerinin ekleri vurgu almaz: Sevecekse; severdi; okurmuş; çalışkanım, sevimlisin,

7- Ayrı yazılan da, de ve ki bağlacı vurgusuzdur: Evimizde evimiz de; evimizdeki  evimiz ki

8- Birleşik kelimelerde  normalde iki vurgu bulunur ve ilk kelimedeki vurgu daha güçlüdür. Ancak bazan vurgunun biri   kaybolur. Köpekbalığı,  ortaokul,

KELİME VURGULARINA NASIL DİKKAT EDERİZ?

Öncelikle kelimelerin vurgularının hangi hecede olduğunu bilmeliyiz. Bu ise vurgu kurallarını bilmek ve vurgulu vurgusuz kelimeleri ezberlemekle olmaz. Bütün bir hayat boyunca anadilimizin inceliklerini  yaşayarak öğreniriz. Bunun için iyi okuyanların ve iyi konuşanların okuma ve konuşmalarını bol bol dinlemeliyiz. Konuşmalarımızda zaten bilerek veya bilmeyerek vurgulara dikkat ederiz.

Sesli okumada ise sesli olarak okumadan önce metni anlayana kadar okumamız gerekir. Metni anladıktan sonra metni sanki anlatıyormuş gibi okumamız gerekir. Sesteş kelimelerin anlamlarındaki farklılıklar vurgu  yoluyla ayırt edilir. Okuyuşumuzda bunları belirtmeliyiz. Mesela “Denizli buradan yarım saat çeker” cümlesi ile “Denizli  manzaralar çok hoştur” cümlesindeki “denizli” kelimelerinin anlamlarını vurgu yoluyla ayırt ettirmeliyiz. “İkide  bir gidiyorsun” ile “İki de bir çift sayıdır” cümlesindeki  “de” lerin  anlamı vurgu ile belirtilmelidir.

 CÜMLE VURGUSU:

Cümledeki bir kelime veya kelime grubunu diğer kelime veya kelime grubuna göre daha baskın söylemektir.

Cümlede vurgunun kaynağı yüklemdir. Zaten cümlenin var oluşunu sağlayan da yüklemdir. Yüklem yoksa cümleden de söz edilmesi zordur. Bu yüzden yükleme en yakın öğe vurguludur. Yazıları okurken yükleme en yakın öğeyi vurgularız. Konuşmalarımızda ise istediğimiz öğeyi vurgulamak kolaydır. Ancak yazarken vurgulanması gereken kelimeleri yüklemin yanına yazmalıyız. Çünkü, yazıda, yüklemden uzak bir kelimeyi vurgulu okutacak  hiçbir belirti ve kural yoktur. (Uzunca cümlelerde özne yüklemden uzaksa vurgulanır. Çünkü fiilden sonra en önemli unsur faildir.) Örnekleri inceleyelim:

Kapıyı Ali’ye annesi açtı.

Kapıyı annesi Ali’ye açtı

Annesi Ali’ye kapıyı açtı

Yüklemin yanında olmadan da bir kelimeyi vurgulayabiliriz.

Seni dün okulda görmüşler

Akşam yola çıktık.

Konuşurken bunları vurgu ile belirtebilirsek de  bu vurgulu kelimeleri yüklemin yanına yazmak daha yararlıdır. Çünkü  okuyan kişi bizim bu kelimeleri vurgulatacağımızı bilmez.

Bu yüzden cümleciklerin yüklemciklerine yakın kelimeler de önem derecesine göre vurgu taşırlar.

Son olarak:

Her ne kadar kuramsal bilgileri bilmek gerekse de vurgu, bunları öğrenmekle öğrenilecek bir olgu değildir. Hayatın içinde, dinleyerek öğrendiğimiz kelimeleri vurgusuyla birlikte öğrenmemiz gerekir. İyi okuyucuları, iyi konuşmacıları, dinleyerek, tiyatro izleyerek, sözlü sanat etkinliklerine katılarak bu becerimizi geliştirebiliriz.

Meselâ, “ağız” dendiğinde akla ilk gelen, organ adıdır. “göz” kelimesi de öyle.

Soğuktan su boruları patlamış.

Ayağında eski bir spor ayakkabı var.

Biraz sonra toprak bir yola girdik.

Kanadı kırık bir martı gördüm.

 YAN ANLAM: Sözcüğün temel anlamına bağlı olarak uyandırdığı izlenimlerin her biridir. Kullanılış anlamı da denilir. Anlamı bir kavramlar zincirine benzetecek olursak, ilk halka temel, diğer halkalar yan anlamdır.

Boğaz; Bazı nesnelerin ağzına yakın dar kısmı.
Diş ; Çark, testere gibi nesnelerdeki çıkıntılardan her biri.

  DOLAYLI TÜMLEÇ

köye gideriz; sahil lüksümüz yok bizim.   Nice tarihî eserler sular altında bırakılıyor. Buğdayı çiftçiden hep ucuza alırlar.

Yaklaşma ve uzaklaşma ekli yer tamlayıcıları isim cümlelerinde çok az bulunur. Bulunma ekli yer tamlayıcıları ise her cümlede bulunabilir. 

Her tarafta, yükselen otların kenarlarında, kırların en tenha ve göze görünmez noktalarında başlı başına tam bir güzellikle açılmış, belki renkleri biraz soluk kır çiçekleri vardı.

Dolaylı tümleç, yükleme sorulan “nereye?, nerede?,  nereden?, kime?, kimde?, kimden?, neye?, nede?, neden?” sorularının cevabıdır.

Bunları babana sormalısın.                                  Kime?

Aradığınız kitapları sahafta bulursunuz.            Nerede?

Tebeşir kireçten yapılır.                                       Neden?

    

ZARF TÜMLECİ

Yüklemin anlamını zaman,yer-yön,durum ve miktar yönünden tamamlayan sözcüklere denir. tamamlayan cümle öğesine zarf tümleci denir. ( Yükleme zarf tümlecini bulmak için ‘ Ne zaman,ne kadar,nasıl ,nere ‘sorularından uygun olanı sorulur.)

Aşağıdaki cümleleri, karşılarındaki sorulara cevap olabilecek sözcük veya sözcük gruplarıyla tamamlayınız.

Ben ……………….. ders çalıştım.       (Ne zaman?)              Arabayı ………………..  kullanıyorsun.     (Nasıl?)

Bugün ………… gezdim.                (Ne kadar?)                   Adam …………………….. yürüdü.             (Nasıl?)

 SES DÜŞMESİ:  

a) Ünlü düşmesi: Dilimizdeki iki heceli bazı sözcükler, ünlü ile başlayan ek aldıklarında ikinci hecelerindeki ünlülerini kaybederler.Bu olaya ünlü düşmesi denir.

sabır  +  ı  _______sabrı

omuz  +  u_______omzu

ömür  +ü ________ömrü

ağız  + ı_________ağzı

b) Ünsüz düşmesi: Küçültme eki alan bazı sözcüklerde bir ünsüzün düştüğü görülür.Buna ünsüz düşmesi denir.

Küçük-cük _____küçücük

Minik-cik______minicik

Ufak-cık_______ufacık

Yumuşak-cık_____yumuşacık

Çabuk-cak_______çabucak

 

HALK ŞAİRİ: Halkın içinden yetişip halkın dilini kullanan ve halkın duygularını , ortak düşüncelerini dile getiren şairlere halk Şairi

( ozan) , halk şairlerinin söylediği şiirlere de halk şiiri denir. Okuduğumuz şiir mısralardan oluşmuştur. Dize sonlarında ses benzerlikleri vardır.Bu özellikleri okuduğumuz parça düz yazıdan farklıdır.

Şiirdeki hece sayıları birbirine eşittir.

E-ri-miş  kar-la-rı  çe-kil-miş du-man

A-çıl-mış  çi-çek-ler, yü-rü-müş çi-men

Ha-ya-li ka-fam-da ya-şar her za-man

Ba-şı oy-lum oy-lum me-şe-li dağ-lar                    

Şiir 11’ li hece ölçüsü ile yazılmıştır.

 Şiiri oluşturan dizelerin burada olduğu gibi şiirin tamamında eşit sayıda sahip olmasına hece ölçüsü denir. Bir şiirde sesçe birbirine benzeyen sözcüklerin bulunduğu dizeleri alfabetik sırayla adlandırmaya uyak düzeni denir.

 İLE SÖZCÜĞÜNÜN YAZILIŞI

“Ben en çok pilavla  yoğurdu severim.”

“Kardeşimle birlikte sinemaya gideceğiz.”

“Sabunlu suyla odayı temizledim.”

 “ile” sözcüğü ünlüyle biten sözcüklere ek olarak getirildiği zaman  başındaki “i” ünlüsü “y” ye dönüşür ve büyük ünlü uyumuna uyar( pilavla, kardeşimle, suyla).

 “Oda ile mutfak arasında koşuyorum.”

“Orhan ile kardeşi dün akşam bizdeydi.”

Cümlelerinde ise bağlaçtır. Ayrı bir sözcük durumundadır. Bunları ek olarak söylediğimizde “Odayla  mutfak arasında  koşuyorum. “ “Orhanla  kardeşi dün akşam bizdeydi.” şeklini alır.

(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.





SAYILAR METİN İÇERİSİNDE

17 01 2010

SAYILAR METİN İÇERİSİNDE YAZIYLA YAZILIR:
1-bin yıldan beri, dört kardeş, haf­tanın beşinci günü, üç ayda bir, yüz soru, iki hafta sonra,

üçüncü sınıf.
Yaş otuz beş, yolun yarısı eder. (Cahit Sıtkı Tarancı)
Buna karşılık saat, para tutarı, ölçü, istatistik verilere ilişkin sayılarda rakam kullanılır: 17.30′da, 11.00de, 1.500.000 lira, 25 kilogram, 150 kilometre, 15 metre kumaş, 1.250.000 kişi, % 25, % 50.
Saat ve dakikalar metin içinde yazıyla da yazılabilir: saat dokuzu beş geçe, saat yediye çeyrek kala, saat sekizi on dakika üç saniye geçe, mesela saat onda.
2. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz altmış beş.
3. Para ile ilgili işlem ve senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır: 650,35 (altıyüzelliYTL,otuzbeşYKr).
4. Notayı niteleyen sayılar ayrı yazılır: on altılık.
5. Oyun adlarını niteleyen sayılar bitişik yazılır: altmışaltı.
6. Romen rakamları ancak yüzyıllarda, hükümdar adlarında, tarihlerde ayların yazılışında, kitap ve dergi ciltlerinde ve kitapların asıl bölümlerinden önceki sayfaların nu­maralandırılmasında kullanılabilir: XX. yüzyıl, III. Selim, XIV. Louis, II. Wilhelm, V. Karl, VIII. Edward, 1.XI.1928, I. Cilt, XII. Cilt.
7. Beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 326.197, 49.750.812, 28.434.250.310.500 .
8. Sayılarda kesirler virgül ile ayrılır: 15,2 (15 tam, onda 2), 5,26 (5 tam, yüzde 26).
9. Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösteril­mesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur ya da rakamdan sonra kesme işareti konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 5′inci, 6′ncı.
NOT : Sıra sayıları ekle gösterildiğinde rakamdan sonra sa­dece kesme işareti ve ek yazılır; ayrıca nokta konmaz: 8.’inci değil 8′inci, 2.’nci değil 2′nci.
10. Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla belirtilir: 2′şer değil ikişer, 9′ar değil dokuzar, 100er değil yüzer.
Kaynak: Türk Dil Kurumu

www.gozlemci.net ALDIM
(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.





YAZIDA KULLANILAN İŞARETLER

17 01 2010

YAZIDA KULLANILAN İŞARETLER

.   Nokta
,   Virgül
!   Ünlem
‘    kesme işareti
?   Soru işareti
;   Noktalı virgül
:   İki nokta
+ Toplama işareti, artı
-  Çıkarma işareti, eksi, kısa çizgi
x Çarpma işareti, çarpı
÷ Bölme işareti, bölü
/ Bölme işareti, bölü, eğik çizgi
: Bölme işareti, bölü, iki nokta
Ö  Karekök işareti
= Eşitlik işareti
% Yüzde işareti
′  Üs işareti
§ Paragraf işareti
 ∫ Paragraf işareti
./.    Çeviriniz
* Kelimeden sonra dipnot işareti; kelimeden önce varsayım işareti
°   Derece işareti
¢  Dakika işareti
=> Devam işareti
®  Devam işareti; gönderme işareti
~  Benzerlik, yaklaşıklık, denklik işareti
>  Büyük; dil bilgisinde çıkma işareti
<  Küçük; dil bilgisinde gelişme işareti
@ Yaklaşık olarak eşit
·  Bitti
***  Bölüm sonu işareti
±   Eksiği veya fazlası
$   Dolar 
€   Avro
@  Kuyruklu a
©  Telif hakkına sahip (copyright)
®  Telif hakkı alınmış (registered)

KAYNAK : Türk Dil Kurumu

www.gozlemci.net ALDIM
(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.





ÜNLÜ DARALMASI

17 01 2010

ÜNLÜ DARALMASI 
(a – ı,  e – i)
Türkçede a, e ünlüsü ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyiş ve yazılışta da a ünlüleri ı, u; e ünlüleri i, ü olur: başlıyor, kanı­yor, oynuyor, doymuyor; izliyor, diyor, gelmiyor, gözlüyor.
Birden çok heceli ve a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıklarında bu fiillerdeki a, e ünlülerinde söyleyişte yaygın bir daralma (ı ve i’ye dönme) eğilimi görülür. Ancak, söyleyişteki ı, i ünlüleri yazıya geçirilmez: başlayan, yaşayacak, atlayarak, saklayalı, atmayalım, gelmeyen, izlemeyecek, gitmeyerek, gizleyeli, besleyelim.
Buna karşılık tek heceli olan demek ve yemek fiillerinde, söyleyişteki i ünlüsü yazıya da geçirilir: diyen, diyerek, diyecek, diyelim, diye; yiyen, yi­yerek, yiyecek, yiyelim, yiye, yiyince, yiyip. Ancak deyince, deyip sözlerindeki e yazı­lışta korunur.
 Ünlü Düşmesi
İkinci hecesinde dar ünlü bulunan iki heceli kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında ikinci hecelerindeki dar ünlüler genellikle düşer: ağız / ağzı, alın / alnı, bağır / bağra, bağrım, beniz / benzi, beyin / beynimiz, boyun / boynu, böğür / böğrüm, burun / burnu, geniz / genzi, göğüs / göğsün, gönül / gönlünüz, karın / karnı, oğul / oğlu; çevir- / çevril-, devir- / devril-.www.gozlemci.net ALDIM

ÜNLÜ(HECE)DÜŞMESİ:İkinci hecelerinin ortasında dar ünlü (ı,i,u,ü) bulunan iki heceli bazı sözcükler,ünlüyle başlayan bir ek aldığında,sözcüklerin son hecesindeki ünlüler düşer.Buna ünlü(hece) düşmesi denir.Ör:akıl<akıl-ın<aklın,fikir<fikir-i<fikri,alın<alın-ı<alnı,

karın<karın-ım<karnım,gönül<gönül-üm<gönlüm,sabır-etmek<sabret,ağız<ağız-ı<ağzı,emir- etmek<emredersiniz,kayıp-olmak<kaybolduk…Şimdi hece düşmesine uğrayan sözcüklere örnekler verelim:

a.Bazı vücut organlarında:Alın-ı→Alnı açık,Omuz-a→Tüfek omza,Burun-um→Burnum kanadı,Ağız-ı→Ağzı bozuk,Göğüs-ümüz→Göğsümüz kabardı,Bağır-ım→Bağrım yanıyor….

b.İkinci hecesi dar olan diğer sözcüklerde:Gönül-üm→Gönlümün gülü,Ömür-ümde→Ömrümde görmedim,Akıl-ımı→Aklımı seveyim,Fikir-iniz→Fikriniz nedir? ,Zihim-im→Zihnim karıştı,Devir-i→Seksen günde devri âlem,Asır-ımız→Asrımız,bilgi asrıdır,Kabir-ini→Dedemin kabrini ziyaret ettik,Oğul-um→Canım oğlum.

c.“Kıvır-devir-savur-sıyır-ayır” sözcüklerinden türetilen sözcüklerde:Ayır→Ayrı-Ayrım-Ayrıntı-Ayrılık,Devir→Devre-Devrik-Devrim-Devrilmek,Kıvır→Kıvrım-Kıvrık-Kıvrılmak,Savur→Savruk-Savrulmak,Sıyır→Sıyrık-Sıyrılmak.

d.“Et(mek) ve ol(mak)” yardımcı fiili ile yapılan birleşik fiillerde:Sabır-et(mek)→Sabret gönül,Kahır-et(mek)→Kahretsin aklımdasın,Kayıp-ol(mak)→Cüzdanım kayboldu,Şükür-et(mek)→Şükretmelisin hâline,Hapis-ol(mak)→Hapsolduk buraya…

e.Bazı birleşik isimlerin durumunda:Kayın-ana→Kaynana,Cuma-ertesi→Cumartesi,Kahve-altı→Kahvaltı…

f.Bazı zamirlerde:Nerede→Nerde,Orada→Orda,Şurada→Şurda,Buradan→Burdan…

SESSİZ DÜŞMESİ:Sonu “k” ile biten sözcüklere küçültme eki geldiğinde ünsüzü düşer:Küçük-cük→Küçücük,Minik-cik→Minicik,Ufak-cık→Ufacık,Alçak-cık→Alçacık…

10.Tahtaya “okul,sınıf,ev” sözcüklerini yazacak ve öğrencilerden bu sözcüklere ismin –i durum ekini getirmelerini söyleyecek.“Pencere,masa,sıra” sözcüklerine de ismin –i durum eki getirilecek.Öğrencilerin aradaki farkı görmeleri sağlanacak ve ses olayı ortaya çıkacak.

(EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM)

Bilgiler eğitim amaçlıdır.Öğrencilere başarılar dilerim.        
Selami ALKAN(SND)Safranbolu 2007 SEVGİLERLE.








Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.